31 Ekim 2008 Cuma

Aşk / Cemal Süreya

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

Cemal Süreya • 1954 • Üvercinka (1958)

Elma / Cemal Süreya

Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun
Elma da elma ha Allahlık
Bir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızı
Kuşlar uçuyor üstünde
Gökyüzü var üstünde
Hatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştun
Bir duvarın üstünde
Bir yandan elma yiyorsun kırmızı
Bir yandan sevgilerini sebil ediyorsun sıcak
İstanbul'da bir duvar

Ben de çıplağım ama elma yemiyorum
Benim öyle elmalara karnım tok
Ben böyle elmaları çok gördüm ohooo
Kuşlar uçuyor üstümde bunlar senin elmanın kuşları
Gökyüzü var üstümde bu senin elmandaki gökyüzü
Hatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştum
Bir kilisenin üstünde
Bir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklara
Bir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarak
Duvarda bir kilise

İstanbul'da bir duvar duvarda bir kilise
Sen çırılçıplak elma yiyorsun
Denizin ortasına kadar elma yiyorsun
Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun
Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz
Bir yanda Sirkeci'nin tiren dolu kadınları
Adettir sadece ağızlarını öptürürler
Ayaküstü işlerini görmek yerine

Adımın bir harfini atıyorum

Cemal Süreya • 1956 • Üvercinka (1958)

29 Ekim 2008 Çarşamba

T: Kapalı İktisat / Selim İleri

"Selim İleri’nin öykü ve romanları bireyin iç dünyasından yola çıkıp içinde bulunduğu dönemi, yaşamın değişkenlerini içine alarak büyüyen izleklere sahip. 1970’lerin İstanbul’unda yaşayan bir mirasyedinin geçirdiği değişimin anlatıldığı Kapalı İktisat, dönemin siyasal olaylarına da değiniyor. İçinde yaşadığı toplumdan habersiz bir bireyin, bir kadın imgesi ile bir kitabın sayfalarının ardından, geçmişi ve kendiyle yüzleşmesinin öyküsü Kapalı İktisat. Selim İleri’de hep olduğu gibi, anlatılan durum ve dönemle hesaplaşma burada da bir ahlak boyutu içinde gerçekleşir. Öte yandan, Kapalı İktisat Selim İleri’nin yazdıklarını anlamayanlara yönelttiği bir eleştiridir de. Kapalı İktisat uzun öykü gibi değil, kısa roman gibi okunmalı."
• Selim İleri
• Kapalı İktisat
- Öykü
• Notos Kitap
• Büyük Kitaplar
• Eylül 2007 • 77 s. • 9 YTL • notoskitap.blogspot.com'dan alınmıştır.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Güzelleme / Cemal Süreya

Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur

İşe bak sen gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya

Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu

Cemal Süreya • 1954 • Üvercinka (1958)

Adam / Cemal Süreya

Adam şapkasına rastladı sokakta
Kimbilir kimin şapkası
Adam ne yapıp yapıp hatırladı
Bir kadın hatırladı sonuna kadar beyaz
Bir kadın açtı pencereyi sonuna kadar
Bir kadın kimbilir kimin karısı
Adam ne yapıp yapıp hatırladı.

Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı.

Cemal Süreya • 1953 • Üvercinka (1958)

Önceleyin / Cemal Süreya

Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi

Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce

Cemal Süreya • 1954 • Üvercinka (1958)

Gül / Cemal Süreya

Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tiren oluyor biraz
Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir Çingene

Cemal Süreya • 1954 • Üvercinka (1958)

• Okur Mektubu (Mesele Dergisi'ne)

Bir okurun düzenli takip ettiği bir dergiye mektup yazması ve postalaması (artık mail atıyoruz) bir müdahale isteğidir. Bu müdahalenin (yazının) nedeni yayınladığınız Sungur Savran (Ağuston 2008) ile yapılmış olan söyleşidir. Gecikmemden dolayı Eylül sayınız da buna katıldı diyebilirim.

Nisan 2005’teki bayrak infialinden sonra durulmadan hızlanarak akan Türkiye siyasetinde en son gelinen yer, bu sürece bakan ‘sol’dur. ‘Bakan’ derken sürece müdahale edemeyen daha doğrusu müdahale araçları ve imkânlarının parçalanmış olmasını kastediyorum. Görünen herkesin kendisini de içine yerleştirdiği bir siyasi kimlikle tartışmaya müdahil olmasıdır. Birileri kadar bizler de kendi düşüncelerimizi ifade etmeliyiz / edebilmeliyiz. Zihnimizin paslanmasına bir nevi orta sınıf hülyalarına bırakılmasına izin veremeyiz.
Türkiye’de solcuların, (kendimi de katıyorum ve solculuk derken suçlama, en hafifinden bir küçümseme olarak kullanmıyorum) şayet örgütlülerse, kendi yayınları dışında çok yayın takip ettikleri söylenemez. Bundan örgütsüz olanların birçok dergiyi takip ettiğini çıkarsamamak gerekiyor. Düzenli bir yayını takip eden Türkiye insanı da fevkalade azdır. Özellikle iş ciddi dergilere geldiğinde takip eden insan sayısı daha da bir düşer. Bir süreli yayını takip etmek şehir kültürüdür (Bunu da köylülüğü aşağılamak için yazmıyorum). Süreli yayınlar, düşüncenin canlılığını ve güncelle ilişkisini kitaplara göre daha başarılı kurar. Şehirde yaşayıp “ayrıksı” düşüncelere sahip olduğunu düşünen, ama bir tane bile süreli yayın takip etmeyen insanların olması bu gerçeği çok değiştirmez. (Aslında durumuzu biraz olsun bu bile açıklamıyor mu acaba?) Takip edilecek bir dergi yoksa bile böyle bir dergiyi çıkartmak uğraşı da böylece ortadan kalkar. Çoğunlukla süreli yayın takip eden insanlar herhangi bir ideoloji veya gruba bağlı olmasalar da kendilerince doğrultmaya çalıştıkları düşüncelerine yakın olan süreli yayınları alırlar. Bu belli açılardan da makuldür. Okuyucu gündeme dair beslenmesini böyle sağlar. Yalnız bu ‘beslenme’ bir tür ‘hazır gıda’ ile geçiştirilmektedir. Okuyucu, kendi düşünsel gıdasını işlenmemişten üretmeyi pek istemeyebilir; çünkü bu süreç yorucudur. Tabii burada hemen bir “liberal”in ağızdan “Ortodoks Marksist”, bir “Troçkist”in ağzından ‘Stalinist’ olanların yaptığı bir kusur olarak görülmemelidir. Türkiye de tefekkür işiyle meşgul olduğunu söyleyenlerin çoğu hazır ve şablon işlerle uğraşır. Yani kimsenin Ortodoks veya Stalinist olması gerekmez. Şayet bu hazır beslenmeden bahsedilecekse, artık bunlara son yirmi yılda “post” olanları da eklemek gerekir. Ne de olsa çağımız “arzu” çağı... Eagleton’ın belirttiği gibi günümüzde “fikir üretilen genellikle erotik beden oluyor, açlık çeken beden değil.” Wittgenstein’nın o ‘hazır’ ünlü alıntısı ile ‘devrim’in işini bitirebilirsiniz. Aynı zamanda çağımız büyük ‘söylem’lerin kıyım çağıdır. Öte yandan her lafımız / çıkarsamamız söylem veya teori olarak kodlanabilir. Sanki her sözümüz tamamıyla bilince çıkardığımız düşüncelerimizin bir çıktısıdır. Marksizm’in bilinçaltını boşladığından da dem vurabilirsiniz. Böyle bir kuşak içinde soldan ve siyasetten, ülke gündeminden bahsetmek tuhaf kaçabilir. Moderni bitirip / hesaplaşıp sonrasına geçtiğini düşünenler için bir şey diyemeyiz. Zaten konu da onlar değil.

Her halükarda zinde kalmaya çalışanlar ister bizden ister başkasından olsun dergileri takip eder; diğer yanda ise her dönem süreli yayın takip etmeye yeni yeni başlayanlar olur. İçlerinde sevgilisinin solcu kültür sanat dergisini aldığını görünce, “bunlar aşırı” deyip ‘dengelenmek’ maksadı ile yanına banka yayınevinin çıkardığı edebiyat dergisini koyanlar da var. Son yirmi beş yıldır ‘konsensüs’ oluşturmanın (uzlaşma) ve fikri çatışmanın bile kötü olduğu propagandası insanları bu hale getiriyor sanırım.
11. Tez, diye bir derginin adını duymamış büyük entelektüel (aydın demiyorum) adaylarımız vardır. Sungur Savran söyleşisinde ‘genç okuyucular bilemeyebilir’ diyor. Dememeli; okuyan ya da okuduğunu varsayan insan için bilmemek utanılacak, en azından sıkıntı duyulacak bir durumdur. Utanılacak bir durumdur diyorum; çünkü bilmeden bir ton yargıya sahip ‘akademisyen / entelektüel’ adayı insanla karşılaşabiliyoruz. Bu adaylarımızın çoğu ne Ortodoks Marksist ne de Stalinist kendilerince solculuk bile fazla ve eskimiş bir kavram, onlar daha çok ‘post’lar. Buğday başağı olgunlaştıkça başını eğer denir. Ne yazık, dar entelektüel çevre içerisinde ‘bir şey’ olduğunu düşündükçe ukala ve çekilmez büyük insanlarla karşılaşabiliyoruz. Mesela, Doğan Avcıoğlu’nu darbeci, indirgemeci ve seçkinci bulan insanlar, bu ülkede fiilen yasak olan Nazım Hikmet şiirlerini uzun yıllar sonra ilk kez kimin bastığını bilmiyor. Nazım Hikmet ile sınırlanmayacak bir yayın ve basın özgürlüğünün önü açtığını da dolayısı ile düşünmüyor. Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisinden ve öneminden haberi yok veya bu süreci “darbeci Kemalizm”in yükselişi ile damgalıyor. Acaba Türkiye gibi geç kapitalistleşen bir ülkede siyasi süreçlerin nasıl gelişmesini bekliyor? Ama İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşmasını şevkle anıyor. Tabii onu nasıl anladığı da başka bir meseledir. Aynı dönemin kitabı olan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni”ni ise ezber yaptıklarını söylediklerine karşı ezberledikleri ile hemen yargılayabiliyor. (Dönemin düzen üçlemesinden diğeri olan İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni”ni unutmayalım.) Bu kadar fikre sahip, gelecek vadeden entelektüel gencimiz için Türk edebiyatı denince aklına “Aylak Adam”, “Tutunamayanlar” ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden başka bir şey gelmiyor. Bu yapıtlarında yazarlarının kaygılarını dışarıda bırakarak işte bizde de modernleşmeye karşı bir şeyler var özenmesini hissediyoruz. Türkiye’de modernleşmeyi, bilincin gelişimi değil de, Batı’nın kavramlarına oturtulması şeklinde görüyoruz. Çok akil adamın biri çıkıyor ve bir meramını anlatıyor; Batıda çıkmış yeni bir kavramı -gerici ve düzleştirici- akademimizin niçin kullanmadığını eleştiriyor. Bunu da akademimizin yetersizliğine ve Batıyı iyi takip etmeyişine veriyor hemen. Hayata müdahale etmek saçma ve otoriterdir; ama olguları kavramlaştırıp kutularız. Öteki, mahdum, mağdur, mağrur, ezilen, muktedir... Bir özne olabilecek yoksul veya emekçi değil, Zaten bu düşüncenin tasavvuru yok, çünkü onlar büyük söylemlerin lafı. Biraz sıkışınca entelektüelin vicdanı vardır. Bir kavram olarak vicdanındaki kutulardan birinde yerinizi olduğundan bahseder: Öteki, mahdum, mağdur, mağrur, ezilen, muktedir...

