24 Haziran 2011 Cuma

tekamül etmiş toplumlar ve kara ütopya

Kara ütopya içerisinde geleceğin iktidarları ve toplumlarına bakışta iki çizgi belirginleşir. (1)


Birinci bakışta...
... hakim (yada hakim olmaya çalışan) bir güç altında yaşamak mecburiyetinde bırakılan insanlar üzerine kuruludur. Bu tarz kara ütopyalarda otoriteye karşı oluşmuş bilinç sahibi insanlar ve olması kuvvetle muhtemel insanlar sistemin kontrolündedir. Sistem ve onun memurları süreçlerin istenmeyen yollara sapmaması için toplumu ve bireyleri sürekli olarak sistemli bir propagandaya maruz bırakır ve düşman icat eder. Her bir örnekte düşmanların düşmanlığını gösterici sebepler aranır. Tabi buna maruz kalan halk ise tek bir bütünü oluşturmaz. Ütopyacılar içinse bunların tarafı olan sivil bir halk vardır. Bu halkın az bir kısmı işin farkında, çoğunluklu bir kısmı durumları sezmekte, ama daha da çoğu hiç bir şeyin farkında olmadan yaşamaktadır.

Kara ütopyanın 'alt-metin'indeki noktalardan birisi de: Sanki kitlelerin baskı ve kontrol mekanizmalarından kurtulması ile öznesi muğlak olarak kendiliğinden dönüşeceğine dair yüksek bir beklenti taşımasıdır.

Kara ütopik kurgular (ister sinema, ister roman, ister diğer disiplinlerde) soğuk savaş zamanında Sovyetler'e karşı kullanılan en büyük araçtı. O kadar ileri gittiler ki Sovyetler ile Hitler Almanyası arasında bağ bile kurdular. 1980'lerde kodlamalarda komünizm çirkin, boyaları dökülmüş binalar-duvarlar, eski teknolojiler ve incelikten anlamaz kaba-saba ideoloji kurbanı memurlarken; özgürlük yeni modern binalar istediklerini söyleyip-yapan-giyen öngörülü ve hoşgörülü gelişmiş ülke insanları olarak kuruldu.

Kara ütopya bir çoğu savunulamayacak yanlışların da yardımı ile soğuk savaşın tarafı yapılıp kurban edildi. Bugün okuyucular George Orwel'ın 1984 romanında geçenleri bugünün kapitalist ülkelerinde mi yoksa geçmişin sosyalist ülkelerinde mi daha kolay bulur? Oysa bu roman hala soğuk savaşın kodlamasında okunuyor. Ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım:
Kanada'nın, British Columbia eyaletinin en büyük şehri Vancouver'dır. Dünya şehir istatistikleri yaşam kalitesi ve güvenlik açısından dünyanın yaşanabilir en iyi şehirleri arasında gelir. Genelde ilklerdedir. (2) Bundan bir hafta önce Vancouver'ın hokey takımı Canucks (toplu taşıma otobüslerinin ışıklı levhalarında bile 'Go Canucks Go' yazar) Stanley Kupası maçında elenince taraftarlar şehirde arabaları, işyerlerini yakıp yağmalamıştır. 

Dünya basını ise bu olayı sokakta bir çiftin yere yatıp öpüştüğü fotoğraflar ile verdi. 
Dünya listelerinde yerini korumak isteyen Vancouver neredeyse tam bir polis devleti, sokaklar evsiz ve işsiz dolu. 2010 Kış Olimpiyatları'nın masraflarını çıkarmak ve diğer giderler için bütün vergileri % 12'ye çıkardılar. (3) İnsanların vergilere, pahalı yaşama karşı şikayetleri gırla. Şehri dünya zenginlerine pazarlamak için ellerinden geleni yapan şehir yönetimi bizim 'lumpen proleter' adını verdiğimiz kesimi iyice baskı altına almıştı.  
İsyan ardından Facebook'ta açılan 'Vancouver Riot' başlıklı gruplarda insanlar çektikleri fotoğraflar ve videolar üzerinden insanları ihbar ediyorlar. Sloganları ise: This isn't real Vancouver - Bu gerçek Vancouver değil. Yazılanları Türkçe'ye çevirdiğimizde neredeyse bizdeki hakim sağcı-muhafazakar dille birebir aynı. Nasıl olur diyorsunuz? 
Oysa ki bu ülkelerin gelişmiş olması ve bu tür olayları bizdeki gibi karşılamaması gerekiyordu. Öyle olmadı. Gelişmiş-özenilen ülke olmak kendi vatandaşları için her zaman çok bir şey ifade etmez. (4) Çünkü bu gelişmişlik vatandaşların yaşamlarından bizden çok bir değişiklik ifade etmez. Yine çalışmak zorundadırlar. Hem de bizim gibi ülkelere göre daha büyük bir ciddiyetle. İç dayanışmaları olmadığı için kaybeden tam anlamı ile bir kaybeden olur. 
Vancouver'da ciddi bir otorite kontolü var. Bu yüzden İstanbul'da görsem şaşırmayacağım görüntüleri Vancouver'da görünce şaşırdım. Ama şiddetin neden polislere ve polis araçlarına yöneldiğini iyi anlıyorum.

