25 Aralık 2016 Pazar

1983 ayna'sında

Ama olmuyor! o horozdan şeker dilinizde

"bir bibloyum, oralardayım, renkleri pastel,
taşınırdım o evden bu evden şu evden bir evden diğer evden
Bir biblo döküldükçe alçıdan iskeleti demirden"

Şuracıkların nasıl çürüdü sazdan telden sözden kederden
Rakılar ondan, sürekli radyolar, vişne çürüğü kadifeler

Alkole ve allaha var deriz eğer
Onlar da bize insan derse, keder

Sarhoş olmak için şarap
Dalmak için rakı içersek

Biblonun elinde, sapho, Anneler de nasıl çürür
Bir yaradan ibaret hayata geldiklerimizden beri

Hiç olmaz bir sarının aynasında görmesi bir beyazı
Beyazın hep şuracıkları çürüyen bir sarı olması

artık her göründüğünde kendi

bir oğul bir babadan başka
ne olabilir aynanın içinde
83'ten beri

2010

8 Aralık 2016 Perşembe

Çankaya sırtlarından Ankara'ya Bakış, 1935

Sağda aşağıdaki bahçeli evler Kavaklıdere, sol tarafta uzanan sırt Aşağı Ayrancı sırtın ilerisindeki büyük binalar TBMM, arada uzanan belli belirsiz yol Atatürk Bulvarı... Çekildiği yer Cumhurbaşkanlığı köşkünün alt tarafları gibi.., 
Ankara, Çankaya, 1935 
Kaynak: https://twitter.com/NataliAVAZYAN/status/809493990659727360

7 Aralık 2016 Çarşamba

Lenin, 1986, Andy Warhol (1928-1987)

Lenin, 1986, Andy Warhol (1928-1987)
Acrylic and silkscreen ink on canvas, 183.5 x 122 cm.

6 Aralık 2016 Salı

Sonsöz, 1973, Henri Cartier-Bresson

"Ben ne ekonomi uzmanıyım ne de önemli binaların fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçı. 
Fotoğraf makinesi olayların nedenini açıklamak için uygun bir araç değildir. O olayların görüntülemek için yapılmıştır ve en şanslı anında bile soruları ve cevapları kendine göre sorar ve verir. Bu nedenle ben ondan objektif rastlantıların izinde, avareliğimi tekrar canlandırabilmek için yararlandım. 
fotoğraf hiçbir şeydir, beni ilgilendiren hayat… "

Çeviri: Orhun Kılıçbeyli
Karar Anı (Images à la Sauvette)
[1940–1990 arası pasajlar], 1952
Henri Cartier-Bresson
Hazırlayan: İlker Maga, YGS Yayınları, Ocak 2006,

5 Aralık 2016 Pazartesi

Buster Keatons ve takipçileri

Buster Keatons

101 Buster Keatons
K: http://ensalada-de-lengua-de-pajaritos.tumblr.com/post/86869949092/101-buster-keatons

4 Aralık 2016 Pazar

Orlando, Virgini Woolf

 Arşidüşes Harriet Griselda tokayı iliştirmek üzere eğilince, Orlando hiç beklenmedik ve açıklanmaz bir biçimde çok uzakta Aşkın kanat seslerini duydu. Bu yumuşak tüylerin uzak kıpırtısı, içinde binlerce anıyı uyandırdı; coşkun sular, karda güzellik ve selde ihanet; ses yakına geldi; Orlando kızardı, titredi, bir daha hiç duygulanamayacağını sandığı kadar duygulandı; ellerini kaldırıp güzellik kuşunun omzuna konmasına izin vermek üzereydi ki, birden -felaket!- kargaların ağaç tepelerinde taklalar atarken çıkarttıkları gıcırtılı sese benzer bir ses çınlamaya başladı; sanki kaba kara kanatlar havayı karartmışlardı; gaklamalar duyuldu; gökten saman çöpleri, dal parçaları, tüyler düştü; omuzlarına kuşların en ağırı ve en çirkini kondu; yani akbaba. İşte bu yüzden odadan pürtelaş kaçtı ve Arşidüşeş Harriyet'i arabasına kadar geçirmesi için uşağını gönderdi. 
(...) 
 Bunun üzerine, evinin yaşanmaz hale geldiğini ve bu işe bir son vermek için ivedilikle önlem almak gerektiğini kavrayan Orlando, yerinde hangi genç adam olsa onun yapacağı şeyi yaptı: Kral Charles'tan kendisini Olağanüstü Büyükelçi sıfatıyla İstanbul'a göndermesini rica etti. 
Orlando, Virgini Woolf 

3 Aralık 2016 Cumartesi

2 Aralık 2016 Cuma

Ankara, Mon Amour!; Şükran Yiğit

 Suna’ya göre her edebiyatın bir mevsimi vardı. Kış geceleri büyük Rus romanlarına, yaz ayları Amerikan öykülerine, sonbahar tek başına Edip Cansever’e, ilkbahar ise Fransız klasiklerine ayrılmalıydı. İngiliz edebiyatı mevsimsizdi tabii ki. O bütün bunları bir solukta arka arkaya sıralarken yerde dizi dizi duran sarı, yeşil, kahverengi kapaklı kitaplarına kayardı gözüm, o zaman bir huzursuzluk geçerdi yüzünden: 
 “Emel biliyor musun, bu kitaplar yakında yasaklanacak bu ülkede. O zaman hiç okuyamayacağız... Yani daha biraz vaktimiz varken... Bak mesela şu Nikaragua kitabı.” 
 Sonra birden susup çaresiz gözlerle yüzüme bak(tı). Suna’nın kulaklarına da herkesin az çok duyduğu postal sesleri geliyordu.
Ankara, Mon Amour! Şükran Yiğit

1 Aralık 2016 Perşembe

İskambil Kartlarıyla Uzanmış Çıplak, Charles Camoin, 1906

İskambil Kartlarıyla Uzanmış Çıplak, (Nude Lying Down with a Game of Cards) Charles Camoin, 1906

25 Kasım 2016 Cuma

Cahil (Aforizmalar), Ferit Edgü

Cahillik, her ucu keskin bıçak. Cahillik bir eğitim alıp almamak değil; kişinin dışında olan bitene verdiği anlam ve aldığı tutumlar bütünü. Dünyanın merkezine kendini ve 'bildikleri'ni koyarak yorumlayan cahillere "cahil" demedikçe daha çok şeyler olacak görünüyor. Cahil kadının-erkeğin derdi para, paralı koca/karı, daha çok para, statü, koltuk, şan-şöhret, mal-mülk... Korkuları da var; yaptıkları ile bütün korkuları gerçekleşir cahillerin.
*Sel Yayıncılık, Geceyarısı Kitapları
İstanbul, 2015


Cahil
Aforizmalar
Ferit Edgü
"Cahilde eksik olan akıl değildir

(O kurnazdır).

Eksik olan ahlaktır"

"Cahil, yalancıları sever,
yalancılar da cahili."

"Cahil sürekli inkar eder."

"Cahilin en büyük silahı iftira atmaktır."

"Cahilin yüzü gülüyorsa ondan uzaklaş."

"Cahil, üşüdüğünde
bayrağa sarılır."

"Cahilin sesi çok çıkar."

