31 Aralık 2010 Cuma

• yeniyıl yeniyıl yeniyıl: mut lu ol sun

bugünün tek sebebi insanların hayatında bir yılın tarihinin değişmesi olması güzel. nasıl istiyorsanız öyle bir yıl olsun. istemenin yetmeyeceğini onun için emek vermek gerektiğini ise söylemem gerekmiyor, sanırım.

17 Aralık 2010 Cuma

• gürültülü ve müzikli şeyler..

müziği yapan ile dinleyen arasında olan öyle bir alan var ki içinden çıkmak imkanı çok olmuyor. buradan kurtulayım diye "amatör güzeldir" gibi bir çiğliğe girmeyeceğim. mümkünse usta işi şeyler dinleyelim. ayrıca yapan ile dinleyen arasındaki mesafe ve bu mesafe içerisinde yer alanlar; müziği, sadece müzik olmaktan da kurtarıyorlar. ama bir yeri ile de müziği müzik yapan her şeyden de kurtarıyorlar. sonrada müziğin kendi mücadelesi ortaya çıkıyor.

bugüne kadar kaydedilmiş "müzikli şeyler"in ne kadarını dinleyebileceğimiz belli. bu bellilik, ne kadar fiziksel yaşantımız gibi görünse bile bu olasılığı daha da kısıtlayan diğer hayat gailelerini de unutmamak lazım. şans, internetin güvenirliği her zaman tartışmalı olacak kaynaklarından çoğu örneğe ulaşabiliriz. tabii 40 yıl önce çıkmış bugün satılmayan bir albümün peşine düşen para göz çakallar olmasa bunlar daha da hızlı olacaktır. bir örneği için: http://www.gramofonkoleksiyoncusu.com/tas_plak_dinletisi.php

müzik olan ile olmayan arasında bir ayrım düşünmüyorum ama bu iki nokta arasında bir hareket her zaman var. genelde bendeki kriter tekrar dinlemelerde ortaya çıkıyor. müziğin silici bir etkisi oluyor daha doğrusu taşıyıcı, sürükleyici bir yanı var. oysa bazı müziklerin belleği açan şifre kırıcılar gibi olduğunu; anımsatmakla başlayan ve müzikalitesi ile de başka bir tecavüze giriştiğini söyleyebilirim. hiç zevk almıyorum bu yüzden bir çok albümü sildim. dinlemiyorum geçiyorum. o an için de değil bir daha dinlemeyeceğimi biliyorum. bazı albümleri dışında bizim için "klasik olan albümlerden" çok koymadım.

bazı örnekler var ki bunları sadece küreselleşmemiş dünyanın müzik örnekleri olarak seviyorum:
Birincisi internette de rahatça bulabileceğiniz che şarkıları 2. albüm, dünya devrim şarkıları serisinden kimi örnekler ve ispanya içsavaşı şarkıları bu kayıtları hep tutmamın anlamı ne diye düşündüğümde; içlerindeki politik kızgınlıktansa farklılıkları hoşuma gidiyor. seslerle işi olmayan insanlar bile bu derleme albümlerdeki parçaların başka başka ülkelerden/dillerden geldiğini bilir. oysa günümüzde küreselleşme de denilen süreç ile daha çok müzik kaynağına sahibiz ama hepsi aynı form üzerine uygulanmış ingiliz aksanında yabancı şarkılar olarak görünüyor. dinlediğiniz filipin şarkısının "soft türk pop"una benzeyişi, koreli pop bir parçayı başta ingilizce sanmak gibi rahatsızlıklar yaratıyor insanda. buranın en aptal radyolarından birini dinlemek zorunda kaldığımda kendimi show radyo gibi ne işe yaradığını anlamadığım bir radyoyu dinliyor sandım. çünkü fon müziğinden, spikerlerin konuşmasına, çalınan müziğe kadar her şey tıpatıplık içinde gidiyor.

1980 sonrası türkiye'de müzik üretimine vuran güçlü dalga, müziği müzikten kurtarmak için uğraşılmış, "elitizm" karşıtı dünyanın en "entellektüel" savunmalarına sahiptir. (devamı sonraya kalsın)


gürültülü olan nedir?

müzikte farklı örnekler, farklı kişiler için gürültü olabilir. gürültü kulağa o ana kadar ki ses hafızamıza göre tanımlanamayan, yabancı, yüksek/alçak yada tanımalanamaz şiddette gelen ses toplamı dersek eğer kulak, gelen sesleri yakalayamıyor, onları kendi içinde bir düzene sokamıyor ve bir tür dışlıyordur. hiçbirimiz gürültüye sabredemeyiz. oysa bazı ses toplamlarını gürültü yapan onların varlığından çok bizim kulağımızın onu hazmetme  yeteneğidir.

bazı eski parçalara dönemiyorum, "devrimci bir müzik"te ne amaçla konulduğunu anlamadığım enstrümanları sırf çok seslilik adına dinlemek tuhaf geliyor. ya da müziğin içinde yakaladığım ritm tekrar tekrar dönüyor ve artık bilindik bir kurgu oluşturmuşsa hızlıca terk ediyorum. ses/e/lere sebep olan enstrümanlar ve gırtlaklar kendi içlerinde hünerlerini gösterdiğinde müzik ortaya çıkıyor. özellikle ustaların serbest denemeleri buna güzel birer örnek oluyorlar. katılımcılar müziğin ritim olasılıklarını, tekrarlarını zorladıkça sürükleyici ve cazip gelirken. iyi niyetle paylaşılan "abi bu çok güzel bir dinle" denen müzikte dım-tıs-dım-tıs-- dım-dıma-tıs melodisi / motifleri dışında bir şey çıkmayınca insanların müzik adı altında gürültü dinlediğini ve gürültü dedikleri bir çok şeyinde müzik olduğunu düşünüyorum.

yukarıdaki müzik ile aşağıdaki fotoğraf arasında bir ilişki olmalı mı acaba?