Soğuk Savaş döneminde Batı istenilen özgürlükleri barındırması ile propaganda ediliyordu. Bugün Vancouver'da insanlara sorduğunuzda gerçek bir demokrasinin olduğu ülkede yaşıyorlardır. Soruyu sorduğumuz kişinin son bir yıl içinde hükümetin çıkardığı yasalardan, Kanada'nın nerelere asker gönderdiği hakkında muhtemelen bir bilgisi yoktur. Ülkesi ona Afganistan'daki birinden yada dünyanın başka yoksul ülkelerine göre daha iyi bir yaşam sunuyordur. Bu süreci bozacak her hangi bir eylemde ise bizim demokratın yüzü görülür. (5)
Kara ütopya görmediği nokta ise bu güçlü otoritenin memurları dışında gerektiğinde onun için çalışabilecek gönülülerinin olmasıydı. Komünist yada faşist ülkelerde olduğu söylenen otoriter zihniyet, kapitalist ülkelerde mutlu çoğunluğun cahil kontrolü ile güçlenmişti. Soğuk savaşın özgürlükler cenneti olarak kodladığı Batılı, demokratik ülke yaşamı böyleydi. 
Bu kadar yazdıktan sonra kara ütopyayı salt siyasi bir taraf olarak gördüğüm düşünülmesin, ciddiye aldığım için bunları yazma gereği hissediyorum.


İkinci bakışı...
... tek bir kavram ile tarif etmek gerekirse bu: Duyarsızlıktır. memurları ve diğer sistematikleri ile çok aşırı güçlü bir otorite (devlet-hükümet) yapısı yoktur yada görünmez. Oysa olan onlarca acı olaya karşı insanlar duyarsızdır. Sokakta insanlar ölür; insanlar yanlarından geçip eve gider. Dünyanın bir yerinde savaş çıkmıştır; gazetenin sayfası değişir, kanal geçilir. Hükümetin bir üyesi yolsuzluk yapmıştır; sorumluluk savcılara bırakılır. Eğitim sistemi eleştirel her düşünceye karşı sinik bir saldırıya geçmiştir; öğretmen verileni sorgulamadan tekrarlar. Daha da kötüsü kendine muhaliflik yakıştıran kişi bile bu duruma itiraz etmez. İnsanlar otorite için güçlü bir tehlike değildir.

20. yüzyılda kara ütopyanın bu eylemsiz insan/toplum yorumu çok fazla konu edilmedi. A. Huxley dışında, beklenen gittikçe bilinçlenen insanlara karşı sertleşen ve kontolü artıran devlet sistemi idi. Bu öngörünün gerçekleşeceği düşünülen toplumlarda bilinçleri köreltilen bir toplumsal yaşam yerini; duyarsızlaştırılmış insanlar aldı. Olaylar kendi çıkarlarına, yaşam alanlarına girmediği sürece sessiz her yaşananı onaylar bir şekilde yaşayan insanlardı. Daha da korkuncu çıkarları zedelendiğinde yada yaşam alanlarında istenmeyen olaylar yaşandığında, sistemin en vahşi hakimleri olmuş zombiler olarak sokağa çıkıyorlardı. En gerici yasaları ve uygulamaları savunuyorlardı. Kendi 'üstün ve kutsanan varlıkları' ile başkalarının kaderlerin hakkında bir diktatör gibi rahatça konuşup kararlar alabiliyorlar.

Korkunç gibi görünen bu yorumun benzer bir örneğini onca adaletsizliğin yaşandığı ülkemizde iktidarın nasıl onay aldığını görerek bir daha şahit olduk. Güce karşı "ben yok" diyen, istikrarlarının bozulmasına karşı birer hakim ve polise dönen konformist toplumlar karşımızdaki.