"Cahil, bağırarak konuşur.
Bilge kişi susarak."

"Cahil, sessizlikten hoşlanmaz.
Düzenden hiç hoşlanmaz.
Cahil, kargaşayı sever."

"Cahilin içi başka, dışı başkadır."

"Uzun boylu cahil
daha az cahil değildir."

"Cahil, cehaletiyle
gurur duyar"

"Cahil, yol gösterir
ama o yolun
nereye varacağını bilmez."

"Gözü kara cahiller vardır.
Gözü açık cahiller vardır.
Ama gözü tok cahil yoktur."

"Cahil, doymaz."

"Cahil, özeleştiri yapmaz"

"Ah kafam! diye
dövünen cahil görülmez."

"Cahil, az düşünür
çok konuşur."

"Cahilin yalanı bol olur."

"Cahil, yemin eder, başı ağrımaz."

"Cahil, hep aldatıldığını düşünür,
aldattığında bile."

"Cahille ancak başka bir cahil
baş edebilir."

"Cahil, saygı nedir bilmez."

"Cahil zenginliği parayla ölçer."

"Cahil, tantanayı sever."

"Cahilin simgesi koyundur."

"Cahil, sabır nedir bilmez."

"Cahilin bir numaralı düşmanı ariftir."

"Sen sen ol cahille yola çıkma."

"Cahil, pişmanlık nedir bilmez."

"Cahilin duası kendinedir"

"Aile boyu cahiller vardır."

"Bazı ülkelerde cahiller için
özel gazeteler, dergiler,
televizyonlar vardır."

"Ansiklopediler, sözlükler
cahillerle doludur."

"Cahil, yalnızca kendine inanır.
Bir de kendisi gibilere."

"Cahilin edepsizi yaman olur."

"Cahilin ağzı yalan kokar."

"Cahil, herkesi rahatsız eder.
Cahili kimse rahatsız edemez."

"Cahilin sağı solu yoktur."

"Cahil, sözcüklerden korkar."

"Cahilin bir aklı parada, öbür aklı gene paradadır."

"Cahil, yaşlandıkça olgunlaşmaz,
daha da hamlaşır."

"Cahil, hesabını çok iyi bilir.
Özellikle toplamayı ve çarpmayı.
Bölme ve çıkartmadan habersizdir."

"Cahili yanıldığına kimse inandıramaz."

"Cahil, aymaz."

"Cahil, özür dilemesini bilmez."

"Cahil sultanın, bilge veziri olmaz."
(Kurnaz veziri olur.)

"Cahilden iyi odun olur."

"Cahil, yüz bulduğunda astarını ister"

"Cahile alkol yaramaz."

"İnsanların cahili olduğu gibi,
ulusların da 'cahiliye' dönemleri vardır."

"Cahil, ders almaz."

"(...)
Cahilliğiyle övünen cahil çoktur."

"Cahil, dışarıda başka, içeride başka konuşur."

"Tarihçi cahil çoktur, ama meraklı cahil yoktur."

"Cahil, taklitçilere bayılır."

"Cahil, savaştan medet umar."

"Cahilin anlamını bilmediği birkaç sözcük: Erdem, barış, dostluk, dayanışmaz, dürüstlük, umut, özgürlük, eşitlik, v.b., v.b. .."

"Cahil, herkes kendisi gibi düşünsün, kendisi gibi inansın, kendisi gibi yesin, kendisi gibi içsin ister."

"Cahil, ecdadının cahilliğiyle övünür."

"Cahil üzerine ne söylersen söyle, eksik kalır."
Dipnot: Kitapta 235 ve 267. aforizmalar aynı; 307 ve 198. gibi birbirinin tekrarı aforizmalar da var. Yazanın aklına, okuyanın sabrına teşekkürler.

23 Kasım 2016 Çarşamba

Sezinleyenle yorumlayan

Bir dehanın dediğini yorumlarsak: "Halk sezinler" aydın bilince çıkarır.
Ülkeyi savunmaktan sevdiklerimizi savunmaya geçmek ihtimal dışı değil. 
Tartışın, kavga edin; yeter ki birbirimize ihtiyacımız olduğunu bilin.

21 Kasım 2016 Pazartesi

Böcekleşe böcekleşe

Türküler, ağıtlar, felaketleri anlatan; BENCİL HIRSLI VE AÇGÖZLÜ YÖNETİCİLERDEN bahseden devirleri bilmediniz. 
Adaletin diz çöktüğü, hukuksuzluğun boy verdiği yurtlarda neler olduğunu az-çok duymuşsunuzdur. 
Yalancıların, yalanımızı ortaya çıkaranı yargılayın-hapsedin çığlığını duyun. 
Böcekler istila ettiler, yok ediyorlar. Böcekleşe böcekleşe yaşayacağız diyorlar. 

2015

19 Kasım 2016 Cumartesi

Ekim 2015: Saat Kaç? (Tekrarı Ekim 2016)

Sabahtan beridir saat kaç sorunsalı yaşıyoruz. Herkes birbirine sormaktan helak olacak. Eminsiniz, evet bu saat ama, acaba, diğer kişi (iş yaptığın, buluşacağın, arkadaşın, anan-baban...) hangi saate bakıyor. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"ne muhafazakar katkı. Zamanda kaybolma...  
- Saatiniz kaç?
- Kime göre neye göre?

17 Kasım 2016 Perşembe

Dört Kısa Savaş An'ı

talihe daha az güvenen, daha uzun süre tutunur.

Prens, Niccolò Machiavelli


Meydan

Birlik ile geldin buraya. Bir sırada oturup  sırtını duvara yaslandın. Baktığın, boş meydanda bir an bir şey patlıyor görüyorsun. Sana yaklaşan bir parça -yaklaşırken gördün- başında bir hafiflik hissediyordun. Sallanıyorsun sallanıyorsun şimdi düşeceksin ve hava kararacak. Oysa güneş doğuyor. 

Kılıç
Bir savaş, gidiyorsun. Askerler gelip senin evinden aldı. Meydanlar gezdin, diğerleri ile bir alana getirildin eline bir kılıç başına bir kıdemli verdiler. Çalıştın salladın, salladın. Kılıcı bıçak gibi biledin. Yerden biri kalktı ve koşmaya başladı. Öndekini öldürmeyecekler, belki. Sen, daha ilk çitin arkasından fırlayan askerin ağzına giren mızrağını dişlerinde hissedeceksin. Boğazın yok. ciğerlerine kan doluyor.

Gülle
Savaşa gidip gitmeyeceğini bilemeyeceksin. Bir savaş içinde uyanacaksın. Gelen top güllesinden hemen ölmeyecek ama onun yıkımını görecek kadar uzakta olacaksın. Bina dibinde patlayan bombanın ağaçları parçalayışını hissedeceksin. Parçalar üzerine gelirken -attığın bombaları hesap edeceksin- belki...

