26 Aralık 2009 Cumartesi

• 2010 / 0102 / 1020 / 0201 / 2010

"yeni yılınızı kutlar..."


Burada hala insanlar kart alıyor ve atıyor. Hepsini bir çok başlıkta toplamışlar. Her şeyle ilgili kart bulabilirsiniz. İnsanlar birisine teşşekür ederken veya hediye verirken yanında bir de kart veriyor. Sadece kart satan yerler var.

Vancouver yazan kartta görünen yarım ada içerisinde kaldığım yer. Uçtaki parka 500 m filan sanırım uzaklığımız. Fotoğraf Vancouver'ın güneyinden kuzeyine bir bakış.
Diğeri ise buranın ilk yerleşim yeri olan Gastown'dan özel bir saat. Saat belli sürelerde tepesinden buhar veriyor. Dikkatli bakarsanız kart üzerinde de görebilirsiniz. Tam nasıl çalıştığını anlamadığım için anlatmam zor ama isterseniz wikipedia'dan okuyabilirsiniz. Steam Clock (Buharlı Saat)


Yeni yılınız istediğiniz gibi olsun, kimseyi üzmesin
ama kimse de sizi üzmesin

19 Aralık 2009 Cumartesi

• Aralık için bir kaç söz


Bu sayfa bir tür çalışma mantığı içindir.
Ama çoktan ondan sapmıştır.
İlgilisinedir. Bir de dostlaradır. Burada "ne oluyor bitiyor"u merak eden.

Google'a Ergin Günçe, Arkadaş Z. Özger, Cemal Süreya, Edip Cansever, Dostoyevski, Turgut Uyar... yazdığında ilgilisi zaten buraya gelecektir.


Bugünler epey yoğun geçiyor.
ev-okul-iş-ev-okul-iş-ev-okul-iş-ev-okul-iş-ev-okul-ev-iş-ev-iş-ev-yeniden okul
Aralarda -hastalık olmaktadır.


Bekleyen dostlara:
Geleceğim. Kafamdaki birkaç şeyi yapmam lazım. Bunların bir kısmi maddidir. Beni ilgilendirir.
Bir kısmı uzaktadır. Yine de gölgesi üzerime düşmektedir.
Bunun için sizi biraz üzebilirim. Belki çok erken gelirim.
Bir gün:
Kapınızı çalar bir şeyler içmeye çağırırım. (Nasıl güleceğinizi, evdekilerin şaşkınlığını tahmin edebiliyorum)
Ne de olsa bunu yapınca kendinizi efendim değil dostum hissedersiniz.
Sevinirim. Gülerim.
Size bir parça çikolata çıkarırım.
Bir de göz kırparım.
Gülersiniz.


Vize için başvurdum taaa iki buçuk ay önce.
Belgelerimi bir yerlere koymuşlar.
Oraya "misplaced" demişler.
Yeniden hazırlıyorum.
Ne olacağı umrumda bile değil.


Ve yıllar sonra bir gece kitaplığı küçültürken yeniden kitaplarını okuduğum birinden size (o şair değil)

Daha gidilecek yerlerimiz var
Şu sohbetini dinler gideriz.
Coştukça şarkılar, türküler, sazlar
Rakı mı, şarap mı, içer gideriz.

Geçse de umudun baharı yazı
Gözlerde kalıyor yaşanmış izi
Kimseler kınamaz burada bizi
Ne varsa hesabı öder gideriz.

Söyleyecek sözü olan anlatsın
İsterse içine yalan da katsın
Yeter ki kendinden, bizden söz etsin
Yalanı doğruyu sezer gideriz.

(...)

Özdemir Asaf


O gece cebimden bir parça çikolota çıkmıştı; bir kısmını ben, bir kısmını da Asaf yedi.

10 Aralık 2009 Perşembe

• Boz - Gri - Boz

Boz derler.
Gri'nin Türkçesi bozdur.

Bozluk derler.
Boşluktur.
Bazen sisli kapalı havadır.
Otsuz kıraç topraktır.
Ya da kurumuş artık beyazlamış otların olduğu bir alandır.