Kesişim Yeri
Kara ütopyalar sanat pratiklerinin; diğer ütopyalar ise mücadele/siyaset pratiklerinin konusudur.
İkisi arasında geçişi ise gündelik yaşam ve olaylarda görebiliriz. Kara ütopya, yazar ve sanatçıların gelecek projeksiyonuna yansıyanlarken bunları bertaraf edecek olan eleştirel akıldır. Eleştirel deyince uzlaşmaz yada her durumu kendine göre yorumlamayı kastetmiyorum. Eleştirel akıl, farkındalık sorumluluğu yükler ve bunun oluşturulması örgütlerin, birliklerin yükümlülüğü görülse bile daha fazlası ile kişisel sorumluluğun eseridir. Gündelik yaşam ve olaylar her zaman eleştirel ve öznesi ile barışık bir farkındalığı zorunlu kılar. Eleştirel ve öznesi ile barışık bir farkındalık kara ütopya ile diğer ütopyalar arasında kurulucak bir sarkaçtır.

***
Son sözü Külüstür Turgut (Koraltan) Abimiz'den alıyoruz: “Tekamül etmiştir cemiyette hayvanlığın da tekamülü takdire şayandır”.


Notlar:
(1) Ayrımı yaparken kara ütopya - bilim kurgu ortak yapımı olan gelecekte bilimsel araştırmalar sonucu ve/veya uzaydan gelecek felaketlere göre kurgulanmış yapıtları (roman, film) ayrıma katmadığımı söylemeliyim. 
(2) Tam bu sıralmaları nereden bulabilirim derken karşıma çıktı. Oray Eğin'in köşesinden alıyorum:
"Monocle (Dergisi), listesini çok temel kriterlere göre belirliyor: İş olanakları, dünyayla bağlantı, toplu taşıma ağı, suç oranı... (...)
Monocle'ın yaşam kalitesi en yüksek 25 şehir listesi: 1-Helsinki 2-Zürih 3-Kopenhag, 4-Münih 5-Melbourne 6-Viyana 7-Sydney 8-Berlin 9-Tokyo 10-Madrid 11-Stockholm 12-Paris 13-Auckland 14-Barcelona 15-Singapur 16-Fukuoka 17-Hong Kong 18-Portland, Oregon 19-Honolulu 20-Vancouver 21-Kyoto 22-Hamburg 23-Lizbon 24-Montreal 25-Seattle" 
Yazının tamamını okumak için: Yine ilk 25'te yokuz - Oray Eğin
Eğin'in bu şehirleri tanımlarken kullandığı "sıkıcı" olma durumunun çokta yerinde göründüğünü söylemeliyim.
(3) Olimpiyat yatırımlarından birisi de bütün yol ve kritik noktaların izlendiği İstanbul'daki MOBESE sistemi benzeri bir kamera sistemi yerleştirilmesi oldu. Milyon dolarla ifade edilen sistemin kurulumu ise kameralar sonucu kesilen trafik cezaları ve vergilerle ödendi.
(4) Gelişmiş ülke vatandaşına bir örnek vereyim: 1 Dolarlık Soygun. Bizimkiler Green Card'ın peşinde koşarken, o ülkenin vatandaşı ise bizim gibi 'geri' bir ülkede bile olan Yeşil Kart'ı olmadığı için kendi başına sağlık sigortasını hazırlıyor.
(5) Gruplara katılmış çoğu kişinin idiot, salak, hapis kaçkını diyerek hakaret ettikleri isyancıları Afganistan'a göndermeyi öneriyorlar. Giderlerse savaş hemen bitermiş. Kanadalı askerlerin Afganistan'da ne işi olduğunu sorduğunuzda ise dünyayı kurtarmak için orada olduğunu söylüyorlar.  Her aşağılayıcı sıfatın yakıştırıldığı isyancı lumpenlerin siyasal bilinci bile bunları söylemeyecek kadar ileridedir. En azından bildiğim örneklerden rahatça söyleyebilirim.

