30 Mart 2008 Pazar

• İnsanların Ölümle İlişkileri Nasıldır?

Fotograf: Henri Cartier-Bresson (Magnum)
“gençliğim eyvah”

● Bu bir soru gibi görünse de aslında soru filan değildir. Sadece bir görüneni dolayıma sokmaktır. Basbayağı süslediğimiz gerçekliğin altındaki korkunç bir doğruyu işaret eder dolaylıda olsa. Hepimiz öleceğiz.

● Ölümle ilişkimiz çeşitli olabilir. Ona bir şeyler katabiliriz. Ölüm bir sondur/başlangıçtır aklımızda. Kimyasal bir dönüşümdür. Ne dersek diyelim. Doğmak, büyümek ve ölmek ile özetlenen yaşamımızın son ya da ikinci noktasıdır. İki nokta arası (büyümek) geçilir ve son noktaya ulaşılır. Bu kadar basitleştirmek ne kadar bunaltıcıdır. Doğmak, büyümek ve ölmek... Ölmek için büyümek.

● Ölüme dair olan düşüncemiz diyebiliriz ki; insanın öldüğü andan gömüldüğü ana kadar süren zamanın bizde yarattığı düşüncelerdir. Düşüncelere neden olan onu çetrefilleştiren ayinleri, kutsamaları ve belki başka zamanlar çok nadir göreceğimiz insanlarda ki sessizliktir. Bu sarsıntıyı belki de en iyi sigara içişleri gösterir. Kadın erkek fark etmez sesleri değişir, uzağa bakar gibi yere bakarak başını çevirmeden sağa sola bakmak. Sigarayı tek bir gerçeklik hissettiğimiz şey yapmak.

● Ölmek bir iş değildir. Bir trajikliğin en tipik örneğidir. Kaçınılmazdır. Mutlaktır. Sonrasına dair hiçbir verisi olmayan bir süreçtir. Bu kadar kalabalık bir dünyada muhtemelen kişisel kalabilen tek yolculuğumuzdur. Yalnız bu yolculuğumuz da bir yere gitmemekteyizdir. Bilinen yaşamın kuralları işler. Çürürüz. Ama hep bu evrenin içerisinde kalacağızdır. Atomlarımız ve bütünümüzü –bizi- oluşturan parçalarımız başka maceralara dalarlar.

● Bu sarsıntı halinin en tipikleştiği yer: ölmüş insanı yıkamaktır. Şöyle deseydim başka bir anlamı olabilirdi: cesedi yıkamak.

● Sizin de ömrünüzde anımsadığınız ilk şey bir cenaze olsaydı; sonra ki yıllarınızda da kalabalıkların/kişilerin tek diyebileceğim sarsıntılarından olan ölümü duyma, bedeni yıkama ve gömme işini görünce bunun üzerine düşünmek isterdiniz. Şöyle ki arkasından ağlayarak gittiğiniz tabutta babanız yatmaktadır. Artık o yoktur ve kendi kendinize babalık yapacaksınız demektir. Gözüne toprak koymanızı isterler siz ağlarsınız. Çocuklar vardır, tanırsınız ve giderler; siz gidemezsiniz. Artık evde kararlar alınırken size bakılır. Birinin babası öldü mü, gösterirler sizi. O giden babam mıydı? Niye yüzü yok aklımda. Birileri her şeyde ve her yerde babalarını (annelerini) arar. Siz hiç aramazsınız. Kendiniz olma yolunda kendi kendinizlesinizdir; iyi-kötü bir baba yoktur. Ama babam bir gün geldi. Mezun oluyordum ve o Han’dan bana mintan aldı. Parası ona yetti. Yoksa bir takım alacaktı. Gazete kâğıdına sardırdı. Lacivert takımı, beyaz gömleği ve bıyığıyla kolunun altında gazeteye sarılı mintanım çıkıp geldi. Hiç gelemeyecek başkaca da. Budur babamın tek yapacağı iş bana. Yoksa ölenler hiç bitmedi. Yenileri geldi.