Göz
Bir savaş içinde dediklerimi duyacaksın. Başını çıkardın. Zıp der gibi ses gelecek. Sağ gözünü kırparken yandaki arkadaşına bakacaksın. Kan sol gözünden akarken sağ gözünle şaşkınlığı göreceksin, o arkadaşın evine dönecek.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Soldat und Tod (Asker ve Ölüm), Hans Larwin, 1917


Bizim kilerden çıkanlar

Üniversite kantininde birbiri ardından çekiştirmeyi, laf taşımayı, birbirini düşman gibi kesmeyi bilirseniz; muhtemel solcusunuzdur ve bir yerlisinizdir. Arada dedikodu taşımayı, bire bin katmayı seven ortak arkadaşlar da sağolsun! Bu 'dostlar' da her gittiği kişinin yanında diğerine karşı bir olup bayağı kötüler, arkadan konuşur. Böyle böyle solcu solcuyu sevmez. Niye oradadır, ne için mücadele etmektedir; dost kim düşman kim bunu çok kavrayamaz.

Bir gün okul bitip Anadolu'nun bağrına düşünce bir yıl, iki yıl da üstüne binince o kantinde gördüğü en sevimsiz insan en sevgili dostu olur. Bu karşılaşmalardan çoğunca güzel dostluklar çıkar. Artık o, ülkenin içine yuvarlandığı koyu karanlığında tek değildir. İçki içeceği; soldan-siyasetten ortak dertlerden muhabbet edebileceği birisini bulmuştur. Bunlar insanlık hallerimiz... O "kötü ya da sevimsiz kişiyi" kabul etmemiştir. Sadece ahmakça birbirini tanımadan verilen yargılarla nasıl en yakın dostlara düşman olduğunu anlamıştır. Anlamışızdır.

İş başa düşüp tek başına kalınca insan ayrımların ne kadar değeri olduğunu tekrar tartar. Maraş katliamı yaşanırken kanlı-bıçaklı solcular ancak bir araya gelmişti.  Tartışmanın, farklı düşünmenin, ortak iş yapmayı engellemesi sadece bir katliamda can derdine düşen insanlar arasında kırılabilir.di.

***
İlla birlik, beraberlik olsun demiyorum. İşimize bakalım, işimizi doğru yapalım. O da yeter. Birbirini düşmanlaştırıcı laftan işten uzak duralım.

***
Yukarısı işin duygusal kısmı... Liberal solcular ellerinde nezih haritaları ile Türkiye'yi gezdi, öğrendi, öğretti. Kafalarındaki haritayla Türkiyeyi açıkladılar. Yazdılar bayaaaa... Neredeyse 30 yıl kurdukları nezih zihin hapishanesinde yaşadı kimileri. Biz indirgemeci, ortalama militan kalıyorduk. Kafalarına vura vura kırıp attıkları "nezih labirentlerini"... Biz değil yaşananlar yıkıyor.

Biz ise daha hülyalı bir haritaya sahiptik: 1980 yılı Tuzluçayır'ı, 1 Mayıs Mahallesi, 12 eylül öncesinin Fatsası... Memleketin o devir bütün solcu mahallerinin elde yapılmış haritaları... Liberaller haritaları Ab-d fonları ile bastırdı, bizim kilerden çıkardıklarımız arpa ekmeğine dönmüştü. Birinde insanın karakterine dair bir acizlik görüyoruz, ikinci de ise artık öğrenemeyen bir tutukluk.

***
Gün ağarırken borazanlar çalacak. Kimsenin olanaklarına ihtiyacımız yok mu? Değişimi nasıl görüyoruz? Yoksa iyice toz mu olacağız? Bu haritanın en iyi çizileceği, en az yamuğun çıkacağı an şimdi, şimdi.

sahipsiz

10 Kasım 2016 Perşembe

“We drive into the future using only our rearview mirror.”


“We drive into the future using only our rearview mirror.”
– Marshall McLuhan
Yukarıdaki fotoğrafı çekeni bilmiyorum. Araştırma zahmetine de girmedim. Neyin çekildiğini anlamakta biraz güçlük çektim.  Fotoğrafın üzerinde oynanmış olma olasılığı da var. Yine de beraberindeki alıntı ile gayet yerine oturmuş geldi. 
Alıntıda belirtilen isim doğru mu? Onu da bilmiyorum. Kontrol de etmedim. Fotoğraf altındaki İngilizce yazı gayet yerine oturmuştu. 
Belki de bu basit fotoğraf, yazı alegorisi beni esir aldı. İlerde bundan pişman da olabilirim. Olmadığımız ne var? Siyasi gündem, olacaklar mevzusunda ne kadar yazsak da elimizde sadece geçmişten kalanlar var. O da hep eksikli olacaktır. Çünkü her deneyim geçmiş zamanlarda benzerlerini bulundursa da onlardan fazla ve başkaca olacaktır. Eğer, tekrarlanan benzer olaylar aynı sonuçları üretseydi; bir halkada dönüp durduğumuzu gösterirdi.
Geleceğe, sadece geçmişi gören bir aynaya bakarak ilerleriz. 
ya da şöyle mi demeli, 
Geleceğe, sürdüğümüz arabanın sadece dikiz aynasına bakar gibi ilerleriz.

10.11.2016

9 Kasım 2016 Çarşamba

İzmir Şehitler: Hasan Tahsin Recep (Osman Nevres) ve Kaymakam Şükrü Bey, Bülbülderesi Mezarlığı, Üsküdar

Hasan Tahsin Recep (Osman Nevres), 1888-1919, Bülbülderesi Mezarlığı, Üsküdar

Kaymakam Şükrü Bey, 1870-1919, Bülbülderesi Mezarlığı, Üsküdar

30 Ekim 2016 Pazar

Taşlıtarla'daki Ev - İlhami Bekir Tez

Ankara'da sahaflarda sıkça gördüğüm; "de yayınları"nın 1984'te bastığı Taşlıtarladaki Ev diye bir kitap vardı. Bu kitabın kapağına daha evvelce yapılmış kapağının görseli konmuştu. Almadım ama ilgimi çekti. İlhami Bekir Tez'in, çok bilinmeyen, 1930-60 arası toplumcu gerçekçi yazarlarından olduğunu biliyordum.

Sonradan Taşlıtarla'da (İstanbul, Gaziosmanpaşa) oturmuş Balkan göçmeni insanlarla tanışınca bu kitabı merak eder oldum. Bu sefer kitabı İstanbul'da göremedim. Yeniden basıldı, kısa sürede bir sahafa da inmişti. Aldım. Şu alıntıları koyayım dedim:
"Bir otomobil geçiyordu. Bir daha geçiyordu. Lacivert giyimli beyaz bir çocuk bisikletiyle süzülüyordu. Bir bisikletli çocuk daha süzülüyordu. Çiçek gibi temiz, çiçek gibi ışıklı, çiçek gibi renk renk giyimleri, pudralı çorapsız bacakları, buğulu salkım üzüm bakışlarıyla ve bir balık gibi kaygan diri çıplaklıklarıyla kıvrak asfalt kadınları gelip geçiyor. Genç kızlar ellerindeki kayısı güllerini omuzlarına değerek geçen motosikletli delikanlılara atıyorlar. Öyle tatlı bakıyorlar ki insanın içi ılık bir banyodan yeni çıkmış gibi rahatlıyor. Ve onlar, işte böyle, bizim aramızda yaşayıp bizim aramızda ölmedikçe, hakiki hayatı yaşamış olmayacaksın der gibi geçenlere bakarlar. Asfaltta insana gelen ölüm arzusu bile tatlıdır." 
"İşte böylece, ihtiyarları ürküten, delikanlıları ana bağrından söküp ninelere bellerindeki alaca mendilleri çıkarttıran, Hasan'ın dayısını, Memo'nun babasını alıp götüren harp, Umumi Harp, kahrolası harp, onların oyunlarını da değiştirivermişti birdenbire."