Boz-kurt, boz-ayı, boz-kır, sanırım boz-uk, boz-a, boz-um, boz-gun, sözcükleride buradan geliyor.
Boz aslında kül rengidir. Külün; yanmış olanın rengi bozdur.
'Boz'mayı seviyorum. Bu insanlara dair bir söz değil. Yine de insanların kurdukları  dillerine dair.
Bunun imkansız olacağının bildiğim için uğraşıyorum
Şayet imkanlı olsaydı. İmkansız başka bir şeye bakardım.
Bir de gri rengi kullanıyorum, çünkü renklerden hiç anlamıyourm. (Biri hariç)
Ama grileştirmek istemiyorum.

Bu yüzden "boz"a bakmayı seviyorum.
Hiç bir şey vaadetmiyor.
Kendiniz dışında kendinize.

Uyumalıyım.

bi de başlığı hızlıca söyleyin

boz - gri - boz
boz - gri - boz

5 Aralık 2009 Cumartesi

- Hiç be!

İnsanlar müziği nasıl keşfetti acaba
Ya da alkolü
Ya da bir bitkinin zehirli ya da zehirsiz olduğunu
Ya da olasılıkları
Her nasıl keşfettiler bilmiyorum ama keşfetmelerine neden olan şey bir şey çıkardı ortaya ona da kararsızlık dendi.
Kararsız insanlar hiç bir şey keşfedemediler
Keşfedileni göremediler.
Sadece içlerinde büyük bir olmamışlıkla yaşadılar ve öldüler.
Hayatlarını kararsızlıklıklarına karşı ürettikleri aptallıklarla doldurdular.
Kendi hayatları gibiymiş gibi başkalarının hayatlarından bahsettiler.
Ben neyi özledim
Sanırım hikayeleri
İnsanların uzun hikayelerini dinlemeyi özledim.
Çünkü bir bitkinin zehirli olup olmadığını keşfetmek ya da ateşin sonuçlarını öğrenmek bir karardı ve olasılıkları düşündüğünüzde kararsız kalabilirdiniz. Ve hikayeler hep karar vermek üzerinedir.
Yaşanır ve çoook özel zamanlarda paylaşılır.
Üzülmeyiniz
Hepimiz ordayızdır
Şerefinize

2 Aralık 2009 Çarşamba

Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein

1941 yılındaki tahliyeler sırasında doğdum.
Savaşı doğal olarak anımsa(ya)yorum.
Ama (dönemin) duygularını anımsıyorum.
O koridorda, bir odada, o ormanda olmak
O karın ve ormanın kokusu
Ve o tango "Utomlennoe Solntse"(*)
Her yerde onu duyabilirdiniz, sanki ulusal bir marştı.
Yuri Norstein'ın söyleşisinden "Magia Russica" (1)

MSG
Kurgu sanatın en büyük olanağıdır. Sanırım o yüzden en büyük hapishanesi oluyor. Çünkü olanaklar bize içinde olduğumuz dünyanın başka dillerini ve kelimelerini; bilmediğimiz bir dünyanın seslerini, nesnelerini, görüntülerini daha da önemlisi duygularını, tepkilerini duyurabilecekken(tersiyle de doğrudur ki bildiğimiz dünyanın farklı bir göz, dil, dokunuş ve kulaktan algılanışını da anlatabilecekken) o çoğunlukla olduğumuzun yerin/sürecin sonrasında hiçbir yeşermeye sebep olmayacak bir çürüme sürecine girmesine neden oluyor.

Bu yüzden bu kadar güzel dediğimiz şeyleri “aşan” şeyler çıkıyor. Ardından onları terk ediyoruz. Ama niçin?

Sorum burada çıkıyor. Peki, bazı şeyler niye aşılmıyor? Her daim izleyicisi ve onu sürekli takip edeni çıkıyor.