● Sonra yaşlı bir amca vardır. Küçük çam ağaçlarının uçlarında yaptığı ağızlıklarla size sigara içirmiştir. Tütünler ve diğerleri; şekerler, bisküviler... Bir gün ölür. Önce soyulur, sonra eski elbiseleri yakılır. Cebinden çıkanlar bir, bir sayılır masaya konur. Birkaç karanfil dişi ve bir anahtar; renkli bir örgü bağlı anahtara. Emeklisinden kalan 2.000 lirası, poşet yarısı tütün, tütünü sarmak için kâğıt, ağızlıklar, çizgili mendil; çokta temiz. Hepsi bu kadardır. Dünya malı budur. Mevsim sonbahardır. Erkekler kilimleri sırtlayarak bir çeper yapar kadınlar köşelere gider. Getirilir tahtadan ve her yere taşınan yıkama masası. Yaşlı adamın ayıp yerlerine bez konur. Kazanda kaynayan su teneke kovaya konur; ılıtılır. Aman sıcak sudan yanmasın bedeni. Yavaş, yavaş dökülür maşrapa ile bedene ılık su. Herkes nedense kese kâğıtları içinde sabunlar getirir. Önce niye bu kadar çok diye düşünürsünüz. Bacaklarına vurulan sabun gövdesine, başına vurulmaz. Oralara vurulan sabunda diğer yerlerine... Aynı şey süngerler içinde geçerlidir. Bembeyaz bir bedeni zayıf ve sarkmış yanlarıyla yanınızdadır, o yaşlı adam. Bir atlı gelir atı süslüdür. İşte bir doru attır. Eğeri işlemelidir, heybesinde bir horoz işlidir. Adam atından iner herkes ona bakar. Sanki gelen yaşlı adamın ruhunu alıp götürecek, hatta bedenide götürecektir. Herkesi bu bedeni mezarlığa götürmekten kurtaracaktır. Öyle olmaz. Atı bağlar köşelerdeki kadınlar sessizce konuşur. Sigara içerler. Hem de herkes sigara içer. Sigara düşmanları bile. Yere bakarlar sigaralarını içerek. Eğer ölü bir kadınsa bu sefer kadınlar onun çevresinde çeper yapar ve kilimleri sırtlarlar. Erkekler köşelerde sessizce konuşur ve ya susarlar. Başka bir zaman genç bir kadın ölür. Akrabandır, iki çocuğu da vardır.[1] Kanserdir. Ölmüştür. Genç bedenini koyarlar. Her tarafı kesiklerle doludur. Ayıp yerleri örtülür. Kadınlar çevirir masada uzanmış ölü bedeni. Beyaz bedeninde yara izleri, dikişler, morluklar vardır. Su hafif kızıl akar aşağılara. Gençtir herkes için ölen. Çığlıklar yükselir daha da fazla. Herkes sigara içer sen bakarsın. Birisi “Ne yapacak der bu çocuklar anasız”. Kafalarını çevirmeden göz ucuyla sana bakarlar. “Anası gitti ve hoş kalacak mı bu çocuklar” der başkası. Nerden çıktı bu hoşluk? Hoş kalmayacaklar elbette. Bir ölenler bir de ölünceye dek ayrı olacaklar hoş kalır mı? “Hoşça kal sen yeter ki” der insanın içi. Gençtir herkes için ölen. Çığlıklar yükselir daha da fazla.

● Ağıtlar, ağlaşmalar, çığlıklar gelir. Belki öyle bir dünya vardır. Bakırdan ve bilumum tenekeden oluşan enstrümanları ile bir çalgıcılar gurubu sizi karşılar. Bir gürültüdür her şey başta; sonra, sonra netleşir ritim. Saçları ve elbisesi uzun kadın bir şarkı söyler. Siz son sigaranızı içersiniz. O son sigaradır. Ağzınızda en iyi tadın kalmasını ve sonsuza dek yaşamasını istersiniz. Kadınlar sıradan parçaları uyaklaştırır ve söylerler; kimi zaman erkeklerde katılırlar.

Yaruuuuuuuuuuuum
Suyun suyum olsaydı
Toprağın toprağım

Oğluuuuuuuuuum
Sen gidene
Ben gideydim

Topraklara verecekler seni
Öldü öldü diyecekler

Yüreğim yaşlı deme
Anan sana kurban olaydı.

Caaaaan can! Dağdan taştan bir kuş kalktı da sen niye kondun?
Caaaaan can! Canın uçarken sen hangi taşa kondun?

● Kadınlar Almanya’ya yolcularken köylülerini... Ev eşyaları ve diğerleri ile. Kol kola girerek ve hafif salınarak söyledikleri ağıtlar gelir. Ayağımız çıplak gideriz peşinden, gitmek kolay ve çekicidir. Gelmek elbette ki zordur.

