30 Temmuz 2008 Çarşamba

Meduza / Edip Cansever

Derin, sessiz, iyi böylece
Güz, ölülerini bırakan kuşlar
Yer kalmadı acıya ülkemizde
Derin, sessiz, iyi böylece
Gün ortası alacakaranlık bakışlar.

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz
Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün meduzalar
Aşar söylediklerimizi çeker gideriz
Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz
Kıyısında camların bozbulanık rakılar.

Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler.

Edip Cansever, Nerde Antigone, 1962

Z A R P U N T O

suların akışına bakan kadın
adını duyar suyun içine dalmış sargın kırıkların
açıkça söyler mi?
akarsan akarsan
zaman bir de sen
iç içe geçerken birden
birde gider bir yere
kaattan hayalleri el içinin
kelimeleri kaynayan bir ağız
hansız yolcuysa su
ellerinin dalgınlığında
zamansız su
anısız insan
kayıptır günlerin
var. biliyorum
yolların bittiği an

başlar bir oyun...
öç alan zaman

oturup güneşin battığı, ufkun açıldığı akşamın
yamaçlarında dağların
yankılanan başka bir seste mekanizmanın
oyun oynayan bir kral gıdıklanır soytarıyla
kaşınırda kaşınır, gözü kapıda
ardı sıra bir tarih sırtında

... ben kral. bu hayatta benden kral yok işte
... kanıtı tarihim var cebimde


ve kralla soytarı toplanır birahanede
sırıtırken gözleriyle çevresine
flört dediğin budur işte
beliriveren Zarpunto
taka. tuka. tak!

mola yerinde yorulan
keyfiyle hayata bakan
işte o Zarpunto
tu. tu... tak!

"hah. hah. hah. kralım!
ağları kurulurken mekanizmanın
yuvarlanır demir bilye
tak. tuk. tin. ton."
(sanırım soytarı dedi bunu kendisine)

şimdi belirir kare
kapı şamdan susuz bir dere
"kral ve ben" yer birahane
"ben kral! ben! ben! çok şahane!"

Zarpunto geldikçe kararmaktan
Açılır sarı bir masada engin denize
Gemisinde iki şarlatan üçüncüye yer bakan
Atan. Tutan. Satan.

adını mı aldın oyuna mı daldın
sırası mı geldi dağınık olanın
içinde oyunun "foto foto abi" diyen birinin
komik vecizesi aptal beslenmesiyle
gelip geçenlerin deli kırık birliğinin

nedir gördüğü gözlükçünün bütün camlardan

"zamanda bir an'ız"
saklanan bir kan torbasında

koşarken yamaçlarında
karanlık ağızların
patlatmayın patlatmayın
kestim sesimi!
inanın sıra sizde
(belki bir an devamına bakarım)

temmuz - ağustos 2008

24 Temmuz 2008 Perşembe

dnm / Kars / Cemal Süreya




Turgut Uyar / Cemal Süreya

Ak odada oturur
Kapısı penceresinden çok

Gözlerinde yıldızlar
Serin yerde durur

Bir elinde kadeh
Öbürünü yarasına bastırır

İnşaattan ses gelir
Bir şeyi okşar gibidir

Uzanıp durmuş mahcup
Işığagöçerin şarkısı

Dönülmez dizeler içinde
Onunkiler gülaçılır

Öldüğü gün
Hepimizi işten attılar.