15 Ekim 2016 Cumartesi

Urgan Dolaştıranlar

Şu günleri anlatabilmek için çok çalışmak gerekir. Başlangıç 1945 sonrası ve daha da dikkatli incelenmesi gereken bize yaklaşan bir tarih var. Türkiye'nin dinamiklerini bulabilmek bunların ne tür düşüncelerin etkisi altında kaldığını ve izlediği yolu görmek isteriz. Bu çalışma disiplinler arası olur. Çalışmanın materyalleri de ummadık nesnelerle kalabalıklaşır.

Yine de yürütülecek bu çalışmada bugünlere geldikçe görünenlerin gerçekle hiç bir alakasının olmayacağı bilinmeli. Gündelik siyaset içerisinde olanları anlamak için şifre çözen bir makine lazım olur.

Aslında olanları doğru bir okuma gösterirdi. Yine de yanlış okumalar işi başka bir yere sürdü. Anlamsız ve saçma... Sudan çıkmış balık şaşkınlığında değiliz.

Siyasetinde düşmanlarına karşı her tür sahtekarlığa olur veren siyasetler elbette bir yere gelir. Doğası gereği, bu, bir tür sahtekarlar dayanışmasıdır. Çünkü meşru değillerdir. Güçlenmeye açıktırlar, hatta birlikte güçlenmişlerdir. Bir yerden sonra sahtekarların ipliği, urganı ellere ve ayaklara dolanır. Sonuçta biri yıkılır, diğeri de ardından. Kimin üzerine yıkılacaklar?

1.
Cumhuriyet, daha da güncel tanımla modern Türkiye ile mücadele halindeki dini tayfa bir hizipler hareketi idi. Kimi kuyruğunu, kimi kıçını, kimi hortumunu tuttu. "Aydınlanma" bir diğer anlamı ile "hesaplaşma" yaşayamayan, bu olanakları elenen Türkiye'nin modern geleceğini (artık geçmiş) meşruiyet sorunu yaşayan bu dini tayfa kafaladı. Yetişmiş, uzmanlaşmış ama hesaplaşmamış.

2.
Kimi bacayı zorladı, kimi misafir gibi geldi. Devleti adım adım ele geçirenler, seçimle gelenlerin yolunu açtı ve kolaylaştırdı. Bu nedenle, koltukta oturanı hep kendilerine borçlu hissetmesi gerektiği üzerinden hareket ettiler. Ortak düşmana karşı mücadelede bu çok öne çıkmadı. Düşman bildiklerinin kolu kanadı ne zaman kırıldı, ne zaman bir acuzeye dönüştü. İşte o an içeri dönüp geri çekilmiş hesapları yapmaya başladılar. Üzerine oturdukları ülke kaynaklarını bölüşemediler. Ülke, bu şirret yobazların hırsızlık malı oldu. Bekler miydiler? Hayır, çünkü o maldan gelecek paraya ihtiyaçları vardı. Hırsızlık malına (belki ganimet demeliyiz) bölüşemeyip birbirine silah, tank çıkaran adamlar... ve diğer ortakları.

3.
Bu ortaklıkların güçlü ülke istihbarat servisleri ilişkisi olmadığını söyleyen yok. Ama birbirini tanıyan hırsızların mal/malzeme aldığı dükkan ve kişiler de çok faklı olmayacaktır. Bizlerin ise avanak seyirciler mi yoksa oyunun aktörü mü olacağız sorusu yok. Soru bu kimyayı bu çürümüş ortama en az buluşmak. Çevremizden başlayarak başkalarını, kendimizi akıl-ruh sağlığına kavuşturmak olacaktır.

4.
Gençlik gibi güç de geçici oluyor. Herkesin güvendiği bir şeyler var, ancak sonuçlar planların çok da yolunda gitmediğini anlatıyor.

İzliyoruz. büyük işler yapacak gibi konuşmak olmaz.
Neyiz ki bizler?

26 Eylül 2016 Pazartesi

17 Nisan 1970

17 Nisan 1970, Türkiye, Time
K: https://www.instagram.com/p/BIPvl8rjEFF/

25 Eylül 2016 Pazar

Tkp Tarihine Küçük Notlar

Dolaşıp durduğumuz, geri dönüp durduğumuz bellek. Bizler, birbirinden farklı ilgilere sahibiz. Biz, dediğimiz nedir desek onu da çok tarif edemeyebiliriz. Şöyle de diyebilirim: sol tarihle ilgilenenler. Sol tarih deyince de TKP tarihi başta gelir. Yazılar, anılar, romanlar... Kendimce okumaya, yetebildiğimce süreci çözmeye çalışırım.
Türkiye sol tarihi, Osmanlı'da birbirinden farklı işçi-öğrenci-aydın grupların buluşup TKP'yi oluşturmasına oradan gözaltı ve dağılmalardan TİP'in kuruluşuna kadar geçen bir dönemi, ardından 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 aralığından bugünlere geliriz. Bu süreci dışarıdan kesen 1. Dünya Savaşı, Ekim Devrimi, Komiternin kurulması, 2. Dünya Savaşı, Çin Devrimi, Küba Devrimi, Nükleer Kriz, Uzay yarışı, Sovyetlerin yıkılışı, Küreselleşme(Neoliberal saldırı)... Kabataslak çizilebilecek noktalar. 
* * *
Sol tarih üzerine az da olsa ciddi çalışma var. Eksik olan dönemin önemli yazı ve metinlerine ulaşmak. 
* * *
Sol tarih okumalarına biraz da Güven romanı ile başladım. Kitaba bakmıştım ama parasız birisi için gayet pahalıydı. Aslında her şey pahalıydı. Ben alamayınca hediye gelmişti. Güven'de gayet ketum bir bakışla tarihin yorumlandığını söyleyebiliriz. Vedat Türkali partinin bir kliği/hizbi/kanadı gibi ötekilerini anlatmış ve suçlamıştı. Türkali'nin kitap üzerine çıkan söyleşilerinde kitabı yazarken bir çok arşivi elden geçirdiğine ve basılmamış kitaplara-anılara da ulaştığını söylemişti. Hatırım da kalan... 
Kitapçılık yaptığım dönemde TÜSTAV yayınlarının Ankara'daki abonelerinin kitaplarını dağıtırdım. Ayrıca kitap satışını yapardım. Bir gün Belge Yayınları'ndan çıkmış bir anı kitabı geldi: "Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Anıları". Kitap Nazım'ın fotoğraflarında gördüğüm TKP'lilerden Hayk Açıkgöz'ün anılarıydı. Ermeni ismi taşıyıp hakkında az bilgim olmasından ilgimi çekerdi. 
Kitap bayağı hacimliydi. Kitabı okudukça sanki Güven romanını okur oldum. Kitap ile Güven romanı arasında çokça çakışma vardı. O gün için bilmezdim. Vedat Türkali'nin Komünist kitabını okuyunca iş biraz daha anlaşıldı. Hayk ile Samsun'dan arkadaştı Vedat Türkali. Kitabın ikinci baskısında bahsettiğine göre Hayk ölene kadar sürmüştü bu arkadaşlık. Mustafa K. Erdemol'un yazısı da tespitin yanlış olmadığını gösteriyordu:
"Güven’de roman kahramanı bir Ermeni üzerinden (ki o Ermeni aslında, Samsun’dan çocukluk arkadaşı, gençliğin partili yoldaşı Hayk Açıkgöz’dür) yazmıştır Ermeni Soykırımı konusundaki düşüncelerini."  
K: http://www.birgun.net/haber-detay/her-gun-tek-basina-bir-adam-abdulkadir-pirhasan-126859.html