● Nereden bulunduğunu bilmediğin ve hep hazır ve nazır olan kazan gibi. Kazanın konulduğu sacayağı ve odunlar. Duman, bol duman… Sarılacak kefen elbirliği ile konulacak tabuta ve tabut üzerine yeşil çulha. Belki yaşına-cinsiyetine göre bir gelinlik, kırmızı bir bezde üstüne iliştirilecek. Önde bir dede lacivert solgun takım elbiseyle kısa boyu, uzun sakalı bir de tozlu fötr şapkasıyla ağır aksak tartarak bedenini yürüyecek.

● Hazırlıklar önceden yapılmıştır. Mezar kazılmıştır. Kimileri dalgasına bir uzanmıştır mezara. Tabi ölen yeterince yaşlıysa... Sonra bir sessizlik çöker. Benim mezarım nerede olacak? Gelen belki budur akıllarına. Mertekler ve eski bir kilim getirilecek. Kışsa odunlar gelecek koca bir ateş yakılacak kazılacak yer üzerinde. Buzlar çözülsün ve erisin diye.

● Ölü getirilir. Mezara konur. Yakınları -birinci dereceden- gözüne toprak koyar. Ağıtlar ve çığlıklar yine artar. Son kezdir bilirsin. Kimileri başka mezarlara giderler. Onlarda ağıtları ve çığlıklar ile katılırlar. O mezarlarda yatanlar birinci dereceden yakınlarıdırlar. Mertekler dizilir mezara yatay olarak ve ölü köşeye sıkıştırılır. Mertekler üzerine eski kilim serilir. Sonra hızlıca toprak koyarlar. Daha çok der kimi yakınlar. Gelmesin arkamızdan kalmasın Araf’ta. Taze mezara bol su dökülür. Sonra dede söyler bir fatiha. Ve merhum yatırılır anılarda kalanlarıyla. Borçlarınız, dertleriniz, verecekleriniz, iyi ve kötü günleriniz… Üç kere tekrarlanır.

Helal olsun
Helal olsun
Helal olsun

● Mezarlıktan uzaklaşır kalabalık ağırdan; kimileri kalır orada. Biri çıkar merhumun yemeği işte şu zamanda şurada kaşıklarınızla gelin aman ha.

[1] O çocuklardan kız olan ölecektir. İlkokul 5’e geçtiğin de ertesi sene Ankara’ya gidip okumaya devam edeceğini düşündüğü bir vakit de. Yine sonbahardır. Havalar soğumuştur. Hiç bitmez bir pişmanlık bırakacaktır çevresinde. Niye götürmedik erkenden diye. Ve arkadaşları ilk gençlikleri bittiğinde bile mezarına çocuklar için yapılmış küçük işler bırakırlar. Ölen o yaşında kalmıştır çünkü anlamaz gençlik işlerinden.
. . .
● 14 Ağustos ● yıl yedi ● Salı ● gece - gündüz ● pegoud - nautilus ●
. . .

25 Mart 2008 Salı

(P) Şeytanın Saati / Fernando Pessoa

Çizim: João Abel Manta
(…)

(…)Sanki önceki bir yaşamda, yeryüzünün tüm kentlerinin üzerinden uçmuş birisinden aldığı, büyük şeylere yönelik bir arzu, şiirlerini kanatlandırırdı. Yaşantısındaki hiçbir şeyle açıklanamayan, büyük köprülere ilişkin bir imge dizelerinde sık sık geçerdi.

(…)

Aşağıda, olanaksızdan da öte bir mesafede, saçılmış yıldızlar gibi, büyük ışık lekeleri vardı –yeryüzünün kentleri kuşkusuz. Onları Şeytan gösterdi ona. Bunlar dünyanın büyük kentleridir: İşte Londra– ve belli mesafede birini gösterdi. Bu Berlin ve bir başkasını gösterdi. Ve şu, oradaki, Paris. Bunlar karanlıklar içindeki ışık lekeleridir ve biz, sırrın ve bilginin gezginleri, bu köprünün üstünde, onların çok üzerinden geçiyoruz.

“Ne korkunç ve muhteşem bir manzara. Aşağıda tüm bu şeyler nedir?”

“Tüm bunlar, bayan, dünyadır.

(...)

“… Ama bütün dünyaların en yüce mimarı Yazgı’nın gücüne karşı, bu dünyayı yaratan Tanrı ve ben taşralı küçük Şeytan ne yapabiliriz ki?”

“Ama bir şeyi hem inkâr edip hem nasıl doğrulayabiliriz?”