Pete Turner • The Queit American • 1958

28 Kasım 2010 Pazar

‘YEKPARE’ (monolithic)

haydarpaşa: kapılarında 1908 yazar


‘YEKPARE’ (monolithic) from nerdworking on Vimeo.

bu çalışmayı facebook üzerinde de yayınlamıştım. erdal biraderim bir not göndermiş. onun izniyle sizinle paylaşıyorum. neyi özlediğimi daha iyi anlıyorum.

_____________________ erdal'ın notu: _____________________________

hiişş haydarpaşada yediğim haltı sana anlatmadım değilmi ben 2 yıl sonra yani önce afla okula geri döndüm veee tren sabahtı haydar paşaya doğru girdi ben sadece birhayli zaman sonrasını hatırlıyorum özellikle kollarım boynum olmak üzerevucudumun bir çok yeri ağrıyordu etrafımda birhayli polis vardı avaz avaz bağırıyordum sadece okumaya geldim poster satacağım ve daha önce neler dediğimi hiç hatırlamıyorum neler yaptığımıda tabi polislerden birinin halan duacıyım erdal bak sarhoşsun eşyalarını emanete koyduk al buda dolabın kartı dediğini duydum o an durdum erdal oğlum sen yine bir haltlar yedin lan dedim duruma müdale et etrafı inceledim hemen yerde halan eşyalarım vardı anladım hatırladığım aradaki tek şey trenin restara ne zor bu kelime ya lokantasından kalkıp boynum bükük yerime eşyalarımı almaya gidişimdi yıllar sonra istanbula dönmenin bilinçli korkusu bilinç altımı ayağa kaldırmış ve korkudan meydan okumuşum eşyaları benmi indirdim başkasımı hiçbir şey hatırlamıyorum baya uzun bir zaman neler konuştum neler dediysem hiç zarar görmeden ordan gidebildim çay aldım etrafı inceledim esnafı gezdim çok fazla rahatsızlık verdimmi diye soruyor özür diliyorumdum sonra emanet dolabımı bana verilen biletle kontrol edip uzaklaştım diğer yaşananları sonra anlatırım senlen paylaşmam gerekiyor kovuldum sessizce işimi yapıyordum yener ve ilhan arkadaşlarla çocuklar zarar görmesin diye elimden geleni yapıyordum ama ahh otel çıkışında önümüze geçiyor yoldan çekilin biz geçeceğiz diyişlerini halan hatırlıyorum yener ve ilhanın içimi müthiş gururlandıran kımıldamaz durumunu halan hatırlıyorum adamlar benle kesinlikle muhattap olmuyor yüzüme bakmıyorlardı bile bu aşağılayıcı tutumu çok iyi hatırlıyorum işkencelerdeki iğrenç seanslardı sanki çocuklar ricamla kenara çekilmeyi kabul etdiler aynen şöyle diyerek erdal abi istediği için çekiliyoruz keratalar bir alemdi beyoğlunda gece gündüz kaçak tezgahlar açıyor satış yapıyoduk arasırada okula gidiyordum ilk derste çişim geldi ders bitmiyor abi ölüm gibiydi en son elimi kaldırıp midem bulandı dedim yoldan geldim de dedim hoca güldü izin verdi benden biryıl sonra okula giren ama şimdi doçent olan bir arkadaştı hocam daha önceki dönüşümdede rehberlik hocamdı atkılarımı hep size veriyordum demişdi tanıştığımızda tünelle taksim arası istiklali kanrevan geçtim omzumda poster rulomla hiç durdurulmadım sanırm bu imkansız şey haberdar oluşlarındandı taksimde 112 arabası karşımda duruyor ve telefonuma konuşabildiğinize göre durumunuz iyi diyordu bıçaklanmanız gerekiyor diyordu iyice güçlendim çaycı geldi keyfime diyecek yok batsın bu dünyayı değilde dağlarına bahar gelmiş memleketimin okumaya başladım birde bir rüzgar ki sorma posterler taksimin caddelerine sağa sola savruluyor inadya yine adelet isteyeceğimya devam polis yine şehre dönüş yaptığım gibi etrafımda elini yüzünüyıka diyor bana gülümseyip duruyorum bende ulan eskiden olsa vay be diyor bir tarafım bukadar ucuz yırtmak okşuyor bir tarafımı ama çaycı çok sık geliyor ve çayda sıcak satışda yapamamışım tane biliradan 7 -8 tane satıp elimi yüzümü ıslak mendille temizledim bana bura ......... cuların ........şucu dedi amirleri git burdan başın beladan kurtulmaz birkaç gün daha gizli satış yapıp istanbulun tadını otelin keyfini çıkartıp geriye döndüm şairimin şehrinden 'istanbulun orta yeri sinema garipliğim mahsunluğum duyurmayın anama' oda ankaranın en çok istanbula dönüşlerini severmiş. bu arada Nazımın otobiyografisi kayıp bidaha göndersene '1902 de doğdum ,doğduğum şehre dönmedim bir daha, geriye dönüşleri sevmem' kanadaca by.he he faşizimden uzun fes notları bak bu kelimeyi yazmayı biliyorum fa şi z im baya iyi öğrenmişim unutmamışım ne zor laflar var bu memleketde ya sen orda elin memleketinde zorlanmıyormusun by.2. ı love you haw are you başka come here okey