Türk modernleşmesini eleştirmek için “ülkemize” dair daha cahilce ve sığ yaklaşımları okumak bıktırdı. Hele ki ortada suçlanacak bir Ortodoks Marksist toplamı varsa. Kimdir bu Ortodoks Marksistler? Ellerinde kızılcık sopası kendilerinden olmayanları mı dövmektedirler? Bunu bilemiyorum; ama en azından kimi Ortodoks Marksistlerin birilerinin cahilliğini yüzlerine vurduklarını okuyorum. Bu yüzden sevilmiyorlar. Ülkede yaşanan süreçlere dair şiir gibi yazı yazmayışları da üzüyor olabilir. Belki çok özgün düşünen, ‘yeraltı’ndan gelen entelektüelimizin “der ki” diye alıntı yaptığı yazarlar hakkında Ortodoks Marksist’imizin fazla uğraşmayışı veya takmayışı da sıkıyor olabilir. Türkiye’de yazılmış en kaba solcu yazıda bile bir Marks ya da Lenin alıntısında “der ki” diye bir başlangıç görmedim, ama ‘post’ yazarlarımız da bu ‘der ki’ vurgusu o kadar kullanıyor ki, özellikle konuşurken bazen de yazılarında: bir an “kadim doğrulardan bahseden kutsal kitap” açılmış gibi hissediliyor insan.

Entelektüel adaylarımıza için bu ülke onların değildir. Onlar dünya vatandaşıdır. (Aman dünya milliyetçisi olmayın, çünkü milliyetçi ve yurtsever olmak kötü bir şeydir) Biraz solda olanları ise işçi sınıfının vatanı yokturu tekrarlar. Evet, ama işçi sınıfının sermayedarlar gibi sıkıştıklarında kaçacakları başka bir ülkeleri de yoktur. Bu ülkenin her zenginin bir yurtdışı planı ve hazırlığı vardır. (Örneğin, Uzanlar). Bu yüzden yenildiği meydanı terk etmeyen ve terk edemeyecek olan tek sınıf işçi sınıfıdır. Paris Komünü bunun en tipik örneğidir. Kaçanlar burjuvalardır, ‘yurt’larını savunanlar Paris işçi sınıfı ve yoksullarıdırlar. Milliyetçiliğin ayağını kıralım derken, ülkemize dair bağlarımızı koparıyoruz. Sonra Hrant Dink davasında bile ırkçı zihniyetin hiç olmayacak farklı kökenden insanları esir aldığını görüyoruz. Entelektüelimiz ise İnsanların ırkçı zihniyetin kurbanı oluşlarıyla akademik olarak ilgilenir; ama nasıl bir müdahale gerektiği konusunda çok kafa yormuyor. Kolayca bu konuda dair siyaset yapanları suçluyor. Çünkü anadan doğma milliyetçidir yurdum insanı ve başka türlü bir bağlanma ve tarif yapılmadığında en kolay yol reddetmeye varıyor. Bu açıdan geçen yıl Türkiye’ye gelen T. Eagleaton ile yapılan ve Mesele’de yayımlanan söyleşi çok ilginçti: Söyleşide Stalinistleri sıkıştırmak için soru soranlar, Eaglaton’a yurtseverliğin ne kadar kötü olduğunu söyletmeye çalıştırmışlardı. Ama Eagleaton çok da kül yutmamış sanırım; geçiştirmişti biraz. (Dergiyi okuduktan sonra okumaları ve takip etmeleri için başkalarına verdiğimden şimdi alıntı yapamıyorum.) Diğer yandan Benedict Anderson’la yapılan söyleşi ise duruma daha sağlıklı / soğukkanlı bir bakışı taşıyordu.

Bir Türk milliyetçisi üç renkli (kırmızı, yeşil, sarı) bayrak/örtü/bez gördüğünde nasıl hemen bölücülük masalına dönüyorsa, memleketim entelektüeli de “ay-yıldız” gördü mü tüyleri diken diken oluyor. Politik dilin en ilkel temsili olan simge ve renklere en bayağı kafalar kadar takılabiliyor. İnsanlarla ve ülkesiyle içten bağ kuramadığı sürece alanı ırkçılığın ve dinciliğin kaplayacağını görmüyor. İnsanlardan uzak yakın dönemin oluşturduğu kimlik ve düşünceleri reddedip en kısa sürede sınıflar ve uluslarüstü bir düşünceye kavuşmasını bekliyor.

Soldaki her hatanın bir kötü çocuk bulunup ona yüklenme dönemi de artık geçmelidir. “Biz yapmadık. O! O yaptı!” demek. Belli bir siyasi iddiası olan insanların yazı ve ya söyleşilerindeki bu tavır can sıkıcıdır. En nihayetinde acı bir gerçeğin işaret edilmesi benzer süreçlerin tekrarlanmasını engellenmesine dair olmuyor, sadece suçlu bulunması ile süreçlerin çözüldüğü düşünülüyor. Bu açıdan “Biz değil, Stalinistler” diyen Sungur Savran’a bir anarşist de çıkıp “Kronştad 1921 size ne hatırlatıyor” diye sorduğunda S. Savran ona da mı Stalizmin suçu diyecek acaba?

“Türkiyeli”lik vurgusuna gelince yanlış anımsamıyorsam Baskın Oran’dan önce 70’li yıllarda yurtdışına çıkan işçi ve öğrenciler pankart, afiş, bildiri ve yayınlarında bu imzayı kullanıyorlardı: Türkiyeli İşçiler, Türkiyeli Öğrenciler... Amerika’nın yeniden keşfine gerek yok.

Türkiye solu tarihi hatalarla doludur. Ağır bedeller ödenmiştir. Enteresan olansa solun oluşturduğu çoğu ‘efsaneleştirme’yi başarısızlık ve onun ardından gelen ‘trajediler’ üzerine kurmasıdır. Yine belirteyim bunu küçümsemiyorum veya aşağılamıyorum. Örneğin her başarısızlıkta solun tutucu ve Stalinist özelliklerine vurgu yapan Sungur Savran aynı solun yaptığı başka işleri küçük gruplara (sanırım Troçkistlere) yoruyor. Örneğin Türkiye’de “Kürt Meselesi”ni parti kongresinde karar altına alan ilk parti TİP’ti. 1970 yılında düzenlenen kongrede bu gerçekleşmiş ve 12 Mart’ta kapatılma gerekçesi de bu olmuştur. Burada haklı olarak TİP’in kapatılma gerekçesine dair Kürtlerin siyasete katılımını güçlü bir şekilde savunmadığı öne sürülebilir. Bu da zaten 12 Mart sonrası TİP’in Kürtlerle yolunun ayrılmasına sebep olmuştur. 12 Mart öncesi Kürtler Dev-Genç’in ideolojik dilinden kaynaklı TİP’e daha yakın duruyorlardı.

Sungur Savran bildiğim birkaç “Ortodoks Marksist”ten birisi. Kendisi kimilerince hiç sevilmiyor(!). Yine de ortada yeni dimağlar için biraz da Kürt hareketinin etkisiyle moda olan Fikret Başkaya’nın ‘ünlü çözümlemesi’ Paradigmanın İflası kitabına karşı en açımlayıcı kitabı yazdı ama bir daha yayınlamadı. (Sonunda Yordam’ın yayınlanacaklar listesinde görünüyor. Birilerine fotokopisini vermekten bıkmıştık.) Hala popülaritesini koruyan Fikret Başkaya’nın ‘Paradigmanın İflası’ dair karşı bir yanıttır. Liberalizmin kaynağında da kısmen bu tür çalışmaları görüyor. Tarihten ve sınıflardan bağımsız ceberut devlet anlayışını: Seçilmişle-atanmış, siville-üniformalı gerilimini…

Geç burjuva devrimini Türkiye’de kristalize eden Kemalizm sanki Türkiye’ye özgü görülüyor. Burjuva devrimleri tepeden aşağıdan olması ile suçlanamaz. Yaşanması gereken süreçleri benim mantığıma uymuyor diye yorumlayamazsınız. Gecikmiş bir ülkeden nasıl bir süreç bekleniyor? Savran’ın uzun süreden beri basmadığı Türkiye’de Sınıflar Mücadelesi bu açıdan özgünlüğünü koruyor.