Cemal Süreya, Sıcak Nal

19 Temmuz 2008 Cumartesi

dnm / Yenilgi Günlüğü / Turgut Uyar


Charles Baudelaire - Fanfarlo / Samuel Cramer - 1847

Charles Baudelaire Portresi, Nadar, 1855

Samuel Cramer . . . büyük bir miskin, tutkun bir kederli ve mutsuz bir ünlü. Çünkü yaşamında, olgunlaşmamış düşüncelerden başka hiçbir şey olmamıştı.
. . .
Size gerçekleri nasıl anlatabilirim ve parlak renklerde menevişlenen bu karanlık ortamda, aynı anda hem tembel hem girişken olabilen, çelişkisi sık sık saflıkla karışan düşgücü, mutlak tembelliği ve yalnızlığı kadar engin olan bir kişiliği görmenizi nasıl sağlayabilirim?
. . .
Saf ve iyi niyetli bir küstahlık. İşte böyle bir küstahlıktı Samuel’inki.
Doğuştan namuslu, zamanla biraz alçaklaşmış, mizaç olarak komik biri olan Samuel, kapalı kapılar ardında sadece kendisi için, bir dizi benzersiz trajedi, daha doğrusu trajikomedi sergilerdi. . . . Bir olayın anısı gözlerini yaşartmışsa, ağlamasını izlemek için aynaya koşardı.
. . .
Bununla birlikte, onun gerçek duygular yaşadığını, tutkunu, derisini delip geçmediğini düşünmemelisiniz. Çok az tanıdığı ve alnı ile ellerini inceledikten sonra bir gecede en yakın arkadaşı ilan ettiği biri için gömleğini bile verirdi. Ruhsal ve manevi konulara, Almanlara özgü aylak bir dalgınlık, tutkusal konulara, annesinin aceleci ve gelgit gayretiyle, hayatın pratik taraflarına ise Fransız kendini beğenmişliğinin zaaflarıyla yaklaşırdı. İki yüzyıl önce ölmüş bir sanatçı ya da yazar için canını ortaya koyabilirdi. Bir zamanlar şiddetli bir biçimde sofu iken şimdilerde tutkulu bir tanrıtanımazdı. Oyunculuk yeteneğine karşın, tamamen özgün bir kişilikti. Her zaman tatlı, tutkulu, tembel, ürkütücü, bilge, cahil, hırpani, şık, romantik Manuela de Monteverde’di o. Bir kadın gibi, erkek arkadaşlarının da aklını başından alabilir, öte yandan kadınlarla arkadaş olarak ilişki kurabilirdi. Tüm iyi duyguların mantığını, tüm kurnazlıkların bilimini içinde taşıyordu. Yine de hiçbir işte başarılı olamamıştı. Çünkü imkânsız olana çok fazla inanıyordu. Hep, şaşırtıcı olanı onu anlamanın peşindeydi.
. . .
Aşırı olana karşı doğal bir ilgisi olduğundan, benzer yoğunlukta ve uzunlukta içe kapanma ve dışa açılma dönemleri olurdu Samuel’in.
. . .
(Bayan Cosmelly) -Walter Scoot’un bir romanı.
(Samuel Cramer) - . . . Ah, ne sıkıcı bir yazardır o! Tarihin soylu sayfalarını bulur çıkarır! Bir yığın eski şey, her türden pılı pırtı: zırh takımları, sofra takımları, mobilyalar, gotik hanlar, içinde alacalı bulacalı hırkalar, yelekler giyinmiş zemberekli kuklaların gezindiği melodramatik şatolar; etkilenmeye hazır on sekiz yaşında hiçbir yazar adayının on yıl sonra yazmayı istemeyeceği bildik tipler, şato sahibi imkânsız kadınlar dünyadan habersiz âşıklar, ne gönlün gerçeği var, ne duyguların felsefesi! Yapıtlarında, tutkuya ve ahlaka, nesnelerin fiziksel tanımlarından daha çok yer veren bizim iyi Fransız romancılarımızdan ne kadar farklı.
. . .
Samuel, görüldüğü gibi, emici dediğimiz, meslekleri, konuşma biçimlerini bozan ve ısrarla kendilerini geliştirmek için, bir ağacın gölgesi altında, bir sokak köşesinde tanıştıkları her kişiyi, hatta bir ölüyü bile fırsat olarak gören, çekilmez tutkulu insan türüne giriyordu. Gezgin satıcılarla, gezgin iş adamlarıyla, gezgin girişimcilerle, emici şairler arasındaki tek fark reklâm verme ve vaaz verme arasındaki farktır. Sonuncuların kusuru çıkar gütmemeleridir.
. . .
(Samuel yazdığı bir kitap için şunu diyor)
Bir zamanlar, saçlarımız uzun, aklımız bir karış havadayken hepimizin yazdığı ve okuduğu sonelerden oluşuyordu kitap.
. . .
(Bayan Cosmelly konuşmasında değiniyor)
Ama bana öyle geliyor ki yazarların mutsuzlukları ve aşkları diğer insanların mutsuzluklarına ve aşklarına pek benzemiyor. . . . en gizemli övgülerinizi, kadınlardan da daha az kitap okuyan tuhaf yaratıklara ayırıyorsunuz ve bana öyle geliyor ki bir şairin duyarlı kişiliğinden çok uzak, yanan bir ormanda uyanan hayvanlar gibi gözlerini kocaman açmak zorunda olan yeraltı sularının karşısında platonik olarak kendinizden geçiyorsunuz. Ayrıca, iç karartıcı konuları ve anatomik betimlemeleri neden bu denli sevdiğinizi anlayamıyorum.
. . .
(Samuel yanıt veriyor)
Bizi bu yalanlara sürükleyen, şey herkesten, hatta kendimizden bile nefret etmemizdir. ... Kalplerimizi karmaşıklaştırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Onu iğrenç urları ve çirkin siğilleri incelemek için mikroskopları kötüye kullanıyoruz. ... Bizim için başkalarının dilini konuşmak mümkün değil. Başkaları yaşamak için yaşıyorlar. Bizler ise, ne yazık ki bilmek için yaşıyoruz. Bütün giz burada. … Bir zamanlar içimizdeki dürüst insanı besleyen utangaçlıklarımızı birer birer söküp attık. Anlamaya çalıştıkça durumu ağırlaşan deliler gibi akıl sağlığımız bozuldu. … Öte yandan tutkuların biçimini değiştirdik. Bizi hastalıklı ve güdük kılan, yazgılarımızı ölü çocuklar doğurmak olarak belirleyen atalarımıza lanet, bin kere lanet!