Güven'de Turgut ve Halil'in sürekli vurguladıkları bir Stalin konuşması vardı. 1942-1943 yıllarına tekabül eden... Bir gün sahafta gezerken kitaplar arsından küçük bir kitapçık çıktı. Bu kitapçık Ekim Devrimi'nin 25. yılı için Stalin'in yaptığı konuşmanın Türkçe baskısı idi. Moskova'da Ecnebi Dillerde Basımevi'nden çıkmıştı. Çıkmıştı ama Türkiye'ye nasıl gelmişti? Bu sorunun yanıtını Ankara'da bir etkinlik sonrası tren garına götürdüğümüz Rasih Nuri İleri verdi. 1944 yılındaki sağcı/anti-komünist gençlerin devlet yönlendirmesi ile de yaptığı Tan Gazetesi ve Matbaası baskınını herkes bilir. Orada iki kitapçının da tahrip edildiği söylenir: ABC ve Berrak Kitapçıları. Rasih Nuri İleri bu tür kitapçıkların oralarda satıldığını söyledi. 
* * *
Biraz not düşeyim dedim. Tarihi romandan okumak hakkında düşüncelerim belli ama buna dair Aydemir Güler'in şu notunu koyayım. Bizim için de gayet açıklayıcı olacaktır.
"Tarihi edebiyat dolayımıyla "öğrenmek" bir diğer yöntem yanlışıdır. İster Vedat Türkali romanını, ister Nazım Hikmet şiirini yazmış olsun. İsterse filmi çekilsin sanat bilgi edinmek için değil, edinilmiş bilgiye olmazsa olmaz derinlikler katmak için yararlıdır. Tarih söz konusu olduğunda..."
K: Boyun Eğme Haftalık Siyasi Dergi, 23 Eylül 2016, sayı 47, sayfa 19

* * * 
Stalin konuşmasının basıldığı kitapçıktan kimi görseller için: https://twitter.com/belirtiler/status/779813247637749760

8 Eylül 2016 Perşembe

7 Ağustos 2016 Pazar

Alıntılar

1.
"MİT’in bile haberar olmadığı bir girişimden benim ekmek derdi için bir cemaate yamanan gerizekalı anadolu halkım yargılanıyor, failmiş gibi." 
K: http://cihatduman.blogspot.com.tr/2016/08/feto-paranoyas-ve-esekler.html

2.
"Tanıdığım, bildiğim Fethullahçılar derken bu isimlerin hepsini saydı. Ben Hanefi’ye de, Sabri’ye de (Uzun), Emin Arslan’a da “Sizsiniz, siz yaptınız” dedim. “Evet, bilmiyorduk bu kadar olacaklarını” dediler. Bir Cemaat yemeğinde Kemalettin Özdemir -polis imamlığından ayrılmış ama hâlâ etkili- zehirleniyor ve çok korkuyor. Gidiyor MİT’te itirafçı oluyor. Ekibindeki isimlere “Bunlar beni öldürecekti, gereğini yapın” diyor. Kozanlı Ömer bir gün Amerika’ya gidiyor. Tak diye alıyor bunu Amerikan polisi. Alıyorlar çantasını. Bütün Cemaat belgeleri, operasyonlar, devletin gizli belgeleri... 
Bu, CIA’e geçiyor; CIA de bizim Polis İstihbarat’a gönderiyor. Polis İstihbarat’ın başında Kozanlı’ya bağlı Recep Güven var, şu anda firarda. Recep “Abi, sen ne yaptın, bizi deşifre ettin” diye konuşuyor. Kozanlı “Bana operasyon yapıldı, bu normal bir arama olamaz” diye yanıtlıyor. “Bizi FBI’a kim sattı?” diye düşünüyorlar. Bir araştırıyorlar ki Emin Arslan kısa süre önce Amerika’ya gitmiş, FBI’ın özel konuğu olarak... Hatta helikopterle New York’un üstünde eşiyle tur atmışlar. Bu fotoğrafları bana kendisi gösterdi. “Emin’in arkasında Hanefi var, Sabri var” sonucunu çıkarıyorlar. İntikam almaya karar veriyorlar. Önce Kayseri’den Ankara’ya tayin olan Orhan Özdemir’e ihaleye fesat karıştırdı diye müdahale ediyorlar, sonra Sabri Uzun’u görevden alıyorlar... Emin Arslan’ın -ki adam Narkotik’ten sorumlu Genel Müdür Yardımcısı- uyuşturucu baronuyla ilişkisini gösteren resimler yayımlıyorlar. Bunun üzerine ekip Eskişehir’de toplanıyor. Hanefi Avcı oranın emniyet müdürü, “Ben bir kitap yazmıştım anılarımı anlatan. Buraya Cemaat’i de yazayım, mesajlarımızı verelim orada” diyor. Gözdağı verecek. Tabii Cemaat “Yoook” diyor, “biz artık çok güçlüyüz...” Hanefi Avcı’nın da defterini düreceğiz düşüncesiyle Devrimci Karargâh’tan içeri atıyorlar." 
K: http://www.hurriyet.com.tr/fetoyu-ilk-kez-yazan-adam-zubeyir-kindira-40176083


3.
" Ben sosyolog olarak da, gazeteci olarak da, İslami hareketleri çalışan biri değilim. Aslında başka bir konuda kitap yazıyordum. New Age kültürü denen, bu dünyada her türlü yeni inancın, yeni tip tarikatların, biraz da alternatif hayat tarzlarının barındığı, çok geniş bir düşünce ya da eylem alanıyla ilgileniyordum. Oradaki bazı global yapıların Türkiye’deki karşılığının Fethullah Gülen Cemaati olabileceğini düşünerek biraz daha konuya eğildim. " 
"Gülen sıfırdan orda bir örgütlenmeye gitmedi de geçmişten var olan en azından 1950’den beri oluşturulmaya çalışılmış bir damarı en iyi kullanan bir adam mı oldu? Bunun da büyük ihtimalle cevabı evettir. Kitapta verdiğim bir örnek de şu: hem nasıl olayları çarpıttığı hem nasıl Anadolu’nun o en sağcı en antikomünist damarına denk düştüğü hem de nasıl yalancı olduğu konusunda...‘Ben’, diyor ‘Türkiye de gittiğim yerlerde görüp görüp şaşardım, 'Komünizme selam dur , Türk Askerini arkadan vur, diye komünistler hep duvara yazardı.’ O zaman da kitapta yazmışım zaten, bir örgüt bu kadar adi olur mu bilmem ama diyelim bu kadar da adi bir örgüt. Hangi örgüt sloganını arkadan vurmak üzerine kurar, bu çok klasik bir Anadolu faşist efsanesiydi ve şu şekilde söylüyor, “Rus askerine selam dur, Türk askerini arkadan vur.” Allah aşkına, bu kadar kalitesiz bir yalana sahip çıkan bir insanın peşinden gidilir mi? Gidilmiş." 
"Bu öyle bir yapı ki, seni KCK’den hapse atıyor polis koluyla, hapishanede ziyarete gidiyor GYV koluyla. Zaten belki bütün bu konuştuklarımızı boşa çıkaracak kadar, Cemaat nedir sorusunun cevabı bu. Polisi hapse atar vakıftaki elemanı cezaevinde ziyaret eder." 
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16090/can-kozanoglu-gulenin-hedeflerinin-kimse-icin-sir-olmamasi-gerekirdi