Bir diğer konu “Üçüncü Cephe”... Savaş ve politik mücadele iki cephelidir. Üçüncü cephe şayet bu cephelerden birinin yerini almak iradesini beyan etmiyorsa tarafsız kalmak istiyordur; acizliğini/güçsüzlüğünü kabul ediyordur ya da iş işten geçtikten sonra gelenlere, biz ne ondan ne ondandık demek için duruyordur. Üçünü cephenin niyetinden kimsenin kuşkusu yok ama bu gidişle Türkiye politikasında bir yeri de yok. Bu konuda en çok eleştirilen iki siyasi çevre dışında kimsenin görünürde sürece müdahale etmeye çalıştığı da fark edilmiyor. Üçüncü cephe ya süreci sınıflar mücadelesine çekmeye çalışır ya da sürece trene bakar gibi bakar.

Şükrü Argın’ın söyleşisinde Türkiye yoktu. Çokça dillendirilen ÖDP deneyiminin (ister Ortodoksların isterse onu eleştirilerek kurmaya çalışılan sol liberal örgütsel yaşantılarında) gösterdiği Türkiye’de kolektif hayatın çöktüğüdür. Kolektif hayata en çok getirilen eleştiri bireyi yok ettiği idi. Ama bu yaşantı birey merkezli kurulmaya çalışıldığında elde olanlarda yok edildi. İçselleşmemiş, ütopyaları olmamış ya da katledilmiş, ‘muhalif’ olmak başlığında toplanmak dışında başka bir özelliği olmayan ve olduğu yerin tarihine altyapısına dair zayıflığından elde olanla bir duvara çarpıp çökünce; ardında para kazanmak hırsı, kadın ve erkek bedenlerini açgözlülükle kullanmak isteği, mistizme kayışı ve boş vermişlik dışında çok az bir oranda şurada burada ayakta kalmaya çalışan insanları görüyoruz. Sorun örgüt bittiğinde siyasetinde (artık ne kadar yapılıyorsa) bitmesidir. Ya da siyasal kişiliğin yetersizliği ve pragmatist bir şekilde kullanımıdır. Yaratıcı siyasal süreğenliğin halen Türkiye’de bir sorunsal olarak ortada olmasıdır. Kolektif yaşantıya dair olur olmaz herkesin övdüğü ‘68 dönemi artık fazla geliyordu. Bu açıdan Mayıs sayısı fazlası ile durumu izah edici yazı ve söyleşiyi barındırıyordu.

Kendileri de çoğunlukla bir “emekçi” olan solcuların çoğu, “emekçileri” kurtarılacak bir nesne gibi görüyor. Bütün sol yaşantısı bir tür orta sınıf hegemonyasının altında ve kimse kendine emekçiliği yakıştıramıyor. “Ben bir emekçiyim” demek ağır bir külfetmiş veya köyden yeni geldim düşüncesini uyandırıyor sanırım. Hepimiz entelektüeliz zaten. Üniversite de okuyorsanız malum “küçük burjuva” suçlamasına maruz kalıyorsunuz. Ama bugün üniversitede okuyan öğrencilerin çoğu birer emekçi adayı ya da zaten bir emekçi değil mi?
Kolay gelsin.

İsmail B. Kaplan

Eylül 2008'te Mesele Dergisi'ne gönderilmiştir. Birkaç küçük değişiklikle buraya koyuyorum.

19 Ekim 2008 Pazar

1948 Yazına Güzelleme / Ergin Günçe

Varolmak için mi yaşıyorduk yoksa başka bir amacımız mı vardı?
Sordum bunu kim bilir daha kaç yaz deliliğime
Babam atıldı öğretmenlikten
Annem de çok uzun hastalandı
Gül berberi Salih Divanyolu'nda ustamdı
Yeşil Hoca tek başına bir tarikattı ve oraya gelirdi fal baktırmaya
Ramazan yaza rastladı
Pideli Sebilli ve Salihalı tenha bir İstanbul'da
Evimizi bozuk paralarla döndürdüm
Çünkü Babam kamyonla şarap satmayı başaramadı.

Ablam Dedemleri Edirne'den getirdi
Taftadan sarı bir elbisesi ve kurdelası vardı
İlk kez tutuklandım Kapalıçarşı'da
Kaçak don lastiği satarken ve bileğim sicimle bağlandı
Dokuzundaydım artık ve polise amca dememeye başladım
Alemdar karakolunda sabahladık
Piçler, hırsızlar ve biz ev geçindirenler
Ben dayak yemedim ama çişim sık geldi
Çok uykum geldiği için üzülemedim
Dördüncü sınıfı Cankurtaran'da okudum
Attila elleri üstünde yürürdü ve bir gün öldü
Menenjit olduğunu Başöğretmen bize anlattı
Kardeşim törende güldü ve utandım hâlimizden
Şişman Adalet Hanımın sınıfındaydım
Gülçin'i ve Tülay'ı anımsarım

Gün Gazetesi ve Marko Paşa, Tramvayda sattım
Bir akşamüstü az daha kolumu kesiyordu
Sabahlan 50 simitten 50 kuruş kazanıyordum
Cam para karşılığı köfte yapıyorduk
Bir konak yandı
Bunların hiçbirine üzülmem bile
Ablamlar Edirne'den döndüler
Babam yeniden öğretmenliğe alındı
Amasya'ya gittik iki denk, dört tahta bavul
Haydarpaşa'dan üç gün
1948 yazını hep anarım

Herhalde başka bir amacımız vardı
Yoksa ben niçin o kadar yoksul olayım
Ve niçin ağlayayım durup dururken

1948 yazını hep güzelledim
Civitledim ve naftalinledim
Derin sandıklardan çıkarır arada okşarım

Ergin Günçe • 1979
Kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161

18 Ekim 2008 Cumartesi

Tabela Nr. 002


Ekim 2008
Nr. 002
Tabela

Hızla Eskiyor Yüzüm / Ergin Günçe

Belki de Tanrı dünyaya her zaman inmek ister
Dünya da kendisini her zaman aramıştır
Durup dururken yoksa ne diye erkenden kalkıyorum ben
Boşuna mı bütün bu tülipenler
Bir yazın son günlerini resimleyen bahçede
Bunlar ve sevdası varlığa dolaşmış yalnızlıklar
İster, elbette bir tanrı ister
Baş üstüne asılmış bir takvim gibi hesaplı
Gösterişli kılan gümüş bir gerdanlık gibi yoğun
Esmer bir boyunla bir göğüs kavşağında

Tanrıyla buluşmak derin musiki ve güzel sözcükler ister
Sahaf dükkânlarında kalın ciltli kitaplar görüyorum
Örneğin içi kedilerle ve kuşlarla dolu ansiklopediler
Ceylan derisine kalın harflerle yazılmışızdır
Durup dururken yoksa böyle bir şey
Benim durgun gönlümü ne diye çalkalasın
Ne diye aklımdan geçsin denizler ve denizciler
Kuşlara yem serpsin bir çocuğun gözleri
İşte bütün bu haberler, havadisler de gösteriyor
Tanrı aramıza her zaman gelmek ister

Sanki sakallı bir adamın ilkokul önlerinde hiç ses etmeden
Macun satmasında büyük hikmetler aramalıyım
Hayatı ancak şaşırırım ben bu toylukla
İşte büyüklerim de öldüler, hızla eskiyor yüzüm
Zaman bana durmadan şarkılar öğretiyor
Bense bir düğün gibi uzamaktayım
Çengiler, çalparalar, defter ve kokular
Evet şekerim bir gün daha sona eriyor
Güneşin batışını sayı sayarak kutluyoruz
ve hafifçe kaydırarak şapkamızı başımızda

Ergin Günçe

Kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161

Bir Mesnevi Başlangıcı / Ergin Günçe

Dünyaya her zaman inmek İster işte bir Tanrı
Ülkeler coğrafyası her zaman aramıştır kendisini
Durup dururken yoksa ne diye erken kalkayım ben
Boşuna mı bütün bu cansefalan, bu tülipenler
Bir yazın son günlerini serinleyen bahçede

Bütün bunlar ve yün yumağıyla
Bir varlığı Örmekte olan yalnız Âşıklar

Bir Tanrı ister, elbette bir Tanrı ister
Bahçenin tam da ortasına yeri esmiş olan bir Havuza
Saatin yanına asılmış bir takvim gibi hesaplı ve çıngıraklı
Gösterişli kılan bir gümüş gerdanlık gibi yoğun
Esmer bir Boyunla bir Göğüs kavşağında

Bütün bunlar ve ninemin çıkrığında
İğrilip bükülmekte olan ham Tiftiğin müjdelediği Âşıklar

Tanrıyla tanışmak ve öpüşmek nice musikilerden sonra
Sahaf dükkânlarında Ceylan gibi duran kitaplar
Örneğin içi kedilerle ve timsahlar dolusu bir ansiklopedi
Kalın harflerle yazılmış bir öksürük, bir Dua
Kuşlara yem serpen bir akşamüstü yorgunluğu

Bütün bunlar ve hiçbir zaman örülmemiş bir Kazak
Kendi Surelerim oldu ve öldük biz o âşıklar

Ergin Günçe • 1979

Kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161

17 Ekim 2008 Cuma

Yontma Bir Taş Devrini / Ergin Günçe

Sevmiyorum be usta ben bu akşam vaktini
Halk gibi suskundum daha birkaç gün önce
Sevmiyorum ben yontma taş devrini
Bunu herkese anlattım üzülmüş gözlerimle

Sevmiyorum usta ben bu yontma taş devrini
Benim de bir kusurum varsa bu işte!
Halk gibi suskun kalıyorum birdenbire
Benim de kusurum bu işte

Yargıca gittim bir dilekçe uzattım
Yontma taş devrini geçelim istiyorum
Herkesi durdurup yüzünü süslüyorum
Özüm gibi bir kederden uzamış gözlerimle

Parkları dıştan dolaşıyoruz köpeğimle birlikte
Yontma taş devrinin acemi heykelleri