23 Haziran 2011 Perşembe

Sergio Leone

Sergio Leone (1929-1989)


“Gençken üç şeye inanırdım: Marksizm, sinemanın kurtarıcı gücü ve dinamit. Şimdi sadece dinamite inanıyorum.” 
 “When I was young, I believed in three things: Marxism, the redemptive power of cinema, and dynamite. Now I just believe in dynamite”

15 Haziran 2011 Çarşamba

Kısa Kısa Karalamalar

1.
Doktor Zivago ( Yön: David Lean, 1965) izlerken bir sahnesine takılmıştım. Birinci Dünya Savaşı başladığında askerler cephelere gönderilirken, şehrin sokaklarından geçirilirler, kahramanımız askerlerin içinden geçer. İnsanların yarı ağlamaklı, yarı gururlu durumları yanında askerlerin arasında gezerek atılan çiçekleri toplayan kahramanımız onları koklar ve başkalarına atar. Onun için bu savaşın anlamı ne askerlerin, ne onları yolcu edenlerin kafasındaki ile aynıdır. Bildikleri, bilmedikleri ve sonuçları itibari ile savaşın getirileri hakkında oradaki kalabalıktan daha gerçekçi olarak gördükleri vardır. Ama kalabalıklar arasında tek başınadır. O sadece ortalarda görünen neyi önemseyip neyi umursadığı belirsiz bir kişidir. (Ve nedense filimlerde Savaşa giden askerler geçerken, büyük bir olay yaşanırken kendi gündemlerine dalmış insanları görmeyi severim)

2.
Başka bir tek başınalık ürünü olan 'umut' sözcüğünü hiç sevmem, umutlanmak ise sebebi olan öznesi biz olmadığımız sürece korkutur. Efsaneler anlatılarak büyütülmüş 'siyasal' kuşaklar, efsane anlatarak 'siyasal' kuşaklar büyütürler oysa dışarıda bir hayatın döndüğünü birilerinin anlatması gerekir. Orada o insanların arasında olmak gerektiğini hissettirmek gerekir. Mücadele insanına politik yolu yöntemi anlatmak yerine sezinletmek ve keşfettirmek öğrenmelerin en güzelidir. Çünkü sonuç hiçbir zaman planlanan ile aynı olmaz. Kişilerin ve kuşakların karakteristik özelliklerini taşır.


Yaşam oturduğumuz nezih mekanlarda da dönmektedir. Ama bir esnaf lokantasında, bir pazar yerinde de dönmektedir. İnsanların olduğu her yerde bir şeyler olmaktadır. Neyin olmadığı ise bellidir. Oralarda gezen belli bir istihzaya sahip kahramanımız yoktur.

3.
Kitapçılarda dergi ve kitaplara bakarken yaşadıkları ülkeyi nasıl algıladıklarını anlamadığım bir toplamın, karşı çıktıkları toplumca neden anlaşılmadıklarını anlamadıklarını okuyorum. Hepsi bir yerinden topluma koyuyor

Bundan etkilenip neyi bildiği şüpheli olmak ile birlikte 'kaybeden', 'tutunamayan' olarak lanse edilmeyi seven solcu militanlar ile karşılaşmak tuhaf geliyor yada oblomovluk'u sadece romanda anlatılan bir kişinin özel bir durumu olarak gören dostlar başka bir sıkıntı yaratıyor. Sol'dan, sosyalizm'den bahseden insanların uzak durması gerektiği sıfatlar: tutunamayan, loser, kaybeden'lerdir. Eğer kendilerini öyle düşünüyorlarsa sol ve sosyalizmcilik oynamamalılardır.

Ek olarak tutunamayan, kaybeden edebiyatını üreten ve orta sınıftan olup ülke insanına göre nitelikli eğitim ve yaşam koşullarına sahip ilk gençliğinden itibaren kendisini bedbaht bir kaderin kurbanı gören insanlardan drama değil komedi çıkar. Hepsine bol bol Tanju Okan dinlemelerini salık vererek oradan ayrılıyoruz. Ciddi bir kaybeden örneği isterseniz: Oktay Dereliğolu

4.
Seçimlere dair yazmayacağım. Sadece okuduğum kimi yazıları buraya koymak istiyorum:



(*) Gün Zileli yazısında utangaç bir şekilde kültürel mücadele lazım diyor. Sanırım 'aydınlanma' sözcüğünü kullanmaktan zamanında atıp tuttuklarından dolayı korkuyor. Korkmasın rahat söylesin bize 'sol politka + aydınlanma mücadelesi' gerekiyor. Aydınlanma deyince korkmasın farkını koyarız.


(**) Seçim sürecinde bilinmeyen şey 'kutsal sağcı ittifak'ın arka odalarda ne propagandası yaptığı. İleri demokrasi mücahidi meydanlarda bu kadar kin ve nefret ile konuştu ise diğer çılgın yavru mücahitler insanlara neler anlattı acaba?