4.
"İslamcıların darbe yapmayacağı, darbelere karşı olduğu palavrası kesin olarak bitmiştir. Darbeyi yapanlar şeriatçılardır. Başarıya ulaşmak için Erdoğan iktidarından nefret eden cumhuriyetçi güçleri de kazanmayı amaçlayan bu yapılanmanın devlet ve ordu içinde nasıl gizli, sinsi ve etkili bir yapılanma olduğu ortaya çıkmıştır. Cemaati bir “sivil toplum yapılanması”olarak değerlendiren liberal tezler kesin olarak çökmüştür." 
"Darbeci güçlerin ilk müdahale günü olarak 20 Temmuz’u saat olarak da 03.00 belirledikleri anlaşılıyor. Bu tarih, Cemaatçilere yönelik kapsamlı bir tasfiyenin beklendiği –ki 800 subayın ihraç edileceği belirtiliyordu- Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısının başlama tarihi olan 1 Ağustos’tan 10 gün önceye denk gelmesi nedeniyle mantıklı görünmektedir. Darbe tarihinin öne alınmasında ise operasyonun haber alındığı ve bir tutuklama dalgasının gelebileceği endişesinin rol oynadığı kesindir. Saat 22.00’de, Türkiye’nin yarısının sokakta olduğu saçma bir zamanda harekete geçilmesinin anlamı budur." 
"Diğer taraftan darbecilerin kışkırtılarak ya da teşvik edilerek erken hareket etmelerinin sağlandığı da güçlü bir olasılık olmanın ötesinde neredeyse kesindir. Teşvik ya da tahrik edildikleri, böylece radikal bir tasfiye için ortam hazırlamak üzere harekete geçirilip açığa çıkarıldıkları anlaşılmaktadır. Bunun –eğer kesin olarak doğrulanırsa- tehlikeli bir oyun olduğu, darbecilerin gözü kara ve kararlı bir kadrodan oluştuğu ortaya çıkmıştır. Sonuçlar, tahmin edilenden daha yıkıcıdır." 
"Genelkurmay Başkanı dahil bütün kuvvet komutanlarının rehin alınması ve tümünün sağ salim dönmesi, nasıl kurtarıldıklarına ilişkin tek bir görüntünün bile bulunmaması dikkat çekmektedir. Birinci Ordu Komutanlığı’nın karşı tutum alması, darbenin çökertilmesinde belirleyici rol oynamıştır. Ancak, Birinci Ordu Komutanı’nın bile bu tavrı ilan etmek için saatlerce beklediği bilinmektedir. Hesaplardan birinin de bir taşla iki kuş vurulup hem cemaatten hem de Erdoğan’dan kurtulmak olabileceği bir yere not edilmelidir." 
"Siyasal-toplumsal hareketler ile siyaset sınıfının, mülkiyet ilişkilerinden görece bağımsız özerk bir güç olduğu sosyolojik gerçekliktir. Erdoğan, 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybettiği halde direndi, iktidarı terk etmediği gibi paylaşmaya bile yanaşmadı. Ülkeyi kan gölüne çevirdi ve ülkeyi tartışmalı 1 Kasım seçimlerine taşıyarak yeniden iktidara el koydu. Böylece sistem içi çözüm olanaklarını hızla tüketti ve ülke bir kaosa sürüklendi. Seçimler yoluyla iktidarı bırakmayacağına ilişkin bir kanı yerleşmeye başladı. Sandığın meşruiyeti tartışılır hale geldi, güven azaldı. İşte bu kaos ortamı, AKP iktidarını darbeye açık hale getirdi."

http://m.abcgazetesi.com/darbe-surecinin-diyalektigi-sonuclar-ve-olasiliklar-7236yy.htm

Kabile vs The Cemaat


29 Temmuz 2016 Cuma

ÖLÜLERİ RAHAT BIRAKIN!

İnsanlar ölür. 
Öldürülür. 
Kendini öldürür. 
Ölüyse, öncesinde ne yaptıklarının bir önemi yoktur. Kahredici kötülükler, melanetler de yağdırmış olsa; düşmanın da olsa sen bile öldürmüş olsan... En fazla toprağa terk edilir. 
Yaşar iken engel olamadıklarımızın, beceriksizliğimizin, çıkarlarımızın engellediği hesaplaşmayı ölülerle yapamayız. Onlar, kendi adlarına asla konuşamayacaklar. Sözleriyle, düşünceleriyle kavga edeceksin yine ama bedenleri ile değil. Ölüleri rahat bırakın! 
Yaşıyoruz, yine de durmadan ölülerle uğraşıyoruz, onların mezarları, gömülmeleri ile hesaplaşıyoruz. Ölüler savunmasızdır. Kendini savunamayacak birinin bedeniyle, o bedenin yatağı ile uğraşmak korkaklığın karaktersizliğinizin izidir. Ne adaletin sağlar, ne hakkaniyeti getirir. 
Yıllarca başkalarının ölü bedenlerine saldıran yattığı yeri tahrip edenlerin haberini alıyoruz. Bir morg masasında demir çubuklarla, kalaslarla dövülmüş, kurşunlanmış, morarmış, şişmiş, uzuvları kesilmiş, oyulmuş, parçalanmış... Rahat bırakın onları dedik. Ölenleri rahat bırakın! 
Ölü kendini savunamaz. Ölen herkes bizim düşündüğümüz kadar düşman da olmayabilir. Kendimizce yargıladığımız etlerini lime lime, kemiklerini un ufak etmek istediğiniz; hakkında her türlü yorum yaptığınız ölüler... İster yalan ister doğru, konuşamayacaklar. İçinde bir kuşkunun, belki olayın hiç düşündüğünüz gibi olmadığını anlatacak hiçbir an’ı yok onun. O son anlarında ne düşündüğünü ne olduğunu hiç bilemeyeceğiz. Ölüleri rahat bırakın! 
Onlar, artık bizim kıytırık çıkar-yalan dünyamızın insanları değil. Onları bu dünya ile yargılamayın. İster öte dünya deyin ister kara toprak artık bu dünyanı değiller bilin. Ölüleri rahat bırakın! 
İster şanlı-şöhretli, ister suskun-sessiz yapın. İnandığı gibi gömülmektir ölülerin tek hakkı... Ailesidir, sevdikleridir; belki kimsesiz, terk edilmiştir. Ama kimsenin haddine değildir; bir ölüyü haklarından mahrum bırakmak, ayrımcılık yapmak. 
Ölüleri rahat bırakın! 
Doğru yanlışlarıyla topraklarına yatırın, örtün üstlerini... 
Rahat bırakın onları!
Cumhuriyet, 27 Temmuz 2016 Çarşamba

7 Temmuz 2016 Perşembe

"Rosebud"

Yuttaş Kane, 1941, Orson Welles
"Rosebud" derken elinden alınan ama arzulanan bir çocukluğun anısı... bu tuhaf adamı yarattı. Tek miydi?