Ergin Günçe

Kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161 • Sayfa: 22

Söyle Beni / Ergin Günçe

Söyle beni yeni kurumuş bir yağmur olan kalbim
Söyle beni dağılmış bir panayır olan kalbim
Söyle beni kaybolmuş bir uygarlık olan kalbim
Söyle beni oyuncu bir zaman olan kalbim

Söyle beni bir sabahın başlayışına
Söyle beni bozkırı bir hırsız gibi dolaşan
Söyle beni birdenbire hızlanan bir korkuya
Söyle beni bıkkınlık veren ömre
Söyle beni topacın uyuyuşuna

Söyle beni geç kalmış bir başkalık olan kalbim
Söyle beni hasır şapkalı bir tanrı olan kalbim
Söyle beni soyulmuş bir müze olan kalbim
Söyle beni çürümüş bir portakal olan

Söyle beni yüzyılın bitmekte oluşuna
Söyle beni erken uyandıran güneşe
Söyle beni çılgın bir dümbelek çalmıyor
Söyle beni bir Cumhuriyet olan kalbim
Söyle beni devrimci bir halk olan
Usluluğuna

Ergin Günçe

Kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161

16 Ekim 2008 Perşembe

Gömme Töreni / Ergin Günçe

Doğa Tören kaldırmaz
Ölüm de böylece yürüyüp gitsin
Borazan çaldığı görülmemiştir
Adımını ıslığına uyduramaz, dağınıktır
Çalkalanır kendi gürültüsüyle
Bir ikindi üstüdür uzun gölgeleriyle
Bırakın öttürsün horozlarını

Bırakın öttürsün horozlarını
Gömme işlemleri uzun sürüyor


* * *
Herşey gelip geçicidir
Bilirsin, Zaman bile
Herşey bir Yağmura benzer
Başlar, Gelişir ve Sona erer

Öyleyse neden uyumayalım
Elimizde tespih ve bir Hasır üstünde


* * *
Hüznümüz imkânımız seninle iç içedir
bir tanrı bulsak yolda; alır eve getiririz
ve okşarız ve kilime oturturuz

kimse bir halk kadar dayanıklı olamaz
susuzluğa, yalana ve mavi ispirtoya
buğday yüklenmiştir, güzel bir de yüzü var

Kahraman değildir, alkıştan incedir
Halk kadar dayanıklı bir şeytandır acıya
Sessiz bir süzülüştü, Aşktı ve gençtik daha

İşte Eylül de bitti bütün Eylüller gibi
Yaz uzak bir arkadaş gibi unutulur yakında
Mektupların arası zamanla uzar

Ergin Günçe

Bu şiirler kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161


Yıldızlarla ayrılan dizeler muhtemelen başka bir şiir çalışmasından kalanlar...

kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında vurulmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş... kitapları arasında bulunmuş...

13 Ekim 2008 Pazartesi

Eski Vezinle "Keder" / Ergin Günçe

Hünnap kuşumuzdur Keder
Neremde uyur bilemem
Bir Bando gibi vurur
Bir Topal gibi seker

Usta Hüzündür Suratım
Kaşım, Bıyığım ve Ağzım
Her türü yenilgimi (Aşk gibi şeyler)
Tekbir Duygu belirler

Yağmur başlar mı başlamaz mı
Deli bir Serinliktir eser
Döne döne düşer Kar
Göğsümü alır gömer

Paslanmış bir Sürgüyü andırır
Bir Pazar günü uzunluğumda
Kimsesiz bir Sokağı seyreden
Kısık gözlerime benzer

Hünnap kuşumuzdur Keder
Neremde uyanır bilirim
Bir Bando gibi durur
Bir Sincap gibi seker

Ergin Günçe

Yazı Dergisi • 1980 • Sayı: 8

Yargı Yöntemi Dersleri / Ergin Günçe

Arkadaşlar! Yargı çoka ayrılır, ilk ders...
Tanrının katında, çatı katında
İnsan da yargılanır, köpek de, kuş da
Balık bile yargılanır şeytana uydukça.

Din bilginleri de söyler bunu, ikinci ders:
Tanrı bir müziktir eninde sonunda
(burada sesimizi alçaltmalıyız)
Ey melek, ey düttürü Leyla, ey köçek!

Burada sesimizi yükseltmeliyiz
Oğlumuzu çağırmalıyız yardıma
"Şeytan, ateşe boyar suratını,"
"Yargılar, ama her şeyi yargılar!"

Arkadaşlar! Azılı eytişimcidir çocuk
Her şeyi bilir, karar verir ve açıklar
On yaşında haylaz ve çapraşıktır
Yozlaşır, tarih dersleri ve yaz geldikçe.

Nerde kalmıştık? Açık havada kurarlar bir terazi
Üçüncü ders, stadyumlar, alanlar
Sağduyu, solduyu, sorgu, savunma, karar
Hızlı işleyen mekanizmalar...

Açık ve aydınlıktır dersimiz
Herkesi bir yargıç olarak düşüneceğiz
Herkesi bir sanık olarak süsleyeceğiz
Herkes bir savcıdır zaten doğuştan.

Dördüncü ders: kahramanlar
Birisi kamu adına ilk vuruşu yapar
Sanık, işlesin işlemesin, dişlesin dişlemesin
Öteki, gözlüklü, kirada oturan bir bay
Dinler, dinler, yazdırır, birden kalemini kırar

Noktalarda, virgüllerde durarak ve yaparak satırbaşı
Ünlemlerde haykıran, sorularda kaykılan
Bay avukat, anlamlı bir savunma yap!
Duruşma bir başka çarşamba’ya ertelensin!

Suskun bir orkestra olan jüri
Halk adına yardımlarını sunmaktadır
Dışarıda fotoğrafçı bir kalabalık
Bir vapur düdüğü dolaşır insani
Aklına karpuzlar, helvalar takılır.

Ders burada biter, yaz sınavları yaklaşır
Arkadaşlar! Gerekçeli yaşamalıyız
Çünkü satranç değil oynadığımız
Çünkü şiir böyle gelişmektedir

Tanrı bir müziktir, terslik burada
İşbölümüne inanır, güvenir yargı yöntemi hocalarına
Sınavlarda hepinize başarılar
Soruları okumadan cevaplamayın
Can ile oynuyoruz şunun şurasında!

Ergin GÜNÇE

Yansıma Dergisi “Günümüzün Türk Şiiri Özel Sayısı” • Yıl: 2 • Cilt: 3 • Haziran 1973 • Sayı: 18

11 Ekim 2008 Cumartesi

• Kaydetmeye dair,

Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
C. Süreya, San
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerinin arası
C. Süreya, Kars
Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası
C. Süreya, Göçebe

kaydetmek isteyişim geçtiğim yeri görmek içindir. sıra ile gidiyorum. örneğin daha e. ayhan'a geçmedim. gülüyorum... aklıma bir şey geldi. blog içerisinde kimi şairlerin çokça olması sadece onlara özel bir ilgidendir. yani ki, günçe'nin ve arkadaş'ın bütün şiirlerini koymaya çalışacağım. hem az şiirleri var, hem de benim için önemliler.

herkesten aynı tepkiyi almak için bunları oluşturmuyorum. herkeste benden aynı tepkiyi beklemesin. sonra bir de her yerde elimin altında kitaplarım olamayacak. ciddi olarak bunu da düşünüyorum. aradığımı aradığımda bulmak isterim.

e. cansever'e geçemedim çünkü birinci cilt (adam'dan) kayıp, bulamadım. daha doğrusu gitti gelmedi. sağolsun 'şiirsever' arkadaş kitabı yemiş. çok kültürlü olunca sorumsuz olabiliyor insanlar. fazla kültür ağır geliyor o yüzden sorumluluğu komşuya bırakıyorlar ya da sokağa.

şiirleri copy-paste yapmıyorum. bir kısmını yazıyorum ya da kitap ile karşılaştırıyorum. şiirin yayınladığı kitap ya da dergi elimde yoksa koymuyorum.

bir süre sonra yaptıklarımdan sıkılıp silebilirim. tabi telif mevzu da sorun olabilir. (bu arada blogu özel üyelik üzerinden kısıtlama düşüncem var. Sanırım 100 kişi okuyabiliyor. Bu da bana yeter. telifi de çözer)

bir kaç etiket daha ekleyeceğim. öykü, mizah, karikatür, anı, anekdot, tarih, mektup, biyografi vs.

sizin gördüğünüzü ben, benim gördüğümü siz görmeyebilirsiniz. bu yüzden blog'ta aynı şeyleri beklemeyin. karşılığı gelmeyebilir ya da dizilişte bir mana aramayın. C. Süreya'nın 'Üvercinka'sı yayınlanalı elli yılcık oldu o yüzden bu ayı C. Süreya'ya ayırdım. Beğendiklerimi atacağım. Ay sonuna biter heralde.

istediklerinize dair her zaman kolaya kaçmayın birazda zoru seçin: bana mail atın. ama bu sinirlenir, ağzını bozar filan diyorsanız elinizdekini kaybetmekten korkarsanız, birbirimize şuncacık saygımızı tarumar olur diyorsanız evinizde oturup bekleyin. arkadaşın bıraktığı sorumluluk size eşlik edecektir.