Türkiye'nin seçimi, insanların seçimi - Oray Eğin - Akşam (***)

(***) Aydemir Güler'in rüzgar güçlendikçe direnmektense kabullenmeyi seçenler olacak dedikleri arasına Oray Eğin'de katılmış görünüyor. Yoksa, eski muhalifliği devam ederse işinden olmaktan korkuyor olabilir.

Tren perona girmek üzere -Yavuz Alogan - Yarınlar
5.
Seçim sonrası gözaltı ve tutuklamlar gösteriyor ki artık 12 Eylüllerin yanına bir de 12 Haziran'ı ekleyeceğiz. Eskiden darbelerde 'kutsal sağcı ittifak' darbeyi sonradan desteklemişken, bunda öncesinden desteklemiştir. Biri üniformalı, diğeri sivildir (tabii üniformalı polisleri vardır).

6. Aşağıda seçimlerde bizim köyün durumu görünmektedir:

3 Haziran 2011 Cuma

bil fil

metin lokumcu öğretmen'e

Kişilerin kendilerini ilgilendiren kararların alındığı süreç ve tartışmalara birebir katılımının olduğu yönetimlerde 'uzman'lar yoktur. Uzmanlaşmanın sebebi olan sorumluluk kişiler tarafından devredilmediği gibi karar ve süreçlere dair sorumluluk ortaktır.

Karmaşıklaşan ve diğer mecburiyetleri ile yaşamın getirisi kişilerin belli alanlarda uzmanlaşarak, zorunluluklarını devredebilme sonucunu doğurdu. Eski zaman insanları kullandıkları her şeyi üretmek ya da bulmak zorundaydılar. Bu onlara bağımsızlık ve mobilize olma imkanı veriyordu. Oysa bugün paranın/değişim gücünün hızlı hareketi sonucu bu zorunluluktan kurtulmuş durumdayız.

Bu kolaylaşmaya rağmen insanların farkındalık sorumluluğunu hala cebinde taşıdığını nasıl anlatabiliriz? 

***

İnsanların politik hayvan olması gerekliliği üzerine yazmak istiyordum. Gerek olmadığını düşünüyorum. Ben okullu yolu denemek istedim görünen o ki bizde bu yol alaylı olacaktır. Politik olmanın gerekliliği bilişsel süreçlerle değil politik süreçlerin sıkıştırması sonucunda oluşuyor. Biraz tepkisel, kırılgan, kısa süreli atılımlar olarak görünse bile sonrakilerine en azından birer miras bırakıyor.

Politika ses ise kendini politika dışı sayan bir filin girdiği zücaciye dükkanında fazlası ile duyulabilir. Hatta fil kendisini politika dışı yada politikalar üstü bile görüyor olabilir. Fil gezdikçe kıracaktır. Kırdıkça da sesler çıkacaktır. Şayet fil bir zelzeleye sebep olup dükkanı yıkmazsa arkasında kırılmış, ses vermiş ama öğrenmiş bir zücaciye dükkanı bırakacaktır.

***

Bu ay okunanlar:

İstihbarat Yalanları ve Dink Cinayeti - Nedim Şener - Derin Yayınları

Durakta bulduğum Natinal Geographic'ten  Göbeklitepe üzerine iki makale okudum biliyordum iyice meraklandırdı demeliyim.


Express mayıs sayısında İstanbul üzerine yazılar şehrin geleceğini gerçekçi ama gri çizmiş. Derginin seçim özel sayısında ise kimlere destek verdiğini anlayabilirsiniz. En azından bu sayı şu, şu adaylara destek amacı ile çıktı deselerdi daha bir güzel olacaktı.

NTV Tarih, bu dergi tarihle ilgilenmeye yeni başlayanlar, yada zorlanmadan okumak isteyenler için birebir. Yoksa tarih okuru için çok az yeni şey verecektir. Yine de dergi ile birlikte verilen İstanbul eki kısa tarih açısından İstanbul tarihine başlangıç olarak güzel bir çalışma. Sonundaki okuma önerileri ise güzel bir andaç olmuş.

Bu arada yeniden basılmış olan Papirüs dergisinin (Cemal Süreya 1966 ile 69 arasında çıkardığı dergi, sanırım 49 sayı yayınlanmıştı) 2. sayısını okudum. Diğer sayılarını almak için gittiğimde bulamadım.

Gazetelerin kitap eklerinden gördüğüm kadarıyla içerik olarak en tatmin edicisi Birgün Kitap gibi görünüyor.

***

bil fil ile bu hayatı götürüyoruz. Bakalım onu çıkartana kadar ne sesler duyacağız.