Şefin Pişirdiği Aşa Su Katanlar

Yine bir gün, bir gündem... Gündelik telaşında insanlar kendilerini/ülkelerini ilgilendiren haberleri  ne kadar anlamak uğraşında olurlar. 
Önce her insanın edindiği/oluşmuş dünya görüşü gelir. Her haberi dünya görüşüne göre yontmak ergen hevesidir. Dünya görüşünün değil, haber/lerin ekseninde dolanmakta kayığı bağlayacak bir kazığımızın işaretidir. 
Bazen kayığı kazığa sıkı sıkı bağlamak gerekebilir. Şu an değil. Ufukta neler olduğunu daha iyi görebilmek için açılmak gerekmektedir. 
- Haberler
Haberde, habercilikte bilgi/veri/olgu paylaşmak temel iştir. Buranın kıyıcığında yorum beliriyor. Cidden bir bilgi/durum ne kadar objektif anlatılabilir? Bunun ölçütü nedir? Nereden sonrası yoruma girmektedir? 
Uzun ve alan çalışanlarının değerli bir tartışması olarak bir kenarda kalsın.
Olgu, bilgi kısıtı bir yana olanı değerlendirmek sıkıntılarımızda var. 
- ÖznelerBugünler daha da dikkat kesildiğim bir konu var. örneğin, son on yıllık süreçteki siyasi tasfiye davalarının esas öznesi kim(ler)dir? Kimler de yol vermiştir? 
Son 6 yıllık dış politikanın esas oğlanı kimdir? Suriye, Libya kimin günahıdır? 
Açılımın babası kimdir? Anası niçin cami avlusuna terk etmiştir?
Az-çok önem verip tartıştığımız olayların hangileri kaza hangileri planlanandır. 
2002 yılından itibaren önemli gelişmelerde kararı alan uygulatan özne kimdir? Bu önemli olaylara 'pek önemli kişi' ne kadar öncesinde, sırasında veya ne kadarı sonrasında dahil olmuştur? 
- YararBöyle bilgilerin yararı ne olacaktır? Kesin bir neden söyleyemesek de; "elbette yoktur" cehaletine düşmeyelim. 
- Zorunluluk mu Gönüllülük müTürkiye'yi yönetenler ray değiştirmiştir. Mecburiyetlerin mahkumiyetidir diyebiliriz. Yine de bu mahkumiyet ne kadar sürecektir. Bu rayları değiştirirken neler planlanmıştır?  
Bu yolun nereye, ne kadar gideceğini kestirebiliyor muyuz? 
Pek önemli kişi ile hülyalı-efsunlu destekçileri arasında bir gevşeme/kopuş olur mu? 
Hülyalara ara verilmiştir. Gerçek, ekonomi ağır basmıştır. Pek önemli kişi, 2009 Yerel Seçimlerinde ekonominin hülyadan önce geldiğini öğrenmiştir.
Yine de sormadan duramıyoruz: Burada ekonomik gidişat mı, yurtdışında açılan davalar dosyalar mı daha etkili olmuştur? 
Yekpare mermer gibi görülen olayların bir mozaikler bütününe dönüştüğünü görüyorsunuz. Bir tür çözülme, ama şimdilik dağılma değil.
Kimse, 'pek önemli adam'dan tokat yemek, pişmiş aşa su katmak istemeyecektir. Dağılma güç görünmektedir. 

5 Temmuz 2016 Salı

10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı'nda ölen Ziya Saygın'ın Sivas'ta düzenlenen cenaze töreni (AA foto-muhabiri Serhat Çağdaş)

10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı'nda ölen Ziya Saygın'ın Sivas'ta düzenlenen cenaze töreni
Fotoğraf: AA foto-muhabiri Serhat Çağdaş

16 Haziran 2016 Perşembe

Bir ileri, biraz geri,

*
Çalıştığım zamanlar sosyalist mücadelenin, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ne kadar değerli-önemli olduğunu görüp oraya koşuyordum.

İlkgençlikten itibaren çalışmak zorunluluğu insanın bilmediği, çoğunlukla bilmek istemeyeceği insanlarla muhatap ediyor. Öğreniyorsunuz. Ailenizin, kardeşlerinizin, akraba ve dostlarınızın nasıl para kazandığını görüyorsunuz. Her şeyi ile çürümüş bir toplumun işçi sınıfı yaratamadığını görüyorsunuz. Aynı zamanda insanlara çok uzakta bir yerdeki bir hayali anlatmak istiyorsunuz. Yakından bakınca gördüğünüz çok az. Edindiğiniz dost daha da az.

Uzaktan bakınca bir sınıf bir halk var mı? Var. Şöyle de diyebiliriz halk da sınıf da dinamik, süreçle oluşuyorlar, eylemle varlıklarını hissettirebiliyorlar. Yoksa durağan bir yerde değiller. Düşünceyle-eylem arasında diyalektik bir bağ var. İster sınıf deyin ister halk, düşünce-eylem bağının karşılıklı beslemesi belli bir yoğunluğa geldiğinde sınıf/halk kendini hissettiriyor. Tabiy bunun bir ilk kıvılcımı olmalı...

Burada çok da edebi bir dille anlatamadığım şeyi geç kavradım. Pratiğini Gezi'de yaptık. TEKEL direnişini dışardan izledim, içinden şahit olamadım. Kayıp.

* * *
Sosyalist örgütlenme içerisinde, diğer örgütlenmelerden insanlarla tanışıp zaman geçirdikçe bu sefer tersine bir koşma eylemine giriyorsunuz. Sıkıntının ne olduğunu anlatan onlarca yazı vs. vardır.

Bilinen onca örneği tekrarlamak istemiyorum. Özellikle Gün Zileli modu dediğim: Bütün hata ve suçların şefe ve geride kalanlara atılıp kaçıldığı bir tarzı sevemedim. Çünkü öyle örneklerle karşılaşıyorsunuz ki tek diyebildiğiniz: "yuh be kardeşim".

Hülyalı bir insan tek başına güzel oluyor. Çoklukta ise sadece bir esinti. Kişisel hülyalarımız, egolarımız çok güzel hazineler. Gerçeklik ekilmediğinde o hülyalar, egolar bir arızaya sebep oluyor. Hülyanın egonun pili bitmiyor. Sadece bu sefer aşırı gerçekçi hırslı hülyalar, yıkılmış egolar ediniyoruz. Sosyalist/devrimci mücadelede bunu çok görürsünüz. Neredeyse anlatılanlarla üç-beş kategori oluşturabiliriz. Yine de gereği var mı?

* * *
Siyasi/gönüllü örgütlenmeler özgüveni yüksek-egosu da gayet yerinde insanlar ile başlar. Başlayabilmek için de bu tarz insanları ister. Süreğenlik, yenilgilere karşı hazırlılık, tarihselliği kavramak için sabır da ister. Olmayınca zaten olmuyor. Aynı zamanda bu tür örgütlenmeler kusurludur. Kusur durağan, çözüm dinamiktir.