- kaydetmek
- yol görmektir
- kaydetmek
- bir geriye bakıp tabiy daha da çok yol alabilmektir

Göçebe / Cemal Süreya

Sen sık sık gülen gülerken de
Sevecen bir Akdeniz çizgisini
Sol yanına ağzının
İliştiren çocuk özenle
Yabana mı atıyorum yani seni
Yabana mı atıyorum saat altı buçukları
Çocuk ve Allah'ın en eski baskısını
Değil, değil bunların biri
Gözlerimin gemileri kuş istiyor
Açılıp kapandıkça sevdam
Kapanıp açılıyor bir mavi
Şahmaran süt istiyor kefeninden
Üç aylık ölmüş çocukların
Kerem ile Arzu geliyor Aslı ile Kanber
Ay kana kana batıyor

Ay kana kana batıyor
Eşkiyalar gecenin yangınını izliyor uzakta
Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim
Jandarma daima nesirde kalacaktır
Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine
Ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça
Patronun karısını zimmetine geçirip
Amasya'dan Kars'a kaçmakta olan sayman yardımcısıyla
Alevilikten konuşuyoruz uzun süre
Yanımdaki hep bir gazetede Marilym Monroe'nun resimlerine bakıyor

Marilyn Monroe öldü diyorum ona
Ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi
Şimdiyse Cennette Nietzsche'nin metresi olması gerekir
Bunları diyorum daha ne varsa diyorum
İşte hiçbir sebep olmadığını sevişmemeye
İşte çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu
Bunun bir gün birine rastlamak gibi bir şey olduğunu
Belki de bir günler bunun için Aydın'da bulunduğumu
Zaten nedense hep bir şehirden bir şehre yolcu olduğumu
İşte eflatun kakalı çocuklar olduğunu Kütahya'da
Ankara'da dokunak Yozgat'ta becerik olduğunu
Van'da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları
İstanbul'da minarelerin lirik olduğunu köprülerinse dialektik
Acemi bir bulut bozuyor bütün görüntüyü eski bir şarkı gibi

Bu şarkıyı ne zaman duysam aklıma
Sinirli bir elin uysal bir bardağa
Çok yukardan döktüğü bir içki gelir
Sonsuz ve olağanüstü bir bira
Köpüklene köpüklene biçimlendirir
Soyunarak ağlayan bir kadını
Acı bilincinde sonrasızlığın
Ama bırakalım bırakalım bunları
Yoldan piyade erleri geçiyor tahta bavullarıyla ve büyük yakalarıyla

Ve faytoncular görüyorum
Yere basışlarındaki ağırlığı azaltmak için
Tanrısal bıyıklarıyla durumlarını paraşütlendiren

Kars'tayım bu ne biçim Kars bir kenarda
Pekala yalçınlık iddiasında bulunabilecek bir tepenin üstünde
Kars kalesi yükseliyor
Gökyüzünü Ankara kalesine göre daha soyut ve daha elverişli bir şekilde

Hırpalayan bu kale de olmasa
N'olacak bakalım hırpalayan bu kale de olmasa
Kuşkusuz artacak yalnızlığım sevgili çocuk

Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası

Bir de yine sevgili çocuk
Biliyorsun kişi tutkularıyla
Yalnızlığını adlandırıyor o kadar

Arkada bir su devrile devrile akıyor
Rastgele bir ağaca soruyorum
Bir şey var sanki onu soruyorum
Değil orda diyor belki biraz daha ilerde
Tanrı meleğini ağırlamaya çalışan
Ataerkil bir aile gözümü alıyor

Dedelerin yüzlerinde erozyon
Silip götürmüş bütün evetleri

Annelerinse ağızlarında hiyeroglif
Babalarınsa ağustoslar atasözleri

Amcalarınsa avdan boş dönüyor elleri
Teyzelerse elleriyle yargılıyor gök güzelliğini

Ablalarınsa boyunları soru işareti
Ağabeylerse utançlarından emrah

Sıralanmışlar su boylarına
Bıçakla soyuyorlar kelimeleri

Ya suya giden küçük kızlar
Onlar
Tıpkı o kuşlar gibi
Uçan daha bir süre
Sonra da vurulduktan

Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri

Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
Şu son dönemecini de aşınca gecenin
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerini sıvışır gibi zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu büyük ve mavi bir demir sesi

Ellerim egece yatısına çağrılmış
Ve
Telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi

Yüzüm giyotine abone

Cemal Süreya • Göçebe (1965) • de Yayınları

Kars / Cemal Süreya

Öyle güzel ki ölürüm artık
Beyaz uykusuz uzakta
Kars çocukların da Kars’ı
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerinin arası

Sen küçüğüm sımsıcak
Ne derler ona –bu kızakta
Boyuna türküler yakıyorsun ya
Sanki her türküden sonra
Hohlasan gök buğulanacak

Anla ki her durakta
Yok sınırları aşkın
O iyi yüzlü Tanrı
Beklesin dursun bizi
Kurduğumuz rahat tuzakta

Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri...

Cemal Süreya • Göçebe (1965) • de Yayınları

9 Ekim 2008 Perşembe

Balzamin / Cemal Süreya

Sen el kadar bir kadınsındır
Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli
Bazı ağaçlara kapı komşu
Bazı çiçeklerin andırdığı
İş bu kadarla bitse iyi
Bir insan edinmişsindir kendine
Bir şarkı edinmişsindir, bir umut
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili

Cemal Süreya • 1955 • Üvercinka (1958)

Üvercinka / Cemal Süreya

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Lâleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Afrika dahil

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Afrika hariç değil.

Cemal Süreya • 1956 • Üvercinka (1958)

TK / Cemal Süreya

Atlarla. Uzun bacaklı evrensel atlar
Bunlarla gelişiyor sevdamız anlatılmaz
Çocuklarla, kuşlarla, ağaçlarla.
Büyüyen, uçan, dal budak salan.
Yalnız aşkta rastlanan o seçkin nokta.

Sen kadınsın ya büsbütün soyunuyorsun
Sana vergi, atılacak her şeyi kolayca çıkarıp atmak
Öptüğün gibi dünyanın bütün adamlarını bu arada beni
Uzanıp öpüyorsun ya atları çırılçıplak
Ne oluyorsa işte o zaman oluyor.

Sen ağzını ilave edince atlara
Birdenbire oluyor bu, şaşırıyoruz
Korkunç bir güzellik halkların havasında
Birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin
Ayır ayırabilirsen hangimiz kadın, hangimiz erkek.

Cemal Süreya • 1956 • Üvercinka (1958)

Hür Hamamlar Denizi / Cemal Süreya

Kadınlar hamamında Güzin
Bacağının birini suya uzattı
Erkekler hamamında Süleyman
Uzandı bu bacağı bir güzel öptü
Öpsün bakalım

Kadın kısmı n’apar Güzin onu yapacak
Bacağını azıcık yukarı çekti
Süleyman yutar mı kaçın kurrası
Bu sefer biraz aşağıdan öptü
Hadi bakalım

Az daha biraz daha derken sonunda
O güzelim bacak sudan çıkacak
Bacakla beraber bir mesele önemli
Acep şimdi Süleyman nerden öpecek
Dur bakalım

Erkekler hamamında Süleyman
Az namussuz adam değilmiş hani
Kalkıp dosdoğru Eskişehir’e gitti
Geçirdiği gibi başına şapkasını
Enflasyon parasıyla otuz lira

Cemal Süreya • 1955 • Üvercinka (1958)

Aslan Heykelleri / Cemal Süreya

Çoğaltan ellerini seviyorum kaç kişi
Dokundukça dokundukça aslanlara
Parklarda yakışıklı aslan heykelleri
Birdenbire önümüze çıkıyorlar buysa çok güzel
Bizim bu aşkımızın aslan heykelleri
Şahane değişik hüzün heykelleri yani
Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
Bir bir denemişim bütün kelimeleri

Yeni sözler buldum bir nice seni görmeyeli
Daha geniş bir gökyüzünde soluk aldıracak şiire
Hadi bir de bunlarla çağır gelsin aslan heykelleri
Oldurmanın yıkmanın yeniden yapmanın aslan heykelleri
Olduran yıkan yeniden yapan gözlerini seviyorum kaç kişi
Bir senin gözlerin var zaten daha yok
Ya bu başını alıp gidiş boynundaki
Modigliani oğlu Modigliani

Az şey değil seninle olmak düşünüyorum da
İçimde bir sevinç dallanıyor kaç kişi
Bir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyor
Karanlık maranlık ama iyi seçiliyor
Yorgan toplanmış bacakların seçiliyor
Bir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleri
Onları ne denli sevdiğimin aslan heykelleri
Ayık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca

En olmayacak günde geldin tazeledin ortalığı
Alıp kaldırdın bu kutsal ekmeği düştüğü yerden
Bunlar hep iyi şeyler ya öte yanda
Olsa yüreğim yanmayacak aslan heykelleri
Ama yok aslan heykelleri var köpek
Delikanlı bir köpeği var onunla yatıyor
Adalet Hanım karyolasında
Bozulmuş burjuva ahlakına örnek

Cemal Süreya • 1957 • Üvercinka (1958)

Cıgarayı Attım Denize / Cemal Süreya

Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz
Gökyüzünün o meşhur maviliğinde
Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla
Bir Akdeniz şehri çıkabilir içinden
Alıp yaracak olsak yüreğini
Şimdi bir güvercinin

Şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak
Önünde durulacak tam elinden tutulacak
Hangi bir elinden güzelim hangi bir
Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz
Öbür elinde yetişkin bir günışığı
Daha öbür elinde de kilometrelerce hürlük
Çalışan insanlar için akşamlara kadar
Toz duman içinde
Bir elinde de boyuna ekmek kesiyorsun

Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen
Bir bulut geçiyorsa onu görürdük
Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu
Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu
Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına
Bir cıgara atmışsak denize
Sabaha kadar yandı durdu

Cemal Süreya • 1954 • Üvercinka (1958)

San / Cemal Süreya

Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların

Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dört nala sevişmek lazım

Cemal Süreya • 1957 • Üvercinka (1958)

F/M Parkında Bir İkindi Sonudur / Ergin Günçe

Tanınmış tanrı bir selam gönderir sana
Saçlarına çok yakışan bu rüzgârla
Yabancı uyruklu bir ikindi sonudur
Angutlar ötüşür ve kazlar olur suda

Uzaktır çan sesleri
Demlenir havuzda ve uçar

Türkçe ağlayan bir çocuk bulsan bile
Kendinden uzaklarda bir ıslık oldun
Sensin kaybolmuş olan bana kalırsa
Ama üzülme bunlara, sevinme bunlara

Islanır çan sesleri
Kurulanır parkın havuzlarına

Bu umudun düşünü alnında taşı
Bir selam da sen gönder o Tanınmış Tanrıya
Gözlerinin kahverengi kalemiyle çünkü
“Hastayım, yaşıyorum” diye bir ud sesi yazdın işte suya