. . .
(Bayan Cosmelly konuşuyor)
-En üzücü olanı tüm aşkların kötü sonla bitmesi. . . . Bir baltanın yıkamayacağı kadar güzel ve korunaklı bir kulübe, bir ev yoktur. Yine de bu tür bir yıkı, yapısal olarak maddi bir yıkımdır. Bundan daha sinsi, bundan daha acımasız bir yıkım daha vardır ki görünmeyen şeylere saldırır. Sevdiğiniz kişiye yaklaşıp, “gel beraber kanatlanıp uçalım, gökyüzünün sonunu arayalım” dediğinizde, ciddi ve bastırılamaz bir sesin kulağınıza eğilip, tutkularımızın yalan olduğunu, bedenleri güzel kılan miyopluğumuz, ruhları güzel kılanın ise cehaletimiz olduğunu, bir gün gelip net gören gözlerin, hayran olduğumuz putların nesnelerden başka bir şey olmadığını göreceğini, bu putlara, karşı nefret değil, şaşma ve kayıtsız kalma duyguları arasında gidip geleceğimizi söylediğini düşünsenize!
. . .
. . . düş kırıklığının sonucu korkunçtur. Can çekişen bir aşktan doğan hastalıklı çocuklar, mutsuz sefihler ve iğrenç yetersizliklerdir: ruhun sefahati ve kalbin yetersizliği! Bunlar insanı meraka sürüklerken, bir yandan da her gün dermansızlık yavaş yavaş öldürür.
. . .
. . . gerçek bilgelik umut etmektense, lanetlemeyi içerir.
. . .
(Bayan Cosmelly) . . . Anahtarı tek bir sultanda olması gereken hazinelerini, yani bedenlerini savurganca kullanan kadınların, neden bizlerden, tek eşliliğin zavallı kurbanlarından daha fazla hayranları vardır? Kötülük nasıl bazı varlıkların etrafında büyülü ve çekici bir etki alanı yaratır? Bazı kişilere ise erdemleri, nasıl iğrenç, nasıl çarpık bir görüntü verir?
Herkesi sık sık şaşırtan Samuel Cramer’i, hiçbir şey kolay kolay şaşırtamazdı. Diderot’nun düşüncesinin doğruluğunu göstermek ve hayatında uygulamak ister gibiydi: “İnançsızlık bazen bir budalanın kusuru, güven ise zeki bir insanın hatasıdır. Budala ise herhangi bir şeyi kolay kolay mümkün görmez, sadece ne olduğunu gör ür.Kimi insanı ödlek, kimi insanı gözüpek yapan da belki budur.” . . . Samuel gibi ahlaksız ve kötü bir şair . . . hayatındaki tüm yanılgıları, bir budalanın bile düşmeyeceği yanılgıları da anlatıyor.
. . .
Fanfarlo . . . Dans ederken sahnede hızla yer değiştirebiliyordu. Her şeyi gösteren ve hayal gücüne bir şey bırakmayan sevimsiz tül elbiselerden asla giymezdi. . . . Fransa’nın sahip olduğu son romantiklerden biri olan Samuel’in tutkuyla düşkün olduğu tüm aptalca şeyleri yapıyordu.
. . .
“Hey! Ruju unutma!”
Ruju ve üstübeçi, tombağı ve her türlü yaldızlı şeyi her zaman sevmeye devam edecek. Ağaçları ve gökyüzünü gönüllü olarak yeniden boyayacak. Tanrı, evrenin yeniden düzenlemesi işini bir gün ona verirse her şeyi bozacak.
. . . aşk, duygudan çok akıl işiydi. Her şeyden önce güzelliğe olan hayranlık ve iştahtı. Üremeyi, aşkın bir kusuru, gebeliği ise bir tür delilik olarak görüyordu. Bir yerlerde şöyle bir şey yazmıştı: “Melekler ersellik ve kısırdır.” İnsan bedenini maddi bir uyum, güzel bir mimari ve hareket olarak seviyordu. Bu mutlak materyalizm, arı bir idealizmden uzak değildi. Ama aşka sebep olan güzellikte ona göre iki şey vardı: Biçim ve çekicilik.
. . .
—Tutkularımız gerçekten içten midir? Kim kesinlikle ne istediğini bilebilir ve kim kalbinin barometresinin doğru okuyabilir?
. . .
Fanfarlo Samuel’e âşık olmuş olabilir. Ama çok az faninin anlayabileceği, içinde kin barındıran bir aşkla. Samuel’e gelince, o hak ettiğini buldu. Çoğunlukla tutkulu âşık olarak görünene birinin bunu kanıtlaması gerek. Ama bu, erdemli kadınların esinlediği sessiz, sakin ve güçlü bir aşk değil, korkunç, üzüntü verici ve yüz kızartıcı bir aşktır. Kibar fahişelerin marazi aşkı. Samuel kıskançlığın tüm işkencelerini ve iyileşmez, bünyevi bir hastalığa sahip olduğunu bilmenin utancını ve mutsuzluğunu, kısacası, metres hayatı olarak adlandırılan ahlaksız evliliğin tüm kötü yanlarını biliyordu. . . .
(Samuel ve Fanfarlo evlenir mutlu gider hayatları, kilise yaşantısı paskalya ve çocuklar. Samuel kitaplar yayınlar ve karısı haklı olarak düşünür.)
Fanforla, aşkının Enstitü üyesi olması gerektiğini düşünüyor ve haçla ödüllendirilmesi için resmi çevrelerde entrika çeviriyor.
Balık Kartalı’nın zavallı ozanı! Zavallı Manuela de Monteverde! İyice ayağa düştü. Geçenlerde sosyalist bir gazete çıkarmak ve politikaya atılmak istediğini öğrendim. Edepsiz yaratık! Dürüst M. Nisard’ın dediği gibi.