Satmak için "haz / şehvet / kin / arzu / korku / gerilim" (artık hangisi entelektüel geliyorsa onu kullanın) denen şeyi alıcı da daha çok ortaya çıkarmanız gerekiyor. O yüzden bazı anlar filmlerde romanlar da sanatın her bir yerinde uzuyor. Bu yüzden "en şahane Hollywood" filmleri bile bir süre sonra benim için izlenmez geliyor. En çok satanlar kuru bir kalabalığa dönüyor.

Ben orada insanı ve onun hikâyesini ve bunu sonucunda bir kurguyu görmüyorum.
Bir kurguyu ona göre bir hikâyeyi ve o hikayeye göre insanları görüyorum.

Bu açıdan doğu-batı demesem de örneğin kimi Sovyet / Avrupa tarzı filmler ile çoğu ABD tarzı filmler arasında böyle bir fark görüyorum.

Ama mesela yeni tarzda çoğunluk kurguya göre oluşturulmuş hikâye ve sonra ona göre yaratılmış insan var. Aslında insan yok. Sizi mahvetmek isteyen "haz / şehvet / kin / arzu / korku / gerilim" kavramlar üzerinden kodlanan şeyler var.

Yani insanın doğal istekleri, açlığımızı giderdiğimizde hissettiğimiz o rahatlık gibi. Bazen hoyratça bir şekilde, genelde kaçındığımız ruh hallerinden zevk almak için istiyoruz onları.

Yine de ben o "hissetmeye" çalışılan her şeye sebep olan kurguyu bir tür MSG’ye benzetiyorum. Çünkü MSG insanın daha çok nasıl yiyeceğinin bilgisi üzerine kuruluysa, sinema sektörü ve diğer hepsi insanın nasıl daha çok tüketeceği üzerine kuruludur. (Vancouver’da -Kuzey Amerika dâhil- birçok ucuz restoran yemeklerinde MSG kullanıyorlar. Bunlar müşterilerin dilleri üzerindeki uyarıları açarak daha çok yemek yemelerine neden oluyor. Günümüz sanatı tam anlamıyla MSG'dir. İlginçlik MSG kullanımı Türkiye ve Avrupa’da yasak. Ama bu insanların bağışık olduğu anlamına gelmiyor)

Bu MSG’li mahsulât bana bir hikâye vermiyor. Her şey bende yaratmak istedikleri duygu için oluşturdukları bir kurgu üzerinden oluyor. O şey benim aklımı kurcalamıyor. O şeyin benim aklımı yönlendiriyor. O şey bana sordurmuyor. O şey ben de olan direnmediğim hemen kabul ettiğim her bir “kabul” gibi beni / bizi çürütüyor. Mesela bir insanın hikâyesini değil; benim aklımla oynamak isteyen bir şamatayı izliyorum. Nefret ediyorum.

Buna karşı bana “dramatize” edilerek ayakta tutulmuş ilgiyi vermeyen şeylere yöneliyorum: Bir çizgi filme, uzun bir müzikte kısa bir motife, bir resme (mesela Van Gogh’un patates yiyenlerine), şiirde günlük bir işin tasvirine, fotoğraftaki yüzün küçük bir ayrıntısına, filmde kadın ya da erkeğin bir nefes alışına… Ya da sizin aptalca gördüğünüz bir kitabı okumakta olabiliyor. Yanıtınız durumunuzu ele veriyor. Genelde gizli bir teslimiyeti taşıyoruz ve aptalca “çılgınlarımızla / çılgınlıklarımızla” direndiğimizi sanabiliyoruz. Sinema (isterseniz sanat şeysi deyin) aslında çılgınlık denen şeyi çılgın olmayanların yaptığında başlaması gerekiyor. Bizse çoğunlukla zaten “çılgın” olan kadın ve erkeklerin çılgınlıklarını izlemekle geçiriyoruz hayatımızı.