____________________________________________________________

26 Kasım 2010 Cuma

• köşeli parantez

11'e 10 kala / mithat esmer, peline esmer

bazılarımızın yaşamın merkezinde olma isteği ne kadar varsa çok azımızda ise yaşananı izlemek gibi bir tercih çıkabiliyor. kimilerimiz yaşama hiç bir kurgu -plan yapmadan katılırken bazılarımız eksiksiz ve sekmeden yürüyebileceği bir yolu planmak isteriz ve o arada da zaman geçer. her şekilde bunlardan birisi kaybeden, diğeri ise tutunamayan kısırlığına sıkıştırılmışta olabilirler. yine de bunların hepsi hayatına dair iki - üç soru kafasına takılmış olan insanlar arasındadır. diğerlerimiz ise sadece yaşar.

bazen toplum içerisinde bir yerde bir grup içerisinde yer aldığınızı bilmek fevkalede güzel yada umulmayacak kada sıkıcı olabilir. şunu da diyebiliriz: hepsi aynı. kendi esnek kümelerinde yaşayan insanlarla bir yerde kesişmekte isteriz. 20'li yaşlarını aynı zamanda geçiren ama farklı çevrelerde olan insanların zaman geçse bile anımsadıkları ortak şeyler toplum belleğinden başka ne olabilir. bugün daha çok medya tarafından üretilmeye çalışılıyor olsa bile ortak bellekte daha hükmedilemeyen ayrıntılar var. koleksiyoncular her zaman o sıradışı kaynaktır. toplar ve dağılır. toplar ve dağılır. yüz yıllardır elden ele gezen her şey bugün müzelerde toplanmış onca parçanın sebebidirler. başkalarınca yeniden yazılmaya çalışılan ortak belleğin küçük delikleri olurlar. geleceğin sıkıcı uyanıkları içinde iyi birer kaynaktırlar. nesillerden nesillere geçen ayrıntılar.

en azından aşağıdaki fotoğrafa baktığınızda anımsadıklarımız ve çağrıştıranları muhtemelen ortak kimi noktalar bırakacaktır. En azından çoğumuz görsele konu olan modadan, kimizi reklam tarzından, kimimizin çekim özelliklerinden bahsedebiliriz. yine de bir yerlerde ortak bildiğimiz birkaç başlık çıkacaktır. neden bunu seçtiğime gelince heralde bunların kötü birer şaka olduğunu düşünüyorum.



geçmişten bazı anlar, olaylar, şeyler anımsamak bize öğretilmiş kodlama yolundan farklı olduğu gibi büyük bir baskının altında kendi istediğimiz yolu bulmak gibi ilerliyor. bir süre insanı bunaltsa bile siz olabiliyorsunuz.

örneğin 80'li yıllar boyunca çıkan nokta dergisi'nin kapakları bile sanki bugün için tasarlanmışlar gibi. (yeni gündem dergisi ise bunun daha sol bir versiyonu olarak görünür) eğer bu kimi sayıların kapak görsellerini koyabilseydim anımsanacak bir çok şey çıkacaktır. nokta dergisi '90 ve 2000'lerin şehirli prototipini yarattı. bugün bir kısmı radikal bir kısmı taraf okuru olarak yollarına devam etmekteler. nokta dergisi bu yüzden sadece kapakları üzerinden bile dönemine göre çok farklı kaldığını söylemek yanlış olmaz. buraya koymak istediğim kapakları gelecekte ekleyebilirim. internette çok az bir sayıya ulaşabiliyorum. tabii yazılarda bugünkü örneklerine göre okunmayı da fazlasıyla hak ediyor.

çok bir vaktim yok. anımsanın, kişisel belleğimizin başkaları ile kesiştiği yeri, tam olarak nasıl oluştuğu, bunu nelerin belirlediği sanırım hep ilgimi çekecek. örneğin bir dönem beynimize kazınan ibrahim tatlıses, hülya avşar ikilisinin bugün yeni kuşaklar için çokta bir anlam ifade etmemesi neden olabilir acaba?

***
film'de adı çok geçen ve reşat ekrem koçu'nun hazırladı tamamlanamamış "istanbul ansiklopedisi" hakkında bir haber: http://www.ntvmsnbc.com/id/25124039/

7 Kasım 2010 Pazar

• Yazı Sözü

Bir yerde bir hata olmalı

her insanın kendini ifade etme başarılı olduğu bir şey vardır
ifadenin aracı nedir
dili nedir
sonucu algısı nedir
kimler içindir
yada
muhattapları var mıdır

hata
öngörüsüzlükte basitlikte
yaşa, dönemlere tıkılmış insanlarda
başkaları için yaşayanlarda
modanın kurbanı olanlarda'dır bile demiyorum
hata hep örneklerin bizim için birer örnek olduğunu anlamayıp zorunlu olarak kabul etmemizde de olabilir.

demesi
tespiti kolay olsa bile kurtulması zor olabiliyor.

yazı sözü, bir dile dair olabilir, tanımlanmış yada bir dönem için olmayan
bir zaman açılıyor ve verilmiş sözler bekliyor

4 Kasım 2010 Perşembe

• sami size de geldi mi?