Fanfarlo / Samuel Cramer

1 8 4 7

Charles Baudelaire

Roman

Çeviren: Tozan Alkan
Salyangoz Yayınları, Simsiyah Dizisi
1. Basım, Kasım 2006, İstanbul, 104 sayfa.
Türkçe (9–56) / Fransızca (59–104) Basılmış


Kendini Bilenin İronisi

Baudelaire en büyük yapıtı Kötülük Çiçekleri'nden tam 10 yıl önce, 1837 [1847]'de yazdığı Fanfarlo adlı tek romanında, kendine dışarıdan bakmanın ötesine geçip, "kendi" olma durumuna ironiyle yaklaşıyor. Bu yüzden Fanfarlo'da acı bir mizahın ardında, dillendirmekten utanmadığı bir kendini hakir görme var.
.
Charles Baudelaire, 19. yüzyılın en etkili şairlerinden biriydi. Şiirinin gücü söz söyleme ve de yazma sanatını iyi bilmesinden kaynaklanmıyordu yalnızca. Bu konuda deha derecesinde bir yeteneğe sahip olduğu kuşku götürmezdi, ama onu modern şiirin öncülerinden biri yapan, şiirini orta sınıf değerlerine yönelik bir başkaldırıya dönüştürmüş olmasıydı. Söz konusu sınıf tam da pırıl pırıl bir geleceğe hazırlanırken, şiirlerini "Kötülük Çiçekleri" adı altında toplayıp, küçük çimdikler atmıştı yükselmekte olan şehirli burjuvaziye. Baudelaire bir ideolog değildi. Açıkçası ne algılama ne de yaşama biçimi buna izin vermekteydi.
.
Annesiyle arasındaki ilişkinin acıklı biçimi yüzünden kadınlarla yaşadıkları da hep "hastalıklı" denen türden oldu. Hayata ironi penceresinden bakıyordu ve yazdıklarıyla da o pencereden gözlemlediklerini aktarıyordu. Doğal olarak kendi yüzyılının en sevilen kişiliklerinden biri olmadı. Öyle ki, 46 yaşında öldüğünde (1867), babasından kalan mirası çarçur etmesini istemeyen annesinin tayin ettiği bir noterin vesayeti altındaydı. Kısacası kötü bir hayat yaşamış ama iyi şiir yazmıştı.