“Yaşamın yasası bu, bayan. Beden, haddinden çok ayrışmaksızın ayrıştığı için yaşar. Her an ayrışmasaydı bir mineral olurdu. Ruh, direnmesine rağmen, sürekli ayartıldığı için yaşar. Her şey, bir şeye karşı koyduğu için yaşar. Ben, her şeyin karşı koyduğu şeyim. Ama, eğer ben var olmasaydım hiçbir şey olmazdı, çünkü karşı konulacak bir şey olmazdı; tıpkı hafif havada iyi uçtuğu için, havasız yerde daha iyi uçabileceğini sanan, müridim Kant’ın güvercini gibi.”

“Benim büyülü silahım müzik, ay ve düşlerdir. Ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. Ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz edildiği sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. Her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. Onlar bizim, içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız o parçamızdır.”

“Ama dünya eylemse, düş nasıl dünyaya ait olabilir?”

“Düş, düşünceye dönüşmüş, dolayısıyla dünyanın gücünü içinde tutup maddesini, yani uzamda var olma olgusunu, dışarı atan bir eylem olduğu için, bayan. Düşte özgür olduğumuz gerçek değil mi?”

“Evet, ama uyanmak o kadar hüzünlü ki…”

“İyi bir düşçü uyanmaz. Ben hiç uyanmadım. Tanrı’nın uyumadığı konusunda da kuşkularım var. Bunu bana bir kez söylemişti…”

(…)

“Peki ama siz kimsiniz, bayım? Niçin böyle maskelisiniz?”

“iki sorunuza da tek bir yanıt vereyim: Maskeli değilim.”

Nasıl olur?

“Ben Şeytan’ım, bayan. Evet, Şeytan’ım. Ama ürküp telaşa kapılmanıza gerek yok.”

(…)

“Gerçekten de ben Şeytan’ım. Yine de korkmayın, çünkü ben gerçekten Şeytan’ım ve dolayısıyla, kötülük yapamam. Yeryüzündeki ve yeryüzünün üstündeki bazı taklitçilerim, bütün aşırmacılar gibi tehlikelidirler, çünkü benim var olma tarzımın sırrını bilmezler. Sık sık esinlendiğim Shakspeare benim hakkımı teslim etti: Benim bir centilmen olduğumu söyledi. Bu yüzden içiniz rahat etsin: Emin ellerdesiniz. Bir hanımı incitecek tek bir söz etmek, tek bir davranışta bulunmak elimden gelmez. Bu doğama uygun olmasaydı bile Shakspeare beni buna zorladı. Ama, gerçekten gerekmiyor.”

“Ben dünyanın başlangıcından beri varım ve oldum olası bir alaycıydım. Zira, bilmeniz gerekir ki bütün alaycılar, bazı doğruları telkin etmek için alaya başvurmak istemeleri dışında, zararsızdırlar. Benim, hakikati söylemek gibi bir iddiam olmadı asla – kısmen, bu hiçbir işe yaramadığında, kısmen de, hakikati bilmediğimden. Ağabeyim, Kadir-i Mutlak Tanrı’nın da hakikati bildiğini sanmıyorum. Ama bunlar ailevi sorunlar.

“Sizi buraya, gerçek bir hedefi, yararlı bir amacı olmayan bu yolculuğa niçin sürüklediğimi belki bilmiyorsunuz. Bu, az önce sandığınız gibi, ne size saldırmak, ne siziz baştan çıkarmak içindi. Böyle şeyler yeryüzünde, insanların da dâhil olduğu hayvanlar âleminde olur ve bana oradan bildirildiğine göre, galiba kurbanlar bile bundan zevk alırmış.

“Zaten saldıramam. (…) daha iyi bir ahlak olduğundan değil, biz meleklerin cinsiyeti olmadığından; en azından bu durumda, esas güvence de budur.(…) size saygıda kusur etmem. Modern romancıların ve yaşlıların saygısızlığı gibi ikinci derecede ve yararsız saygısızlıkları olduğunu iyi biliyorum: ama ben bunlardan bile mahrumum, çünkü benim cinsiyetsizliğim şeylerin kökenine kadar uzanır (…) Birçok büyücünün benimle alışverişi olduğu söylenir, ama bu yanlıştır; belki de yanlış değildir, çünkü onların ilişkide olduğu şey kendi imgelemleridir ki bu da bir anlamda ben’im.