Angutlar susuşur, kazlar durulur
Serinler çan sesleri

Ergin Günçe • Nisan 1975 • Frankfurt
Kitapları arasında bulunmuş ve ilk kez
Adam Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Nisan 1999 • Sayı: 161 • Sayfa: 21

8 Ekim 2008 Çarşamba

Tabela Nr. 001


Eylül 2008
Nr. 001
Tabela

7 Ekim 2008 Salı

• okumayazma kitabı'ndan

- fişlerimi... unutmuşum! öğretmenim

“güzeller kalemler resimler kedilerle çiçekler okullar sıralar sınıflarda tuttular yazıyor okuyor koşuyorlar geliyorlar satıyorlar biliyorlar gülüyorlar öpüyorlar köylerden evlerden işlerden meyhanelere geçerken birahanelere resimlerde çiçeklerden otobüslerden almışlardı yazmışlardı bakmışlardı yağmış bıkmışlardı alışmışlar çalışmışlardı yemişlerdi vermişlerdi sevmiyor sevmişlerdi yedirmişler doluşmuşlar sormuşlar bulmuşlar görmüşler yürümüşler müşteriler düşünmüşler yakacaklardı alacak yapacaklar gelecekler bölecekler verecekler yemekler gelmediler gitmediler söylediler odamızın masamızın kapımızın pencerenin bayramlarda nerelerde sokaklarda okulda tabaklarımızın evlerimizin sözlerimizin çatılarımızın sokaklarımızın sepetlerimizin ödevlerimizin bulamadılar sulayamadılar yol ortasında ümidimizin gözümüz sözümüzün çekemediler seçemediler yeminimizin üşümediler avunamadılar ellerimizin sevinemediler savunamadılar gidemediler”

- gitme öğretmenim!
Nisan 2008

5 Ekim 2008 Pazar

Gitmek / Ergin Günçe

Gidip başbaşa dinleniş serindir sabah
Kuru mum çiçekleri kulaklarında
Bir faytonu durdurarak çekip gidiş
Nerdeyse öğle, deniz, kıyı bir yol ve kule

Çoban köpekleri, durgun sularda uyuyan ses
Nerden bu ağlayış ki annem kadar eski
Hüzne bir türlü yakışmayan ağzımda
Nerdeyse öğle, deniz kıyı bir yol ve kule.

Ergin GÜNÇE • Gencölmek • 1964

Her Şey Tekrardır Biraz / Arkadaş Z. Özger

Öperse sakalımı biralanmış bir berber
Aşkımın civcivleri kanatlanmış
. . . . . . . . . . merhaba
şiirlere kılıç çeken gökyüzü
yerin bu şiirde de bir çocuk ağlamasıdır
(yerin bu şiirde küçük bir çocuk ağlamasıdır)
yani ki sen

. . . . . . EY

li bir heple başlayan
hüzünlerin ve yalnızlığın bekçisi
bütün şiirlerin babası
. . . . . . . . . . . . . . üvey
babam
. . . . . . . . . . merhaba
. . . . . . EY
(artık küçül)
. . . . . . . . . .— ey —
acıların güç çeşmesi
suyun artık beslemiyor çocukları
ey babam
. . . . . . . . . . merhaba

olmasa babamın karısı
büyütün artık beni

(ağlamak acıların yontulmuş biçimidir
hüzünse bir çocuğun gökyüzünü sevmesidir)

yorgunum bir gülü devşirmekten
görseniz/artık
yüzüm
bozulan bir çiçektir
evde kalmış kızların göğsünde sık bulunan
beni solduran akşamüstleridir pencerelerde
çünkü hüznü hüzün besler yalnızca
. . . . . . . . . . merhaba


diyorum bir acıyı ikiye bölmek
bir elmayı ikiye bölmek kadar güçtür
görseniz/artık
yüzüm
bozulan bir dengedir.
bir serçeyi gökyüzünde barındırmaktan kıyan
(bence bütün serçeler yaşlandıkça serçedir)

güneş (ki göğün orospusudur)
yatar da çirkinliğin baykuş kuşuyla
unutur bir serçeyi kendisiyle sevişmeyi
şimdi yaşlanan bir gökyüzüdür hayatı
aşkı ve sevişmeyi kendisinde arıyan
. . . . . . . . . . merhaba

diye bir ses nerden
gelirse küçük bir çocuğun
(serçeleri çok seven bir çocuğun)
eskiyen yüzüdür güneşe karşı

(babam benim
annemi sana emanet ediyorum)

Arkadaş Z. Özger • Dost Dergisi • Nisan 1970

Hüzün Mevsimi / Arkadaş Z. Özger

Gece
bir tabut gibi çöker omuzlarıma
bir ölünün iç çekmesi olur rüzgar
hüzünle düşünürüm uzaktaki bir evi
yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
hasreti bir ben bilirim
bir de gecenin gözlerindeki baykuş
baykuş kötü kuş baykuş çirkin kuş
onu hüznümle güzelleştiririm. hüznümle
süsler. bir damın üstüne oturturum
süsler. damımın üstüne oturturum

— sizi hiç bu kadar yakından görmedimdi

yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
abimin acıyla yontulmuş yüzü
yaşlı bir güvercin gibi düşer avuçlarıma
dağılır ses olur acısı
ezberlediğim bir öğüdü yineler bana

— çocuğum üşütme yüreğini
. . şimdi hüzün mevsimidir bütün şiirleri gezen

ben doğma büyüme evciyim göç benim harcım değil
hasret bana çabuk dokunur yalnızken karanlıktan korkarım

mesela mevsim kışsa yağmur yağıyorsa
mesela annem de yoksa yanımda
mesela, şimşek de çakıyorsa ben çok korkarım ağlarım

— ana bana kurşun dök. dua oku. üfle ana
. . ana ben daha çok küçüğüm. bana ninni söyle ana

yalnızım. bunu hep söylüyorum
yalnızım. bunu hep söylüyorum

geceyi çarmıha geriyorum kimseler tapmıyor
hüznümü ölçeğe vuruyorum yüreğine sığmıyor
her şey ne kadar olabilir meraklanıyorum
yüzüme dokundukça tırnaklarım kanıyor
yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece
öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde
biliyorum. biliyorum bunu da biliyorum
gökteki yıldızlar kadar dizeler yazılsa da
kendime kendimden başka kendim yok
ne utancımı kuşanan bir sevgi
ne çirkinliğimi öpen bir kız

yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız

— ana bana bir hal oldu. hep böyle titriyorum
. . ana çok üşüyorum, ıhlamur ısıt bana

yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim. sevgi uzakta

ey insanlar
ey gecede unutulmuşluğumun yargıçları
iğrenerek öpüyorum parmaklarınızı
iğrenerek. hepinizi kucaklıyorum ilkin
ağzınızı dudaklarınızı dişlerinizi öpüyorum

bilmiyorsunuz. ben kendimi öpüyorum
cinsel bir çiftleşmedir çarşaflar
ıslak bir gece en fazla kendini çoğaltır
bir solucan vücuduna yeni bir halka ekler
döllenir acı. sevişme daha da erselikleşir

— hü’yü tanıdım size anlatmalıyım bir gün
. . size bir gün mutlaka hü'yü anlatmalıyım

geceyse
tükenmişse güneşin güçlülüğü
gök gözlerinin buğusunu yansıtır
senin acın acıların ölümüne gebedir
korkma yavrum
ne gece ne geceler senin
suçsuz mızıkçılığını küçültemez
bir çirkini öpmek için uzattığın yüreğini

güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz
biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz
dayayıp sırtını gecenin duvarına
bir ölünün ağzını dudağını öpmek biraz

yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim. sevgi uzakta

ey kanımda tefler çalan mevsimle gelen
sesimi çakallarla boğan gece
hüznüme vur acımı soy
beni de kuşat
boris karlof kadar masum yüzümü
karanlığınla frenkeştaynla
çünkü artık büyütmeliyim içimde nefreti
kalbim ki yıllardır iyiliğe abone
nerde bir insan görse
bırakır sevgi kuşlarını
çünkü o bağışlar yargıçlarını
kendi yasalarını kuramıyan yargıçlarını

ey gecede unutulmuşluğumun suçluları
ey yanlışlığın yanlış yargılayıcıları
suçum: nefreti öksüz bırakmak
savunmam: sevgimi yüceltmek içindir
sakalım yok biliyorum ama kötü değilim
büyükleri sayarım küçükleri severim
çocukları incitmeden severim. kadını öpmesini bilirim

sizi de sizi de öpmesini bilirim

— ana ben çok yalnızım. benim başka sevgim yok
. . içimde utanç çiçeği gibi büyüyor hü

kural tanımayan sevgim benim
aykırım fizikötem doğaüstüm yanlışlığım
aşkım. sevgili yanılgım benim başyargıcım
nefretim nefretim nerdesin

kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim

elbet geçer bu hüzün mevsimi
bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
o gün size sevinci de anlatıcam
bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
o gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım

ve bir gün elbette yıldızları sayacağım

— gelin kucaklayın beni. yıldızları sayamıyorum.

Arkadaş Z. Özger • Soyut Dergisi • Nisan 1969

Orman / Arkadaş Z. Özger

yusufçuğum
kanadından mı vuruldun
ben vuruldum

av erken başlamadı
hanidir yaslı dağlar
bu tüy kimden düştü

hangi avcı, hayın avcı
gergin kanatlarının gölgesinde avlanır da
görmez mi ki, bilmez mi ki
kendi ormanıdır

usu gelişirken büyüyen tüylerinde
okşanır onlar yalnız, arınır, parlanır,
çoğalsın diye kanadının ormanı
yolunmaz ki, koparılmaz ki

yusufçuk, yusufçuğum
kanadından mı vurdular, vursunlar
gün tanlayınca gövertisini
halk ormanı ışıyacak

bin yusufçuk uçacak
bin yusufçuk konuşacak

Arkadaş Z. Özger • Yansıma Dergisi • Nisan 1971

4 Ekim 2008 Cumartesi

• İtiraf

Bir de, yaşlı insan yaratmaz, anımsar.
Italo Svevo

Bu cümleyi okuduktan sonra "anımsamak yaşlı işi mi" diye takılmıştım. Aslında ‘an’lar birikimi olarak anlamakta aynı kökten geliyorsa şunu düşünebiliriz: “An, bir tür en küçük insansal zaman birimi.” An üstüne an zaman. Anlamak daha genelken anımsamak daha özeldir. Anlamak ile anımsamak arasında çok özel bir ilişki olduğunu düşünebiliriz. Birinci olarak matematiği anlarız. Ama onu öğrenirken (özel bir şeyi anımsamamıza engel değildir bu) biz de matematiksel çözüme herkesin kullandığı ortak yolla varırız. Ama bu öğrenme yolu aynı sonucu çıksa da gelinen yollar ya da nasıl öğrendiğimiz herkes için farklıdır ve bu anımsamanın işidir. Anımsamak ilişkisiz bir eyleme dönüştüğünde Svevo’nun çıkarsamasına ulaşabiliriz.