bir şeyler içerken keyifli bir konuşmanın belli bir yerinde konuştuğum kişinin benimle samimi olarak paylaştığı (çoğu fazlası ile kişisel olan) düşünceleri ve eylemlerini dinlemek ve bunların 'ne'liğinden öte bu paylaşıma uygun görülmek insanı onurlandırıyor.

yetiştirilme şartlarımız ve bir yerden sonra yetişme şartlarımız bir kısmımızda çokta doğal olmayacak derece de ilginç sonuçlar verse dahi farklılıklar kadar benzerlikler taşıdığımızı da görüyoruz.

samimiyete karşı tanımlanamayacak ondan geniş bir alanda insanların bir türlü kabul edemedikleri birbirinden fazlasıyla farklı ve normal sayılamayan durumları olabiliyor. samimiyet bazen olan şeyi anormal gösteren davranışı kaldırdığımız da ortaya çıkıyor gibi.

(işten eve giderken bir birahanede ayak üstü yada alelacele bir bira ve biraz çerez alıp orada tanışılmış kişiyle yapılan muhabbette en az oranda samimiyet görünüyor. kimsenin derdi de samimiyet değil ayrıca. samimi olmama rahatlığının verdiği bir yerde daha rahat bir muhabbet oluyor. ama kişilerle olan hukuğunuz arttıkça samimiyet, muhabbetin yerini alabileceği gibi onu daha da güçlü de yapabiliyor. en çokta o iki adam yıllarca o yerde karşılaşırlarsa oluşuyor.)

samimiyetin çok tuhaf bir oluşu var... masumiyet gibi bir duygu taşımıyor. çok politik duruyor. zaman masumiyeti tüketirken samimiyetin de önünü açabiliyor. açıyor demiyorum kısmen açma imkanını kişilerin önüne koyuyor.

insanların samimiyeti yaşanmışlığın izini taşırken, bazıları onu yaşanmak istediği gibi kurarak karşımıza çıkarabiliyor. aldatı(lı)yoruz demiyorum ama oraya kadar gidebiliyoruz yada uğraşıyoruz. bazen anlatılmak istenenin anlaşılmadığı düşünülür. belki de o yeterince anlaşılıyordur da onu harekete geçirecek samimiyet arzalanmıştır.

güven gibi insanlarla ilişkileri tanımlayan her bir kavram, birer duyguyu da ifade ettikleri için kişilerde bir çok farklı tepkiye yada tepkisizliğe sebep olabiliyor. insanlar kavramların anlamlarını bildikleri kadar pratik ederekte ikinci ve gerçek bir öğrenme yada kendi yorumlarını etkileyecek birer yaşantı edinirler. bu yaşantının bıraktığı iz kişinin sonraki yorumlarında bir kod olarak kalır. "aşk" kelimesinin kaç anlamı olduğunu, "ölüm"ün ne düşündürtüğünü, "nefret"in enerji kaynağını ve onlarca bildiğimiz kavramın bir sözlük anlamı olduğu gibi bir de bizde oluşmuş anlamı oluyor. kodlanıyor ve her bir sonraki girdi bu kodlara göre kişide bir yoruma sebep oluyor. aynı zamanda bu kodlarda etkileniyor ve değişiyor. samimiyet kodlarımızın gerçekliğini ne gördüğümüzü paylaştığımızda ortaya çıkıyor. genelde bunlar insanın kulağına hiçte öyle düşünüldüğü gibi cazip gelmiyorlar. zaten kavramların kişisel bir serüvenleri de olmasaydı; ilk baştan sanatlara ihtiyacımız kalmazdı.

hayatın bir yerinde kader, utanmak, doğruluk, yalan, dürüstlük, güzellik, zenginlik, çirkinlik giderek anlamını yitiriyor. başka şeyler ortaya çıkıyor. mesela insanların imalarından ve gençlere baskılarından sıkılıyoruz. bir zamanı geri de bıraktık belki ama bizim gençliğimize yapılan hataları onlara yapmamakla ilgili kararlar alıyoruz. Genç birisinin iddialarının komik gelmeyişi ve "ben şunu yapacağım" diyen o gence, olmama ihtimalinin yüksekliğini bilsek bile bir zamanlar çevremizdeki insanların bize dediklerini onlara demiyoruz. olmasa da denemelerini istiyoruz. iddia varsa bir şekilde onu yaşatır. sonucun değil kişideki içgüdünün kaybedilmemesi gerekiyor. bunun olmaması bir makinanın sistemleri tersine çalıştırması gibi bu sefer kendi kendini yok edecek bir saatli bombaya dönüyor insan. denesin, yanılsın yada yanılmasın sonra isterse de geri gelsin.

dinledikçe daha az yargılıyoruz insanları. masumiyetin yitimine dair olsa da bütün hikayeler, sadece bazılarında samimiyeti ve kodlarımıza dair şifreleri görebiliyoruz. doğası gereği herkes kendinde olanı görüyor. bir yerde kendisini bulabiliyor. o an farklıklarımız kadar benzerliklerimiz de keşfedebiliyoruz.

kasım '10

Bu da Bir Ankara Masalı yazmaya niyetli dostum'a gelsin: Cesaria Evora'dan Sodade
(Bu kadın annem olsaydı her sabah beni şarkı söyleyerek uyandırmasını isterdim )

25 Ekim 2010 Pazartesi

• rüya

rüya gördüğümde kendimi şanslı hissederim.
gördüğüm bazı rüyaları anımsadığımda neden öyle bir rüya gördüğümü düşünüyorum.
rüyamda ankara'da idim.
askerde yine rüyamda ankara'yı görmüş ve özlediğimi hissetmiştim.
ama(*) bu sefer çok sevinmediğimi söylemeliyim.

kahve falını, rüyaları, insanların tuhaflıklarını seviyorum.

taze çekilmiş türk kahvesi içmek va fal baktırmak istiyorum. bakmayı denerim.