“Öyleyse rahat edin. İnsanları bozarım, doğrudur, çünkü hayal ettiririm. Ama Tanrı daha kötüdür – en azından bir anlamda, çünkü o, çok dah az estetik olan bozulabilir bedeni yarattı. Düşler, hiç olmazsa, çürümez. Geçer. Böylesi daha iyi, öyle değil mi?

(…)

“(…) Benim şeytan olduğumu hatırlayalım. Öyleyse Şeytani olalım. Düşünüzde beni kaç kere gördünüz?”

(…)

“Masallardaki Yakışıklı Prens’i, Mükemmel Erkeği, Yorulmak bilmez aşığı hiç düşünmediniz mi? Sizi kimsenin okşamadığı gibi okşayacak birini, sanki siz onun içindeymişsiniz gibi sizin olan birini, aslında bir olan üçlü bir coşkuda hem babanız, hem kocanız, hem oğlunuz olan birini, hiç yanınızda, düşünüzde hissetmediniz mi?”

“Tam olarak anlamama rağmen, evet, sanırım bunu düşündüm ve hissettim. İtiraf etmesi biraz güç, biliyor musunuz?”

“Bendim o, her zaman ben, ben Yılan –bana verile gelen rol bu– dünyanın başlangıcından beri… Sürekli ayartmam ve denemem gerekiyor, çünkü yararlı biçimde ayartmaya izin yok.

(…)

“Doğrusu hiçbir şey anlamıyorum.”

“Anlamıyorsunuz; o halde dinleyin. Başkaları anlayacaktır.

“…En iyi yapıtlarım ayışığı ve alaydır.”

“Pek birbirine benzer şeyler değil…”

“Hayır, çünkü ben kendime pek benzemem. Bu kusur benim erdemimdir. İşte bu yüzden Şeytan’ım.”

“Peki, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

“Yorgun, her şeyden önce yorgun. Yıldızlardan ve yasalardan yorgun; şöyle biraz evrenin dışında kalıp, herhangi bir şeyle ciddi olarak kendimi tazeleme arzusu da cabası. Artık hiçlik yok, nedensiz bile olsa yok; eski – evet, çok eski – şeyleri hatırlıyorum; İsrailoğulları’ndan önce Edom denen krallıklardaki. Az kalsın oraların kralı ben olacaktım, bugünse, benim olmayan şeyin sürgünümdeyim.

“Hiçbir zaman ne çocukluğum, ne yeni yetmeliğim, ne de dolayısıyla, erişeceğim erkeklik çağım oldu. Ben olumsuz mutlağım, hiçliğin cisimleşmiş haliyim. Asla elde edilemeden arzulanan, var olamayacağı için düşlenen şey – bu benim hiçlik krallığım ve bana verilmeyen taht bu. Bir ihtimal olan, var olması gereken şey – bunu İnsan ruhuna avuç avuç serptim ve bu ruh, var olmayan şeyin yaşayan yaşamını hissedince allak bullak oldu. Ben, bütün görevlerin unutuluşu, tüm niyetlerdeki tereddüttüm. Mutsuzlar ve hayat yorgunları, yanılsamalardan kurtulur kurtulmaz, gözlerini bana doğru kaldırırlar, çünkü ben de, kendimce Parlak Sabah Yıldızı’yım. Hem de çok, çok uzun zamandır! Başka biri gelip benim yerime geçti.

“İnsanlık pagandır. Asla hiçbir din içine işleyemedi onun. Sıradan insanının ruhunda, ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. İnsan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.

“Tanrılara taptığında, onlara fetiş gibi tapar. Onun dini bir büyücülüktür. Hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. Dinler, cehalete dönüşmek için sırlardan taşan şeyden başka bir şey değildir ve bu şey, cahil tarafından asla kavranamaz, çünkü din doğası gereği, cahil olamaz.

“Dinler simgedir ve insanlar simgeleri yaşamlar olarak değil (oysa öyledirler), şeyler olarak kabul ederler (oysa öyle olamazlar). Sanki Jüpiter varmış gibi –ama asla yaşıyormuş gibi değil– ona yaranmaya bakarlar. (Jüpiter yaşıyormuş gibi, asla varmış gibi değil.) Tuz dökülünce, bir tutamda sağ elle sol omuz üstünden serpilir. Tanrı’ya karşı günah işlendiğinde, birkaç ‘Aziz Babamız Duası’ okunur. Ruh pagan kalmaya ve Tanrı, mezarından çıkarılmayı beklemeye devam eder. Pek az kişi, zamanı geldiğinde geri almak üzere, Tanrı’nın mezarının üstüne akasya (ölümsüz bitki) bıraktı. Ama bunlar, iyi aradıklarından, onu bulmak için seçilmiş kişilerdi.

“İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır. O, görünür karanlıklardan başka bir şey olmayan ilk ışıktır. O, başlangıçtır, çünkü karanlıkları görmek, karanlıklardan ışığı almaktır. O, sondur, çünkü kör doğduğumuzu, görme duyusuyla bilmektir. Böylece hayvan, kendi içinde doğan bilgisizlik yoluyla insan olur.

“Bunlar çağlarla zamanların sonsuzluğudur ve merkez noktasında hakikatin bulunduğu dairenin çemberi üzerinde yürümekten başka yapılacak şey yoktur.

“Bilimin temeli cehaletimizi bilmektir. Bulunduğumuz yer olan dünya; olduğumuz şey olan ten; olmak istediğimiz şey olan Şeytan – Üçü birden, o Büyük An’da, içimizdeki Efendi’yi, olmamıza ramak kalmış o efendi’yi öldürdüler. Ve onun sırrı, ona dönüşebilelim diye sahip çıktığı sır kayboldu.

(...)

Tanrısı ve Şeytan’yla, içindeki tüm insanlar ve onların gördükleri her şeyle birlikte, bütün bu evren, sonsuza dek çözülmeye çalışılacak bir hiyerogliftir. Ben, meslek olarak, Büyü ustasıyım – yine de Büyü nedir bilmem.

“Sırlara vakıf olmanın en yüksek derecesi, var olan bir şey olup olmadığını bilmekte cisimleşen soruyla noktalanır. En büyük aşk, derin bir uykudur, dalmaktan hoşlandığımız bir uyku. Ben bile, ki sırra en fazla vakıf olması gerekenlerden biriyim, kimi zaman, içimde, Tanrı’nın ötesinde bulunan şeye sorarım, tüm bu tanrılarla yıldızların kendi uykularından, dipsiz derinliğin büyük unutkanlıklarından başka bir şey olup olmadıklarını.

“Böyle konuşuyorum diye şaşırmayın. Ben doğal olarak şairim, çünkü ben yanlışlıkla konuşan hakikatim ve sonuçta tüm yaşamım, alegori kılığına girmiş ve simgelerle açıklanan özel bir ahlak sistemidir.”

(…)

(...) bütün dinler gerçektir. Bunlar, aynı gerçeğin farklı simgeleridir. Farklı dillerde söylenmiş aynı cümle gibidirler; öyle ki, aynı şeyi söyleyenler birbirini anlamazlar. Bir pagan ‘Jüpiter’, bir Hıristiyan’sa ‘Tanrı’ dediğinde, insan aklının farklı sözcüklerine aynı duyguyu katarlar: Aynı sezgiyi değişik biçimde düşünürler.

(...)

“Bu simgelerin dünyasında yaşıyoruz, aynı aydınlık ve karanlık –görünür karanlık dediğimiz– tapınakta ve her simge, hakikatin yerine geçebilecek bir hakikattir, ta ki zamanla koşullar hakiki hakikati yeniden oluşturuncaya kadar.

(...)

“Ama bayım, siz her şeyi tersinden söylüyorsunuz...”

“Bu benim görevim, bayan. Ben, Goethe’nin dediği gibi, inkâr eden değil, zıddına giden tinim.”

“Zıddına gitmek çirkin bir şey...”

“Edimlerin zıddına gitmek, evet... fikirlerin zıddına gitmek değil.”

“Niçin?”

“Çünkü, ne kadar kötü olursa olsunlar, edimlerin zıddına gitmek, bir eylem olan dünyanın dönmesini engellemek demektir. Ama fikirlerin zıddına gitmek, bizi bırakmalarına yol açacak biçimde davranmak ve yılgınlığa, oradan da düşün içine düşmek demektir, yani sonuçta, dünyaya ait olmamızı sağlayacak biçimde davranmaktır.

“Bu dünyaya ilişkin, bayan, üç değişik teori vardır –ne benim, ne de başka herhangi bir şeyin. Az çok kusursuz ve donanımlı değişik Yaratıcıları ve Şeytanlarıyla tüm bu evren ve diğer evrenler boşluk içinde boşluklardır, hiçbir şeyin gereksiz yörüngesinde dönene hiçlikler, uydulardır.