Anlamak ve anımsamak sürekli bir mücadele içinde olarak geçmişlerine müdahale etmeye çalışırlar. Anımsadıklarımız anladıklarımıza yatmaya bilir. Anladıklarımıza uygun anımsamlarda çıkmaya bilir ortaya. Nerededir o anlamayla anımsamanın uyumu.

Anımsamak bir adamın ağacı kesişine farklı bir şekilde bakmaktır. Ağacı kesmek işi ise anlamaktır. Adamın alnından akan ter, baltayı tutuşu, ağacın üzerindeki izler, ağacın cinsi, nasıl uzadığı, dallar, mevsim, günün hangi saati olduğu, nereden geldiğimiz, niye orada olduğumuz ve niye o ağacın kesilişine baktığımız anımsamanın işidir. Ama ağacı kesmek için bir baltaya olan ihtiyaç anlamanın sonucudur. Anımsamak bir şeye binlerce farklı bakışı ifade eder. Ortaklıkları elbette vardır. Ama anlamak bir şeye yönelik ortak bakışları ifade eder. Yaratamayan düşünceye de sahibiz. Üretemeyen. Ne korkunç şey şu üretmek…

Aslında geçmişe dönüp baktığında içten ve kendine ait düşünceleri olmadığını söyleyen insanlarla karşılaşabiliriz. Bizden de çıkabilir. 80’ler ve 90’larda her şeyi yakıp yıkan eleştiren adamların sonradan aslında biraz içtenliksiz olduğunu öğreniriz:

“O yıllarda bazılarımız, şehvetten gözümüz dönmüş şekilde, "Tabu yıkıyoruz" diye etrafta kırmadık eşya bırakmadık.

Sonra da, güya geçmişle hesaplaşmış ilerici edasıyla yürüyüp gittik.

Arkamıza bakmadan, geride bıraktığımız yakınlarının hüzünleri, acıları üzerine basa basa yürüyüp gittik.” (Ertuğrul Özkök)[2]

Tabii şunu da düşünüyor insan Özkök yaratamadığı için anımsamaya mı başladı acaba? Eh be Svevo!

Bir de şu var: Vaktinde bu yazarı okuyup üniversitede siyasetle uğraşan devrimci arkadaşını eleştiren insanımız nerede? O da acaba bunu diyor mu? Samimiyetsiz bir entelektüel ‘moda’nın arkasına takılan süreçle iş-güç adamı olan vatandaş ne yapıyor? Genelde de vasat altı birikimi ile her şeyi yargılayıp asan-kesen kendi dışında herkesi suçlayan, hatalarının başkalarına yıkanlar neredeler? Mücadeleyi, mücadelenin gereksinimleri üzerinden değil de düzenin işine gelecek entelektüel lakırdı ile eleştirenler nerede? Çok mu geçti zaman? Kuşkularını dillendirmeye çalışırken sırf moda olduğu için bir şeyleri savunan kişiye ne oldu? Kuşkularının haklılığı da böylece uçup gitti.

Ertuğrul Özkök’ün yazısı bana bir sermaye egemenliği aracı olarak liberal lakırdının tepeden inişinin ilk işi diyorum. Her şeyi itiraf etmeninde bir süre sonra laçkalaşmasını göze alarak: Demek ki her şey öyle olmadı, diyebiliriz. Sovyetler çözülünce hürriyetler doğmadı, daha özgür düşünceli ve gelişkin birer birey olamadık; kahredici toplum o ‘özgür’ bireyi nasıl yıkıyordu? Lanet olası toplum içten samimi, yalansız, kaotik düşünceli ve gelişkin bireyimizi nasılda tarumar etmişti. Herkes suçluydu, herkes... O özgürlükçü bireyimiz tabi ki o toplumu oluşturmuyordu. Toplum başka ve kötü bir şeydi. Kendi yaptıklarını aslında bütün toplum yapıyordu. Hırsızsak herkes hırsızdı. Aslında ahlakımızda bütün yamuklukları toplum zaten barındırıyordu. Oysa o ‘bireyimiz’ cennetten çıkmıştı. Reva mıydı bunlar ona? Toplumun doğasında tukaka ne vardı: devlet, otorite ve iktidar odakları... Bireyi özgür kılacak 'piyasa' ise en az onlar kadar faşistti diyemezdiniz. Onlar özgürlüğün imkanlarıydılar. Tabii işleri zora girince çalışanını beş kuruşsuz sokağa koyan hürriyetlerin teminatı o müteşebbisler de vardı, bunu söylüyorlardı, sıkışınca. Siyasetin belirlediği düşünce kötü, bankaların beslediği yayınevleri çok güzeldi. Çok özgürdüler. Ama neyse her şey sosyalizmin çirkin duvarlarından daha renkliydi. Lüks vardı lakin gösterilen sadece o lüksü yaşayanlardı. Çoğunluk yoksuldu ama neyse. Cengiz’in dediği gibi: “köle gibi yaşayıp zengin gibi düşünüyorduk”.

Bir gerçekte var, insanlar (toplum diyelim) ve tabii biz varolan çirkinliğin altında ezildik. Farklı bir dünya arayışı bu kadar güçsüz kalmadı hiç. Bilinenin dışında bir dünyadan bahsetmek ne kadar büyük bir suçtu. 80’ler ve 90’lar ütopya’ya savaş açtı. Adaletsizlik büyük bir kıymetmiş gibi savunuldu. İnsanları öldürülim. En radikal, çılgın olalım. Sıradışı ve çılgın (kreyzi bunlar)...

Metinler, siyaset karşıtı düşünceleri ve şiirsel saçmalığı hiçbir dönem bu kadar çok yazmadı. Akademi her şeyi açıklar ve paketler oldu. Müdahale kötü şeydi.

Peki, bunları yapan neydi? Duruşumuz insanlığın ortaya çıkardığı tarihten ve gününden etkilenmeyen saf bir yer miydi? Tam tersine tarih ve güncellikle bazen iç karartacak derecede bağımlı bir yerdi ve:

“İnsanlar gerçekleri görüp kavrayamadıkları için mi belirli ideolojik koşullanmalar içine girerler, yoksa belirli ideolojik koşullanmalar içinde oldukları için mi gerçekleri görüp kavrayamazlar?

Yanıt, ikincisidir: İnsanlar belirli ideolojik koşullanmalar içinde oldukları için gerçekleri görüp kavrayamazlar.” (Metin Çulhaoğlu)[1]

Bu tespit bende dahil herkes için geçerlidir. Ama kimileri için daha da bir geçerlidir diyebilirim. Görmemizin imkânları görmemenin nedenlerini de oluşturur. Bunu bilmek, bilmenin körlüğüne kapılmayı engelleyecek tek imkandır gibi geliyor. Neyse ben körsem herkes kördür zati :-)

[1] http://haber.sol.org.tr/yazarlar/4271.html
[2] http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9947693&yazarid=10 21 Eylül 2008 Pazar

2 Ekim 2008 Perşembe

• yaz toprağı

Aşağıya atladı. Gelenlerin. Ağır, emin ve kuru otlara değdikçe korkunç bir ses çıkaran adımlarını duyuyordu.
Yaklaşıyordu.
Yorulmuştu.
Koşmayacaktı.
Yavaşladı. Geçtiği yerlerin belli olmaması için yoldan saptı. Otların içine ardından buğday tarlasına daldı. Burada bekleyecekti. Geçtiği yerlerde ki otların savruluşunu, buğday başaklarının duruşunu bozmadan iyice yere eğildi. Uzandı. Yakında dolananların gelip giden sesini uzun yıllar boş kalmış kasabın bir hayvanı aramasına benzetti. Hayvan otların içindeydi.
Bekledi…
Bekledi…
Sessizce eğildi. Umudunu kesmişti. Toprağa ve tarlaya sığınmıştı. Uyumak geçti içinden. Sonra yüzükoyun uzandı. Yakından gelen ayak sesleri ile biraz irkildi. Yüzünü döndü. Bakanın kendini görmediğini anlayana kadar şaştı. Nasıl olurdu... Onun başının görmüştü. Şaştıkça... Sesler geldi ve onlar gittikçe uzaklaştı.
Kasapları atlatınca iyice kendi haline daldı. Yüzünü toprağa çevirdi. Toprak bu kadar sıcak gelmemişti. Yağmursuzluktan iyice kurumuş ekinlerin sarılığı ile bezenmiş bu yerde, bu küçük çatlaklar ve yapışkan yeşil otlarla çevrili toprağa baktı.
Artık unutmuştu. Kovalayanları bile unutmuştu artık. Şimdi bu toprak karlı ve soğuk bir kış ortasında sıcak bir odayı andırıyordu. Ekin başakları sobanın yanındaki kediydi… Kendisi de yastık mı toprak mı ateş mi, soba mı odun mu güneş mi... Uymak için bu kadar sabırsızlandığını anımsamıyordu. Bedeni iyice gevşedi. Toprağa serilip açıldı kolları toprağa süründü. Yarıkları doldurdu. Sırtını döndü. Buğday başaklarının arasından daha ince saplı, uzun başaklı çavdaralara baktı. Yol kenarlarındaki uzun kavak ağaçları gibi uzun geliyordu. Uzun neydi... Havada dağılmış bulutlara doğru incecik oklar gibiydi bütün buğdaylar ve çavdarlar. Yeniden anımsamaya başladı. Demek o yüzden konuşmaya... Buğday ve çavdar başaklarıyla...