Yaşam tarzı da şiiri gibiydi. İçinde yaşadığı topluma, koşullara ve annesine olan eleştirisini kendi yaşamıyla da dile getiriyordu. Salyangoz Yayınları tarafından Tozan Alkan'ın çevirisiyle Türkçede ilk kez yayımlanan Fanfarlo adlı tek romanı, Baudelaire'in kendi yaşamını nasıl algıladığı konusunda ipuçları veriyor.

"Romantizmin görkemli günlerinde Manuela de Monteverde adıyla romantik saçmalıklara imza atmış olan Samuel Cramer" bir depresyon nöbetinden başını kaldırıp, artık evli bir kadın olan gençlik aşkı Bayan Cosmelly'ye ilan-ı aşk etmeye karar verir. Gider ve onu bulur. İlk konuşma Cramer'in "ulvi düşünceler"den doğan "parlak cümleleriyle" bezenir: "Başkaları yaşamak için yaşıyorlar. Bizler ise, ne yazık ki bilmek için yaşıyoruz." Ancak Bayan Cosmelly, ağırbaşlı bir biçimde onunla dalga geçmekle yetinir. Aralarında duygusal bir iletişim kurulması mümkün değildir elbette. Aslında Bayan Cosmelly'nin, bizim romantik şairimizle ilgili bambaşka planları vardır.

http://www.yeniaktuel.com.tr/kul7,78@2100.html

11 Temmuz 2008 Cuma

olmasın kalmasın

Kullandığın uyuşturucuya istediğin hayvan gibi yaklaşabilirsin
Sivil cuntadan bahsediliyorken boyuna
Ş a n g ı r t
'Osmanlı katil' diyor dağlı biri
Kanlar akıyorken içeri
Yumurta aklığında gözleri
Osman sivil
Halil cunta
Gelen dağlı biri
Hızını alamayınca dağın gerisi
Kubbeler düşer minareler aşağı
Osman’la Halil’de kırık
yerleriyle bir uyumsuz bir uyumsuz
yanaşınca ışık sızmaz içeri
-niçün atlayıp kırdık kendümüzü-
Yeni gelen dağın gerisi
Yerde akarken kanlı ayak izleri
Beyler!
Yeni kimlikler
Halil para
Osman ticaret
eri

Mayıs 2006

Koridor

Razı hayatla
lüks yaşar bekçi
babası satık
kamburlar arasında
yaşlı ve kanlı
günlerce geçerken
................................yolcu
sıkılmak ölüm
hayat kalımdır
şimdi hayattayken ölüm
sarkan yaşamaya
kalıttır bekçi
geçenlerden anı.

Ocak 2007

10 Temmuz 2008 Perşembe

Erik ve Elma

Resim: Grosz (Café 1919)

Erik
ve
Elma

Düz bahçede kovalanan ölü çocuklar
Koparılmıştır hayatı karanlık geçmişlerde
: esas piç o.
Babası bellidir, orta halli ve iyi beklentili
Piçliğini gösterir sıçarak hayata
Yalnız kaldığında deli
Çokluğunda korkak bir şeyse elinizdeki
Veriniz bir damla tükürük
.
.
..
...
..
.
.........
Sevinir hemen hayatın piçi
Coşkunca akar geçmişi
O
an
sesleri

Dinleyiniz

s e s l e r i

21 Mayıs 2008