Yine gönüllü siyasi örgütlenmeleri dağıtan da bu egolardır. Daha iyisini kurmak, daha hızlı yol alabilmek, daha sağlıklı diyalog, daha güçlü olabilmek iddiasında ortaya çıkarlar.

Her bir insan egosu, kişiyi daha şöhretli işler yapmaya iten atılımından çoğunca mutsuz döndürerek yoluna devam eder.

* * *
İlk adımda siyasi bir amacın peşindesinizdir. İkincisi romandır.

Elbet bu savruluşlar: Düş ile gerçeğin; düşünce ile eylemin; olan ile istenenin arasında daha süreğen bağlar kuracaktır. Kötü değildir. Bedeli, her geç öğrenmenin bedeli, uçup giden kuşaklar olacaktır.

Art, Alix Grand

Art, Alix Grand 

15 Haziran 2016 Çarşamba

Eski cumhuriyet

Eski cumhuriyet, belli açılardan kimi başlıkları örterek, kimisini geçiştirerek, kimisinin etrafından dolaşarak uzun süre idare etti. 
Eski cumhuriyet, Sovyetlerin yıkılışına güldü. Yugoslavya'yı bombalayanlara katıldı. 
Eski cumhuriyet, fark etmese bile gölgesinden saklandığı sosyalist blok yıkılırken eski konumunda kalamayacaktı. Eski cumhuriyet, figürleri bu gerçeği görmedi. Anti-komünizm insanın sağlıklı düşünmesini engeller. Çünkü, anti-komünist bir kafa hep bir yerlerde komünizme dair kimi emareler bulmak maksadı ile beyni harcar. 
Cumhuriyet'e bir saygınlık veren varsa bu emperyalist Batı değil, sosyalist Doğu idi. Eğer Batı Cumhuriyet'e saygı duysa idi. Onun adına hareket eden ve edecek yöneticilerin bu kadar karaktersiz olmasına göz yummazdı. Oysa Batı'nın işine gelen, bile isteye ortak iş sürdürdüğü niteliksiz hırsızlar toplamıydı. (Yönetici seçiminde kimi özgül durumları dışında Türkiye halkının bağımsız olduğunu düşünmek ahmaklıktır.) 
Yapılması gereken hamleleri yapmadığınız, buna karşı halının altına itilmiş sorunsallarların bir dağa dönüştüğü yurtta barış olmaz. Örtülmüş her şey uydurma hikayelerin tarih olmasına tarihi olayların çarpıtılmasına sebep olur. İster ezenin, ister ezilenin tarihini yazın. Durum "nötr" değildir. Ortada anlaşılabilir, çözülebilir çok bir katkı da yoktur. Bir zayıflık anında hepsi ortaya dökülür. Başta bir arada görünse de, sonrası hiç de öyle değildir. 
Bu sorunsalların birbirleri ile de sorunları var. Gittikçe artan, toplumu atomize eden sorunlar. Barıştırmayan; çözmeyen; nefret ettiren... Söz, kıyafet, yemek, küçük bir davranış... Taraflaşır. 
Geri dönüş yok. Dinginlik de, huzur da... Yıkıla yıkıla gidiliyor... Bizler de içindeyiz. Yıkılacak olan sadece ceberrut devlet değil, ona karşı argüman üreten her bir özne.

Stańczyk, 1862, Jan Matejko (1838-1893)

Stańczyk, 1862, Jan Matejko (1838-1893)

22 Mayıs 2016 Pazar

Revizyonist, Oportünist, Makyavelist!

Gündem yoğun, ifadeler yetersiz 
Politikada, sosyal bilimlerdeki kavramların çoğu dönemlerin, olayların, tartışmaların içerisinden oluşarak bugünlere gelmiştir. Bugünü diyelim geçmişteki bir örnekle anlatma işine yararlar. Durumların benzerlikleri (ama asla aynılıkları değil) üzerine kurulur. Bazen daha fazlası bina edilir. Kaynağı unutulmuş olsa bile temsil ettiği bir bütünlük/karşılık söz konusudur. Bazen kaynak olay-kişi-devirle alakasız tam tersi anlamlara bürünmüş olabilir. 
Bunlardan insanlığın en eski tanımı nedir? Şimdilerde de kullanılan, geçmiş kayıtlarda da bulunabilen kaç tanım vardır. Hain olabilir mi? Sezar'ı bıçaklayan (hançerleyen mi demeliyim?) yakın adamı Brütüs'ten de eski ve her kültürde öyle ya da böyle oluşmuş bir kavram hain. 
Brütüsler bazen bir gücün adamı, bazen bir dengesizliğin beyanı, bazen de bir vicdanın sesidir. Bugün Brütüsler bir vicdanın adamı olabilirler: Beklediğimiz kan vs değil, bir "yeter!" olacaktır. 
Vicdan, bir yanı ile sade bir kavram... İnsanların, birbirinden farklı politik beklenti/çıkar ve karşılıklı mücadeleler içinde olduğu sürece ele geçirilmeye çalışılan bir sınır karakolu... Türkiye'nin 'hal'i vicdan üzerine tartışmaları önemsizleştiriyor. Tarafların, taraftarları arasında vicdan suistimali giderek yılgınlık veren bir oyuna dönüyor. Çünkü haberlerdeki tutarsızlıklar, tarafların istedikleri konsolidasyonu yapmak için attıkları adımların bir aracına dönüştüğünde kaybeden önce habercilik sonra vicdancılık oluyor. 
* * * 
Gezi günlerinde birbirine düşman insanların yan yana geldiğini gördük. Gelmek demeyelim de düşmek daha doğru bir betimleme olacaktır. Gidişat, bizleri gelecekte kimlerle bir yana düşüreceğini çok göstermiyor. 
Gündem yoğun, her zaman bir yerlerde hep yoğundu diyebiliriz. Yoğunluğun şiddeti, tonundan önce belki şunu demeliyiz. Bu gündem çok çok özgün. Yaşananlar, bu ülkenin geleceğini, önce Ortadoğu halklarının sonra Arap dünyasının ardından müslüman toplumları etkileyecek bir seyir izleyecektir. Kestirmek güç görünüyor. 
Dönem çok özgün ama tarifler bildiğimiz tanımlarla kuruluyor. Ya da tarafların kendi olumlu-olumsuz bildik tanımları ile anlatılmaya çalışıyor. Denklemler yetersiz ve örnekler aşırı sırıtıyor. Neredeyse 1400 yıllık bir dini ideolojik mücadele içinde oluşmuş siyasal/askeri taktikleri; 500 yıl önce yaşamış bir adamın adı ile suçlandırmak-tanımlamak bildiğiniz ezbercilik. 
* * * 
Bütün Sezarların ortak özelliği ikna yetenekleridir. Belki, kafalama demeliyiz. 
Sorum şu: Bugün, diyelim, bildiğiniz Sezarla karşılıklı oturup konuşacaksınız. Sezar kapıdan çıkarken sizi ikna etmiş olur mu? En azından size daha sempatik gelir mi? (Olmaz, diyecekseniz, bir daha düşünün.)