Seçtiğim işlere her sabah bakabilirim, her sabah yeni bir anlamları olabilir. Beni sıkmazlar veya doruklara da çıkarmazlar. Bana sadece beni anımsatır; alıştıklarımı ve alışmamam gerekenler üzerine kafa yormama sebep olurlar. Gerçekte doruklara sadece böyle çıkabileceğimizi de görürüz. Yaşam bir direniştir ve sanat size cephane vermelidir. Teslimiyet değil. Dünyanın en güzel cephanesi yanıt değil, sorulardır. (siz isterseniz o yanıta "haz / şehvet / kin / arzu / korku / gerilim" deyin çok entelektüelce oluyor. Ben okuyunca bayılıyorum bunlara daha bir açılıyorum. Ufkumda yeni bir şeyler doğuyor)

Kadınlar ve Çocuklar
Savaş yukarıda saydığım kodlamaları kolay yaratıyor. Hemen hissediyoruz: Korku, gerilim, kin, haz, arzu, acı, keder, hüzün…

Peki, kalanlar açısından durum nasıl acaba? Nasıl görünüyor gidenler?

Norstein çok anlamlı bir söz söylüyor. Savaşı anımsamıyorum ama (dönemin) duygularını anımsıyorum. (Duygularını anımsamak savaşı anımsamaktan daha önemli ve yeterli geliyor.)

Tuhaf bir girişle anlatmak istediğim filmde (tekniklerin çeşitliliği açısından çizgi film / animasyon ya da canlandırma diyemiyorum) hissedilmiş olan bir duygu var. Hem de bekleyen bir kadın değil, bir çocuk tarafından. O başkalarının duygularını ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. İnsanların dans ettiği lambanın altından, daha sonra kar yağmış parktan tek başına yavaşça geçen kadın gibi. Norstein söyleşisin de onun hikâyesini de anlatıyor. Sonra parktaki çocukla o kadının kaybettiği geleceği yaşayan başka bir aileyi göstermek istiyor, belki. Bilmiyorum. Benim için baskın ve kodlanmış bir kurgu yok ve ben istediğimi düşünebiliyorum.

Bir ninniden yola çıkarak oluşturduğu bu film de her bir ayrıntının insanların hikâyelerinden çıktığını görüyoruz. Bu hikâyeler önceden oluşturulmuş bir kurguyu doldurmak için yapılmış gibi gelmiyor. Anımsanan o duygulardan bir kurgunun oluşturulduğunu hissedebiliyoruz.
Nereden anımsıyoruz?

İnekle ip atlayan kızın bebeği almaya gelirken gösterdiği kızgın ve gıcık halinde, uzaktan gelen adamın sahneye girişinde bilmediğimiz bir şeye attığı taşta, o kız çocuğunun ve küçük gri kurdun bebeği uyuturken çektikleri tabure de ve evet o tango müziğinde; insanların dans edişinde; masalarda, ağaçlardan düşen yaprakların sarı tonu ve bir çocuğun en iyi oyun alanı olabilecek olan dikiş makinesinin altında oturan küçük gri kurdumuzda; kök salmış patetesleri temizlerken çaldığı ıslıkta ve patatesleri hemen yemek isteyişinde görüyoruz. Beklenen mektuplar da bekleyenlerin aldığı bir yanıtı. Kadınların mektupları nasıl yakaladığını görüyoruz. Giden trenlerin ışıklarının bıraktığı gölgeleri izliyoruz. Arabaların sesleri ve ışıkları ise zamanı iki de bir 40’lar 70’ler arasında getirip götürüyor. Nerede, hangi zamanda olduğumuzu düşünüyoruz iki de bir: 70’lerin sonu mu 40’lar mı?

Filmi anlatan savaş öncesinden başlıyor. Herkes dans ediyor. Ama anlatıcı o duyguları nedense savaş sonrasının bozucu etkisine karşı bize çokta felakete düşürmeden anlatıyor. Herkes geri gelecek ve dans sürecektir. Sürmeyeceğini gördüğümüz de neden bunu “hissettirmedi” mevzusu yanıtlanıyor gibi. Çünkü anımsayan bir çocuk ve her şekilde negatif anı bile olumlayarak anımsıyor. O an müzik yeniden çalıyor. O yüzden akardiyon çalan adam çok hüzünlü gelmiyor. Sadece durgun. Norstein demek istediği savaşı bilmemek buydu. O dans eden adamlar için: Onlar bir yere gitti ve geldiler diyor. Muhtemelen nereye, ne için gittiklerini bilmiyor. Ama kadınlar bunu birbirlerine anlatıyor. Bilmediği bir şeyi fazlası ile hissediyor. Böylece savaşın ne olduğunu bilmeden çevresinde hissetliklerini anımsıyor. Geri dönenlerin yüzü durgun olması bundan geliyor bana.