(…)

“Dünyanın başlangıcından beri bana hakaret yağdırıldı ve iftira edildi. Beni savunana şairler bile –ki yaratılış olarak dostlarımdır– beni iyi savunamadılar. İçlerinden biri –Milton denen İngiliz– asla çıkmamış belirsiz bir savaşı, yandaşlarımla birlikte bana kaybettirdi. Bir diğeri –Goethe denen bir Alman– bir köy trajedisinde bana muhabbet tellalı rolü verdi. Ama ben, onların sandığı kişi değilim. Kiliseler benden tiksiniyor. Müminlerin adımı duyunca titriyor. Ama onlar isteseler de istemeseler de, bu dünyada benim bir görevim var. Ben ne Tanrı’ya başkaldıran kişiyim, ne de inkâr eden tin. Ben İmgelem Tanrısı’yım, yitik, çünkü yaratamıyorum. (…) Ben sesi esriklik, ruhu yanılgı olan, yaratmadan yaratan Tin’im. Tanrı beni, geceleyin kendisini taklit etmem için yarattı. O Güneş’tir, ben Ay. Benim ışığım uçucu ve sonlu olan her şeyin, bataklıklarda veya gömütlerde geceleri görülen hafif parıltının, nehir kıyılarının, bataklıkların ve gölgelerin üzerinde gezinir.

“Hangi erkek göğüslerinin üstüne benim olan o eli koydu? Benimkinin eşi bir öpücükle öpüldün mü? Uzun, sıcak ikindilerde, o kadar düş görürdün ki düş gördüğünü düşlerdin hani, sana tüm mutluluğu verecek, seni sonsuza dek kucaklayacak birinin buğulu, hızlı karaltısını düşlerinin derinlerinden geçerken görmedin mi? Bendim o.

“Benim. Ben, senin her zaman aradığın ve asla bulamayacağın kimseyim.Belki Tanrı’nın kendisi bile, Dipsiz Derinliğin uçsuz bucaksız dibinde, beni aramaktadır, onu tamamlayayım diye ama Çok-Yaşlı-Tanrı’nın (...) laneti ikimizin de üzerinde dolaşıyor, bizi birleştirmesi gerekirken ayırıyor ki yaşamla yaşamdan beklediğimiz tek bir şey olsun.

“(…) aynada kendini gördüğünde kendini iyi hissetmen-kendini kandırman: Sen değilsin, benim. Eşyaları güzelleştiren tüm kurdeleleri güzelce bağlayan, eşyaları süsleyen renkleri seçen benim. Zaman aralıklarını ve arada kalan her şeyin, yaşamdan yaşam olmayan şeylerin mutlak efendisi olan be, yurtluğumu ve imparatorluğumu, var olmaya değmeyen tüm şeylerden yaratırım. Gece, nasıl benim krallığımsa, düş de yurtluğumdur. Ne ağırlığı, ne de ölüsü olan şey– ben.

“İnsanlara ıstırap veren dertler, tanrılara ıstırap veren dertlerle aynıdır. Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, der, bütün din kurucuları gibi, var olma hariç hiçbir şeyi unutmayan Üç Kere Yüce Hermes. Tanrı, kaç kez bana, Anthero de Quental’ın ağzıyla, ‘Zavallı ben! Zavallı ben! Kimim ki ben?’ demiştir.

“Her şey simge, gerilemedir ve tanrı olan bizler, Meçhul Üstatları’nı tanımadığımız bir Düzen’de artık yalnızca yüksek bir dereceye sahibiz. Tanrı, bu bilinen Düzen’deki ikinci kişidir ve Düzen’in Lideri’nin, Gizli Liderler’i bilen –o da biliyorsa– tek kişinin kim olduğunu bana söylemez. Tanrı, kaç kez bana, ‘Kardeşim, ben kim olduğumu bilmiyorum,’ demiştir.

“Sizler, insan olma üstünlüğüne sahipsiniz ve ben, bazen, bütün bu Dipsiz Derinlik yorgunluğumun derinliğinde, ocak başında ailece geçirilen bir gecenin dinginlik ve huzuru, biz tanrılarla meleklerin, özümüz gereği mahkûm olduğumuz bu sır metafiziğinden daha hayırlıdır diye düşünüyorum. Kimi zaman, dünyaya bakmak için eğilip de, limandan çıkan ya da limana dönen balıkçı gemilerinin yelkenlerini uzaktan gördükçe kalbim, tanımadığı bir ülkenin düşsel özlemini duyuyor. Hayvani yaşamlarında uyuyanlara ne mutlu –şiirle örtülü ve sözcüklerle açıklanan özel bir ruh sistemi.”