* yazılarım içerisinde o kadar "ama" kullanıyorum ki kendi yazılarımdan tiksindim.

24 Ekim 2010 Pazar

• smile :) if you masturbate

çalışmak ve sürekli değişen çalışma sürelerinden dolayı blog nadasa bırakılmış tarlaya benzedi.
tam tamına 1 saat 18 dakika sonra işte olmak zorundayım. Yeni bir geceye..
çok bir zaman olmayınca son izlediğim filmlerden gidelim. bunlardan bazıları ikinci izleme:


Christoffer Boe - 2005 - Allegro
avrupalı yarım-bilim kurgu bir film. kimi yerlerdeki durağanlığı bir yana çoğu Avrupa ile Amerikan filmleri arasındaki farklılık için önemli ipuçları veriyor. ikinci kez tekrar izlediğim de filmin süsünden püsünden biraz kurtulabildim.

avrupa sineması yapımcıları, eğitimcileri avrupa sanat tarihinde fazlası ile yararlanıyor gibi görünüyor. bu bazen konu, teknik olabiliyor. fark biraz da orada duruyor, avrupa kaynaklı filmler "insan ve onun eylemi" etrafında dönmeye çalışıyor gibi.

Geçmişin sanatlarının sinemaya geçişinin iyi sonuçlar verdiğini söyleyemek zor. Yine de yaratıcılıkta bir kısırlık olabiliyor. Sahne tiyatro sahnesine dönüp oyuncular tiyatro sahnesinde oynamaya başladığında filmden kopabiliyorum. Sıkıcı, yapmacık geliyor.

Aynı yönetmenin diğer ve daha bilindik filmini de burayaya ekleyeyim:Reconsturaction (2003) 

Yüzüklerin Efendisi - 2001, 2002, 2003 - Peter Jackson
Seriyi Tekrar derli-toplu izledim. Fantezi edebiyatı (yada ne diyorsanız) ilgim hep zayıf oldu. Hızlı okunan kitaplardı ama bir türlü tutanamadığımı söyleyebilirim. Yüzüklerin efendisi ilk basıldığında kardeşim tarafından okumam salık verilmiş, ama bu benim tarafımdan bilinçli olarak yapılmamıştır. Birçok arkadaşımın övmesine rağmen okumayı düşünmedim.

Kimi sahnelerden ki ağır çekimleri, müzikleri dinledikçe kendimden geçtim. Yunan tragedyası bu olsa diyebildim. Kitabı okumasam da yazarının akademik anlamda uygarlıklar ve tarih bilgisi çok iyiymiş. Ama tarihi oral sander gibi tarihçilerin kitaplarından okumuş sanırım. koca 10 saatlik filmde insana yakın tek karakter: Gollum - Sméagol idi. Bu yaratığı diğerlerinden daha çok sevdim. Çok önemli bir kararı veren yakışıklı, büyük, bilge, bir kral gibi değil, yüzüğe yakın olmak için çalışıyordu. İnsanların zorla sokulduğu "karar verme" gibi bir strese girmiyordu. Filmlerde yada romanlarda kişilerin böyle karar verme süreçlerine sokulması kurguyu da filmi de saçma bir tamamlanma sürecine sokuyor. Smeagol-Gollum benim için daha az yapmacık, daha varlığı bilinen derin ve sevilen oluyor. Panayıra gelenleri şaşırtmaya çalışan sirk sahiplerinin  buldukları kitaptan yola çıkarak yaptıkları bir seri. Uzun süreli iyi eğlenceler. Sanırım yazar Niccolò Machiavelli'yde okumuş.

Billy Wilder - 1950 - Sunset Boulevard
Biliyorum eski bir film.

Amerikan sinemasında eski kuşak ile genç kuşak sinemacılar arasındaki olmuş görünen mücadelede genç kuşağın temsili. O "genç" kuşağın bugün hala süren "şaşırtan senaryolar ve tahmin edilemez sonlar"ı ile çokta tanıdık geliyor. Sessiz sinema dönemine dair sıkıntılar da filmin aralarında dile geliyor. Rüşt ispatı diyelim.

Sinema ile ilginiz keyifli zaman geçirmekten öte ise izleyin.

Larry Clark - 1995 - Kids
Film biraz da raslantı ile geldi. İzlediğim de yeni bir yapım olduğunu düşündüm. Ama yapım tarihini görünce bayağı şaşaırtıcı geldi. Film içerisindeki kısa süreli sokak görüntüleri muhtemelen kurgu değil. O görüntüler yüzünden filmin yakın bir zamanda çekilmiş olacağını düşündüm. Çünkü sokakta her gün buna yakın bir ton görüntü ile karşılaşabilirsiniz. Evsizler, sokakta yaşayanlar ile burada hayat böyle.

Haftasonları gece çalıştığım için sarhoşları, o tv'lerde gördüğümüz ünlü markaları kimlerin giydiğini görebiliyoruz. Bir de enteresan tipler var: Bir adam, almana benziyor göbekli, pantolunu göbeğine kadar çekip üzerine adi bir deri ceket elde şemsiye adım adım insanların olduğu yerleri gezip sokakları kontrol ediyor. Sarhoşların yere düşürdüklerine bakıyor.