Onlarca küçük sahne de uzun zamandır kodlanan o duygulardan birine sokmuyor sizi. Her dokunduğu yerde sebep verdiği duygu daha fazla anımsatmaya itiyor. Bu itişle siz bir dağ görüyorsunuz. Ona geçmişimiz diyoruz. O dağ korkunç gelmiyor nedense çünkü küçük gri kurt bize o ninniyi söylüyor. Artık o ninniden korkmamıza gerek yok. Kurt bizi kaçırmış işte. Ninnide söylenen her şey nasıl olmuşsa bizde bir dağın karşısında oluyoruz.

Küçük Ekler
Girişte kadının söylediği ninni ve bu çizgi filmi oluşumunda Nazım Hikmet'in “Masalların Masalı” adlı şiirinin etkisi olduğunu öğrendiğim de daha bir sevindim. Bir de İlkin benim için Rusçadan ninniyi çevirdi.
“dandini dandini dastana
uzanma sakın kenara*
gri bir kurt yavrusu gelir
böğründen yapışır** yoksa
ormana götürür sonra
söğüt ağacının altına”

* "yatağın kenarına" anlamında
** "yakalar" anlamında

Filmin Künyesi:
Сказка сказок, Skazka skazok, Masalların Masalı, The Tale of Tales
Soyuzmultfilm Stüdyosu, SSCB, Moskova, 1979

Youtube'dan İzlemek İçin:
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 1/4
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 2/4
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 3/4
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 4/4


İndirmek İçin:
Filmin düşük çözünürlüklü bir kaydını Rapidshare'den yüklemek için burayı tıklayın.
(VLC video veya başka video programlarını denemenizi öneririm. Media player ile izlemeniz neredeyse imkansız. Bir de oldukça karanlıkta ve kulaklıkla izleyin daha fazla ayrıntıyı göreceksiniz. Bir iki kadeh içerseniz de iyi olur.)

Müzikler:
Recording: Alexandr Cfasman Orkestr,
Pavel Mihailov - Utomlennoe Solntse / Yorgun Güneş
Noginskij Zawod 1932 (?)
Filmden görüntüleriyle dinlemek isterseniz: Burayı tıklayın.
Söz: Jerzy Petersburski, müziğin özgün dili Lehçe(Polonya)'dir.
"To Ostatnia Niedziela / Son Cumartesi" 
Bach: E flat minor Prelude BWV 853 Ne yazık Mozart'ın parçasını bulamadım.

Yuri Norstein ile Yapılmış bir Söyleşi (İngilizce Altyazılı)
Bu bölümler 96 dakikalık "Magia Russica" adlı belgeselden alınmış toplamda 15 dakikalık iki bölümdür.
Yuri Norstein bu bölümlerden "Masalların Masalı"nın yapım süreci teknikleri hakkında birçok şeyi paylaşıyor.

NOTLAR:
(1) Bu alıntı yukarı da bağlantısını verdiğim söyleşinin birinci bölümünden alınmıştır.
I was born during the evacuation of 1941. (...)
Of course I don’t remember and can’t remember the war, 
but I remember the feeling.
The feeling in the corridor, in a room, the forest
The smell of forest, the smell of snow
And the tango “The Tired Sun (Weary Sun)”
that could be heard everywhere, almost as a national anthem.
--- Daha fazla bilgi için: The Tale of Tales / Yuri Norstein (Wikipedia)

1 Aralık 2009 Salı

Masalların Masalı • Nazım Hikmet

Su başında durmuşuz
çınarla ben
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana

Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim bir de kedinin
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
sonra o da gidecek.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
Su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze

Nazım Hikmet
(Tam olarak şiiri kontrol edemedim. aktarım yanlışları olabilir)