- Gördün mü ettiğini…
- ...
- Yine suçlu olduk.
- ...
- Hep öyledir zaten.
- ...
- Ne öyledir…
- ...
- Bir de suçlusun
- ...
- Bir de

Kendini deli gibi hissetti bir an için. Hafif bir sancı başladı. Düşünmek istemiyordu en sevdiği insanı bile şimdi. Uyumak için iyice daldı. Bütün kedilerini gördü, koşturdu arkalarından. Soba her yanında büyümüş buğday saplarını gördü. Tarlada yastıkları. Yolda kedileri ve ağızlarında başakları. Arkasından koştular bir karanlıkla oynadılar. Kovalayanlar. Onlar... Demek unutmamışlardı. O da kedileri kovaladı. Sonra gelen. Sonra gelen. Aslında o hep sonra gelen…


--- 04 Ocak 2004 ---

Sığıntı Kuşu / Arkadaş Z. Özger

akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım.

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
hergün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
hergün
yeni bir şarkı bestelemekten

ben hüznün
ben gölgemin kiracısı
yeni bir ev değiştirmekten

hergün
gövdemle büyüyen hüznümle
kimselerden habersiz eskiyen yüreğimin
dinlemiyorlar
dinlemiyorlar şarkısını oy

sustukça çoğalıyor tekliğim

ah benim sıska yüreğim
ah benim kimselere söz geçiremez yüreğim
ah benim
neyim kaldı elimde
ah benim
üreyemiyorum kendime

böyle niye beni
biraz yankı biraz karıncayken
şimdi eski bir enosis düşlerim
kendimi koparıyorum kendimden
yetişemiyorum.

tekliğim
yorgun ve kanadı kırık kuştur
hüznün yapraklarında gölgelendiği
kim koparır dalından
ağzı açık bir gülü
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
ne zaman bitecek
bu hüzün.

Arkadaş Z. Özger • Soyut Dergisi • Ocak 1968

Ankara’lı Dört Dörtlük / Arkadaş Z. Özger

Ankara vurulmuş bileklerime
dumanlı hava, kurt kapanı, ciğerparem
yaşayanlar unutmadı geçen kışı
dumanlı hava, kurt kapanı, ciğerparem

ilkyaz mı bu hani nerde Ankara
cılk yumurta akı kına yakısı
sürgün hızı sürgün hızı yürektedir
kavuniçi buğday tanesi, yanık yarası

koş bire doru at koş bire doru at
sürgün hızı yüreğime tak eder
ben böyle Ankarayı neyleyim
sürgün hızı yüreğime tak eder

doymadım doymadım adını anmağa
oy benim canımın canı canım
doymadan doymadan Ankara'ya
oy benim canımın canı canım

Arkadaş Zekai Özger

Beyaz Ölüm Kuşları / Arkadaş Z. Özger

sonra bir gün anneler de ölür
böcekler ve kertenkeleler ölür
boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
sivrisinekler ve kağıttankayıklar ölür
sonra o gün çocuklar da ölür
biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk

sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk
balçıktan bir külçe olan dölleri
en iri elleriyle kepçeliyen
ve biçimliyen
ve hep önce kendisiyle biçimliyen
o dehşetli yontucuyu
doğumu ve gebelik sanatının bütün hünerlerini
sütten bir mermere eşsiz bir incelikle işliyen
anneyi o usta nakkaşı
unutmadık

önce anne doğurdu çocuğu acıya
sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı
sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu

geçti sarp kayalardan aştı nice dağlar
içti ağulu sütünü hayat denen annenin
sıkıntının kutsal kabında yıkadı ellerini
hüznü kuşlara dağıttı unutmasınlar diye onu
acıyı gömdü toprağa gayrı açar mezarlık çiçekleri

böyle vardı bir ırmak kıyısına
anne bir tedirginliktir nerede olsa
bağırgan bir karmaşadır onun sesi
takılır gibi eski bir gıramafona titrek bir iğne
. . . . . . — bu ayıp bu günah
bu çok ayıp günah
. . . . . . — el ne der sonra
ayak ne der
bırakmaz çoçuğu çocukça yaşamıya

ama bir gün anneyle de hesaplaşılır

çocuk yalnız annesine yaşar çocukken
anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken
bölüşür anneliği babanın kasığında
çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen
ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında
— ah baba
. . . . . . niye baba

ve bir gün babalar ölür

tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde
her tanrı biraz baba gibidir
yiğit ve erkektir çocukları koruyan
umacılar ve peri masallarının korkulu padişahı
çünki tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdır
vurunca acının ilk gölgesi yaratır kuşkuyu
acının padişahı elbette zalim olur
ve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığı
bir soru önce acıya sonra acıya uzanır
— hey tanrı
. . . . . . hani tanrı

böylece o gün tanrı da ölür

şimdi annenin yüreğinde ışıyandır
sevginin ıslak soluğuyla örgülü tapınak
bir gün bir kalem bir hokka içindeki kana bulaşır
akıtır mürekkebini sevda denilen papirüse
hani ki bir kuş gelir bir tapınağın duvarına yuva yapar
çökertir tapınağı daha bir güzelleşir yuva
işte artık ne anne ne tapınak
yıkılır gözyaşlarının sığınağı da

sonra bir gün anneler de ölür

gerilir gıcırtısı bir tüfek tetiğinin
öfke yalnız tekliği besler büyür çocuk çocuk büyür
sesi nemli yine elleri yine soğuk
hayat sığmıyorsa gövdene yüreğini sığdır çocuk
nemli bir sesi sığdır o gittikçe nemlenen
çocuk çocuk sana bir dost gerek

işte yeniden giyiniyor kendini çocuk
bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymıyan yanlarını
kendini üstlemişsin var olmak için susmalar köprü
çocuk çocuk sana bir aşk gerek

sen iyilikler ve güzellikler uzmanı
suskunun gizemli sabrı
bir teraziyi en iyi kullanan
iğnenin ve ipliğin mercek gözlü büyücüsü
karnaval gecesinin eğlentisiz parmak çocuğu
ey hayat canbazı
ey ip şaşkını
ezberle o incecik tel üzerinde
hayatı dengeliyen asayı:
aşkın ve dostluğun ayrımı yoktur çocuk
ikisini de doğuran şey aynıdır
bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir güle baktıkça yürek kanatan, bir yüreği
açmadan solduran, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan, uyuz bir kedi
gördükçe kanı kudurtan, suyu yüz derece sıcaklıkta donduran, anneyi üreten
babayı coşturan çocuğu güldüren, seni izmirlere çılgın gibi koşturan, bir vagon
penceresinden şaşkın baktıran, bir mektubu ısrarla bekleten, umudu dalında
çürüten, acıyı dayanılır kılan bir çıbanı irinle onduran aşka merhem sürdüren
güneşsiz bir gök gördükçe öldüren öldüren öldüren.
sevgi: tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni insanı
var kılan umut
ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden
can canı sever ötesi yok bunun çocuk
ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü
çocuğu ve çocuğun ölümsüzlüğünü
sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü
ah elbette aşktır dostluğu mayalayan
ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa
bir dostla bir sevgili arasındaki ayrımı
hayır’lara evet’lerle direten
çirkini öptüren kötüyü sevdiren
aşkı sevgiliyle değil kendinle yorumla
kim ki kendini açığa komaktan korkmaz
o saygın bir insandır
herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da
böylece lady chatterley de sevilir giovanni de
böylece lady chatterley ve giovanninin sevgilisi de
elbette her aşk yalnızca kendine sorumludur
ama elbette her aşk kendine sorumlu olunca

bir gün aşk da ölür

ve başlar sıkıntısı kuralsız bir çelişkinin
yapışkan bir sevişmenin sancısı doldurur boşlukları
ve tutku aç bir güve gibi kemirirken sevdayı
dölün pasıyla bulanırken sevginin beyazlığı
ah şimdi kim inandırabilir bu eski çocuğa
aşkın ve dostluğun varlığını
bir gün ansızın yiter dostlar ve sevgililer
etin ve kemiğin sıcaklığıyla solar sevdalar

işte o gün her şey ölür

şimdi bu yüreği nerelerde beslemeli
bütün saksıları kırılıyorken güneşin büyüsüyle
ve ölümler ilençliyorken en masum sevinçleri
ve her sevgi kendisiyle çelişiyorken
şimdi bu nasıl doğmaklar olur yeniden beyazlara

ama şimdi kim kandırabilir sizi
bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için.

Arkadaş Z. Özger • Soyut Dergisi • Haziran 1970

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası / Arkadaş Z. Özger

charles chaplin bir savaşta yitirdim sakalımı
çıkmazlığın grev sesi umutlarımı vururken
yendirdim bıyıklarımı papağan kuşkulara
biraz elma şekeriyle kazıdım sakalımı
lohusa şerbetiyle kazıdım sakalımı
. . . . . yanaklarım paprika lahmacun ister misiniz

al işte sana böyle yüze böyle güz
demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
iğne iplik elimde bıyık dikerim size
. . . . . yanaklarım taşlıtarla kurabiye yer misiniz

sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış
bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine
sakalınız uzamış inmiş ta belinize
at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz
kedinizin bıyığını usturayla kesiniz
. . . . . yanaklarım bileytaşı ispirto sever misiniz

yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben
sizde güneş bulunur mu biraz/kaktüs alıcam
saksılarım yeşersin üç beş bulut verin de
çok üşüdü güneşten şizofreni olucak
çabuk olun lütfen dikenleri solucak
. . . . . yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz

yüzüm eski bir artist yaşlandıkça shirley temple
elimde bir baş soğan bir baş sarımsak
ah ne kadar şakacısınız hiç hamlet oynamadınız mı
olmak ya da olmamak bütün sorun bu
. . . . . yanaklarım yul bryner şimşir tarak ister misiniz


Arkadaş Z. Özger