Gollum yada Sméagol dedi birisi sanırım.

En keyiflileri Jamaika kökenliler. İki kişiler, birisi şizofren ayağında geziyor, torbacılık yapıyor. Diğeri biraz para, biraz yemek karşılığında Bob Marley'den bir şeyler çalıp söylüyor. İyi de söylüyor. Kafasındaki huni şapkası ve eski gitarı ile cadde üzerinde bir aşağı bir yukarı geziyor. Birisi hep çalıştığım yerin yan sokağında oturuyor. Asker kıyafeti vazgeçilmezleri. Saç-sakalı birbirine karışmış. Adam sanki küba devriminden sonra oraya gelmiş gibi. Güneş vurunca göbeğini açıp güneşleniyor. Bir de şehrin bir çok yerinde gördüğüm bir adam var, elinde karton kutular dileniyor. Öyle dilenci tipi yok. Önce elindeki kartonu görüyorsunuz. Üzerinde smile :) yazıyor. Eğer gülerseniz. O kartonu kaldırıp altındakini gösteriyor: if you masturbate. Tepkiye göre de yanınıza geliyor.



***
Eyvah Eyvah ve şimdi aklıma gelmeyenleri sonra eklerim. 14 dakika sonra işte olmalıyım.
film önerisi olan beri gelsin. yazım hataları olması doğaldır. düzeltilir. görüldükçe.

26 Eylül 2010 Pazar

• yaşasın! yaşasın!

şehir turuna çıkmış hindistanlı denizciler çalıştığım yere geldiler. paralarını öderken ceplerinde türk kuruşlarının çıkmasıyla çat pat konuşabildik. onların ve neredeyse tanıştığım çoğu iranlı'nın ilk sorusu burada ne yapıyorsun oldu. çünkü onlar için türkiye gibi bir ülkeden buraya gelmek çok saçmaydı. bunlardan birisi ise cadde üzerindeki bir markette çalışan iranlı bir eşcinsel, türkiye'de üç yıl kalmış. kütahya yada afyon'a yerleştirilmiş ama o hep antalya'da kalmış. antalya'nın burayla karşılaştırılamayacağını söylüyor. bizi görünce çok seviniyor. muhtemelen türkiye'den gelenlerden büyük bir kısmının bakış acısını bildiğinden bizi görünce rahatça konuşabiliyor. kimi genç iranlı çocuklar buraya gelirken türkiye'de kaldıkları süreçte izledikleri programlarla  diziler sebebiyle türkçe öğrenmişler. çoğunlukla türkiyeyi seviyorlar. bir kısmı ise zaten azeri kökenli. burada gördüğüm çoğu iranlı türkiye ile bir bağ kurabiliyor. benim gördüklerimden ortadoğu'da bize en yakın halkın iranlılar olduğudur. bir ara birlikte çalıştığım reza usta tam rakı adamı idi. anlattıklarını dinlerken tek eksik rakıydı. bin çeşit insan desem o bile yetmez. iki seferdir iranlı bir azeri geliyor. adam azeriyim diyor ama sadece bir kelime biliyor. hep onu tekrarlıyor. iran'da kp üyesiymiş, başarısızlıklarını sovyetlerin onlara destek olmayışına dayandırıyor. 82'de çıkmış yurtdışına, marangozluk yapmış şimdi oğlunu ziyarete geliyor. her ayrılışında bağırıyor: Yaşasın! Yaşasın!

eski iş arkadaşım deli hamit'i başka gün yazarım.

***

bazı sanatçıların yokluğu düşünülemez. oysa ki onlar olmasaydı eksikliği hissedilecek o sanat alanı başkalarınca doldurulacaktı. hitap kitleleri hazır olunca ona göre sanatçılarda doğarlar/doğurturulurlar. ama sanatçı denilen bu muhteşem varlığın nasıl bir hitap kitlesine ve onlarla nasıl bir ilişki içerisinde olduğu kimi zamanlarda ortaya çıkıyor. misal hitap kitlesindeki değişime ayak uyduramayan sanatçı yada kendini kitlesinden farklı ifade eden sanatçının bir sarsıntı geçirmesi kaçınılmaz oluyor. herkes biraz kendini tanıyor. kitlesi hazır sanatçımızın o güne kadar sadece hoşa gidecek şeylerle uğraşıp sonradan yolu değiştirmek istemesi muhtemel ilgisizlik, hakaretle devam ediyor.

her politik aktörün / mezhebin / toplumun /sınıfın ister iktidarda ister muhalefette olsun kendi içinde bir hazır kitlesi vardır.  kimisi sadece o çevreye mal edilirken kimileri onlara verilmiş sınırların ötesine hitap ediyor gibi görünür. sadece görünür. bugün televizyonda yada gazetede görme oranlarımıza göre başka bir odağın gösterdiklerine, bize maal etmeye çalıştıklarına bakarız. gerçekte ise kişisel yaşantılarımızda onların hiçbir yeri yoktur.

mesela,
zeki müren istisnadır. ama sezen aksu değildir. zeki müren bir geleneğin devamcısıdır. ama dönemi, kişiliği ile de bundan fazlasıdır. eski dilde, ama kendi tarzında yaşamıştır. sezen aksu'nun tuhaflıkları bile diyemeyeceğim sıradanlıkları dışında hiç bir sanat ışığı görünmemektedir. şimdi herkes birbirine:

"masum değiliz hiç birimiz"

diyerek "kötü" yolu da gördüm demektedirler. memleket insanın kötü yola giden / deneyen ve aykırı olana ilgisi, uzak film hakkında "ne güzel karlar yağıyordu, arka planda da istanbul" diye yorumlayan kişioğlunu anımsatıyor. bıçağın kestiği bir yara görseler "kan ne güzel akıyordu" diyecekler. sıkıldım keseyim.