“Çok ilginç bir sohbetti…”

“Sohbet mi, bayan? Ama bu sohbet, belki yaşamınızın en önemli olayı olsa bile, asla gerçekten olmadı. Bir kere, benim olmadığım iyi bilinir. (…) Ben, zavallı bir efsaneyim bayan, ve daha kötüsü, zararsız bir efsaneyim. Beni teselli eden tek şey, evrenin (…) de bir efsane olmasıdır.

(…)

“(...) Tanrı’nın bile bilmediği ebedi hakikatin, hepsi birbiriyle çelişen, yeni biçimlerini görüyorum.

“Evrenden bıktığımı size itiraf edeyim. Tanrı da benim kadar bıktı; nasıl üstümüze kaldığını bilmediğimiz bu aşkın sorumluluklardan bizi kurtaracak bir uykuya seve seve yatardık. Her şey sanıldığından daha esrarengiz ve buradaki her şey –Tanrı, evren ve ben– erişilmez hakikatin aldatıcı kuytusundan başka bir şey değil.”

“Sohbetiniz ne kadar hoşuma gittiğini tahmin edemezsiniz. Böyle konuşulduğunu hiç duymamıştım.”

Sokağa çıkmışlardı, kadının fark etmediği ay ışığıyla aydınlanan sokağa. Bir an sustu kadın.

“Ama, biliyor musunuz –ilginç–, bütün bu konuşmaların sonunda ne hissettiğimi gerçekten biliyor musunuz?”

“Ne peki?” diye sordu Şeytan.

Kadın, gözleri yaşlı, ona doğru döndü.

“Size büyük bir merhamet!”

Kırmızılar içindeki adamın yüzünden ve gözlerinden, kimsenin mümkün olduğuna inanamayacağı bir tedirginlik ifadesi geçti. Kadının kolunu tutan eli ansızın düştü. Durdu. Kadın, huzursuz, birkaç adım attı. Sonra, bir şeyler söylemek için –ne söyleyeceğini bilmiyordu, çünkü hiçbir şey anlamamıştı–, ona acı verdiğini görerek, kendini affettirmek için geri döndü.

Şaşırıp kaldı. Yapayalnızdı.

---
“Bu baloda Mefistofeles giysili, kırmızılara bürünmüş biri (…) Neredeyse dilsiz bir adamdı. Bana Doktor Faust olduğunu söylemenin dışında, onu da ben sormuştum, sanırım başka hiçbir laf etmedi.” Ve katılası güldü. “Yo, yoo etti. Yüzünü hala hatırlıyorum –sanki orada olmaya mahkûmmuş gibi pek hüzünlü, pek bitkin bir yüz. (…) Benden ayrılırken şöyle dedi: “Elveda Margarida!” Bu şakayı hiç anlamadım. Ama zavallı öyle dalgındı ki, hiç kuşku yok başka bir kızı düşünüyordu. (Gretchen) Bu baloda olan biten bu… Tuhaflık, şu sokak ve ay ışığı hikâyesinde…
(…)
-end-
---
Şeytanın Saati • Fernando Pessoa
Portekizce'den Karşılaştırarak

Fransızca'dan Çeviren: Işık Ergüden
Metis Yayınları • Birinci Basım • Nisan 1993


Çizim: João Abel Manta

Fernando Pessoa hakkında aşağıdaki linkten daha fazla bilgi edinebilirsiniz.
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=fernando+pessoa

23 Mart 2008 Pazar

Trafik / Zafer Erkin Karabay

27 yaşında intihar etti.
takvim denen icat 13.09.2002'yi gösteriyordu
kimileri en keyifli zamanlarındaydı
ve şair kendi ölüm anını seçti
erken giden şairleri soranlara
bilinmeyen bir ses şunu fısıldadı:


"alfabesini söktü; taşındı buradan şair!"
Cenk Koyuncu (1967-2006)
Trafik
1995–1996 öğrenci hareketine
kentin baskısı kaldı bize
ve ışıkları trafiğin ya da kazası

oysa biz hep bir düş kazasında
yitirdik arkadaşlarımızı

karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık

o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin

sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!

Zafer Erkin Karabay • Edebiyat Eleştiri Dergisi • Eylül-Ekim 2002 • Sayı:63