***

sabahın 4 buçuğu iş yerinde temizlik yapıyorum. içeri birisi girmiş. başımı kaldırdım tam bir berduş var karşımda aval aval bana bakıyor. ben de öteki berduş ona bakıyorum. saç sakalı uzamış adamın. başında bir bere. uzun ince bir yüzü var. sokakta kendince fotoğraflarını çekiyor insanların. ama makinasının kapağının takıldığını söylüyor. onu açmak için yağ lazım. benden yağ istiyor. o yağın sorunu çözeceğine inanmış bir bakışı var. elindeki makina sanırım 20 yıllık. onun kafası doğuştan güzel görünüyor. benimki sonradan güzelleştiği için olur diyorum. "ama ucuz kanola yağı olmaz ben sana zeytinyağı vereyim." küçük bir sos kutusuna zeytinyağı verip gönderiyorum. gıcıkta oldum benim fotoğrafımı çekilecek bulmadı diye. ama olsun, yine gelsin yine yağ vereyim.

şimdi birisi çıkıp arkadaki fayanslar ne kadar güzel, kameranın çekimi ne kadar ağırdı diyecek. beni ikiye yaracaktır. ağzımı kapayayım.

***

kaygısızlar dizisi üzerine yazmak isterdim sonraya kalsın.
bir de şu facebook profilinde yarı-çıplak erkekleri incelemek lazım, öyle havuzun kenarında, eşofmanlı filan karizma yakıyor ortalığı... arabalı, hayvanlı olanlar ayrıca ilgiyi hak ediyor...

15 Eylül 2010 Çarşamba

• "gönül ki yetişmekte"

Cemal Süreya çevirdiği kitaba Gönül ki Yetişmekte adını vermiş. Gustave Flaubert kitabı uzun bir sürede tamlayabildi. Türkçe çevirisi Duygusal Eğitim - Bir Delikanlının Hikayesi altbaşlığını taşır. Bir delikanlının uzun süreli aşkını anlatır. Romanın içeriğinden çok Cemal'in yakıştırdığı adını zamanla daha bir anlamlı buldum. Dilin kapıları bazen sıkı sıkıya kilitli olabiliyor. bu delikanlıyı iki açıdan hiç sevmedim: Çevresinde dönen 19. yy Fransız devrim ve politikalarından çok haber değildi ayrıca fazlası ile edilgen kalıyordu. (nerede o julien sorel) 3 renkli yada tek renkli bayrağın çokta bir anlamı yoktu. Yine de Cemal tek dizelik bir şiir yazmıştır benim için yeterlidir.

***

Referendum sonrası için bu işin mücadelenin biraz daha farklı gideceğini göstermiştir. "uzun sürede bir bok olmayacak", "kısa sürede ise de şeriat gelecek" diye düşünmek saçma olur. referandumun sonuçları uzun sürede görünecektir. ama hala insanlarımızın bazı şeylere karşı davranışı (kpss'deki kopya meselesi, seçimdeki oy hırsızlıkları, adam kayırmacalık) "en iyi sistemi" bile iki günde piç edecek  durumdadır. mevzu politik göründüğü kadar yılların pragmatist ideolojik söylemleri sayesinde bir de yapısal girdi yapmıştır.

***

San Francisco iki şeydir: rüya ve aşk.

kardeşimin muhteşem ayarlayışı ile kısa bir sürede şarap denemelere şehir dışına gitmek, şehir merkezinde açık pazara gidip kahvaltı yapmak, japon, hint yemekleri ve john'ın yaptığı yayla çorbası, alcatraz adası, golden gate bridge, gelirken çok güzel bir mahallenin sahilinde yenmiş balık yemekleri, türk yemekleri yapan arkadaşımın kardeşi ve kuzenlerinin işlettiği restaurantta yenilmiş bir akşam yemeği gezilmiş müzeler, çin mahallesi ve tramvayları çok güzel bir şehir olarak kalmıştır.

***

İnsanların hala Maslow'un ahlak ilkelerinin başlarında yaşayışları ise o başlangıç ilkelerinin derin diplerde gezmekte olduğunu hissettiriyor.

***

Hadi bakalım işe gidelim

8 Eylül 2010 Çarşamba

• çimenler lütfen

Fotoğraflara bakıyorduk. Bir kısmı San Francisco'da yapılan, kişilerin sadece numara alıp istedikleri kıyafetle (ya da kıyafetsiz) katılabildikleri bir koşuda çekilmişti. Kardeşim, bir yerde bana somon balığı  kıyafeti giymiş insanları gösterdi. Somon balıklarının özelliklerini bilenler onların nasıl koşacağını da üç aşağı beş yukarı tahmin edecektir. Bir yerde somon balığının bir gerilimi olmalı. Bir sınırın yaklaştığı bir yerde hoplamak gerektiğini nasıl hissediyor acaba bu balıklar? Zamanın bir yerinden nasıl sıçrıyor insan? Kaç kişi böyle bir şeyi fark ediyor acaba?


Sanırım böyle bir sıçrama mecburiyeti üniversite ardından beliriyordu. Bu mecburiyetin somon balığının yönününden çıkarmak gerekiyor. O anımızın bizi kodladığı, sıkıştırdığı tanımdan, düzlemden fırlamak gibiydi. İstemediğimiz, istediğimiz yada artık size ne ifade ediyor, insanlar nasıl görüyorsa oradan bir şekilde uzaklaşılıyor. Bu uzaklaşma bir zaman sonra kişiden küçük bir kırılma, sıçrama bekliyor. Şimdi bu kadar zaman sonra fark edilen kimilerin ne niyet, nereye gitmek amaçlı olursa olsun sıçramadıkları oranın keyfinde kalıp her şeyin süreceğini, aynı durumlarla depreşip duracağına kanmış olduklarıdır. Kananlar, hala sizi eski siz, kendilerini de eski kendilerini sanmaktadırlar.  Ama bunun değiştiğini kim iddia edebilir. Belki de öyledir. Herkes istediği gibi bakmak, düşünmek ve yaşamak... neden olmasın -)

***

Filler ve Çimenler (2001)  filmini izliyordum. İnsanlar, aşırı belirleyici yada belirlenen olarak ortaya sürüldüğünde espirisi çalınmış fotoğraflar gibi kalıyorlar. Espri olmayınca filmin uzayda tanımlanabilecek bir yeri olmuyor. Bu uzay nedir derseniz. Yıllara karşı kişide bıraktığı izdir. Yeniden yeniden anımsatma gücünü taşıyan o iz.


Bilinebilir, olabilir olanın; ne kadar insanın müdahalesine kapalı olduğu anlaşıldığın da o iz uzayda karanlık bir nokta olarak kalıyor. Adamlar hala somon balığına bakıp konserve hesabına girişiyor. Konservelerinde hikayesi oluyor. Bu sefer o da nedense bu konservelerden kazanılan paranın nerede harcandığına dairdir.

***

Dinlediğim müzikte biri "pıst pıst" diyormuş. Kayıt muhtemelen bir konserde çekilmiş. Dinleyicinin hapşuruk sesi olduğunu anlayınca bir garip oldum.

***
San Francisco / California 

30 Ağustos 2010 Pazartesi

29 Ağustos 2010 Pazar

• notlar

yazı/tura'ya- uğur yücel,
şeytan rıdvan, hayalet cevher

2004 yılının aralık ayınnın son günleri askerlik görevinin acemilik ayındayız. 15 dakikalık eğitim arasında koşarak gazinoya gidip bir çay alabilmek en büyük başarıydı. Kısa dönemler olarak aldığımız gazeteler elden ele geziyor ve bizler bir şeyler okuyup ayaklarımızı sıkıştırdığımız sıcak su borusuyla, güneş varsa pencere kenarında ısınmaya çalışıyorduk. Bir gazetenin ekinde haberini aldığım filmi izlemeyi o an çok istedim. Askerlik üzerineydi ve ben askerdeydim. İzlemek için aramadım ama birisi izler misin deseydi yada bir yerlerde görseydim alırdım. Unuttum. 6 yıl sonra izleyebildim. Zamanı varmış. İki zaman arasındaki tek ortaklık ağır yorgunluk. Uğur Yücel'in dalları meyveden kırılan ağaçlar gibi bir film yapmış. Anlattıkları ve içindeki barındıkları açısında bir iki filmi daha taşırdı muhtemelen. Filmden sonrası ise sıkıntı* olarak kaldı.

*m.'yi anımsadım. en son gördüğümde çiçekçi açmıştı ve kartını vermişti. şimdi onu ziyarete gitmediğime pişmanım.

2002 yazında çalışırken iş yerine jandarmalar gelmişti. M. diye birini sordular. Çalıştığım yer jandarma bölgesi olduğu için davası filan olduğunu yada arandığını düşündüm. M. işten benden önce ayrıldığı için gelenler eli boş geri döndüler. 2004 yılında çalıştığım yere M.geldi işe başladı. yediğim en güzel mezeleri yapmıştı. M.nin garip bir tiki vardı. elinizi ona doğru uzattığınızda elinde ne varsa size doğru fırlatırdı. biraz üzerine gittiğiniz mi oturup ellerini ile sürekli dizlerine vurur, kafasını yere eğerdi. ritmik aynı hareketleri yapardı. tiki ile oynarsanız söylediklerinizi aynen tekrar ederdi. ama bunu bilenler bir daha yaptı mı bilmiyorum. ben bir daha yapmadım. m.nin orada burada adı geçtiği için biliyordum. sonra gelen jandarmaların onu herhangi bir suç nedeni ile aramadığını öğrendim. askerliği sırasında yaşadığı silahlı çatışmalardan sonra fazlası ile değişmişti. düzenli ilaç alması ve arada kontrole gitmesi gerekiyordu ve o gün gelen jandarmalar onu kontrole götürmek için gelmişlerdi.

***

Taxi Driver'ı (1976) tekrar izledim. Film içerisindeki ayrıntılar daha bir dikkat çekiciydi. 70'lerin kuzey amerika hayatını izlerken zamana karşı yapıtı güçlü kılanın o günlere özgü ayrıntılar olduğunu anlıyorsunuz. Daha büyük kahramanlıklar değil, daha küçük ayrıntılar ilgimi çekiyor. oyuncunun girdiği dükkan, ev, otel; gördüğü insanlar ve bir sürü "ıvır-zıvır"... oyuncuların konuşmalarındaki ne, neden, niçin, nasıl açıklamaları başka zamanların insanın günün koşullarının esiri olmasını engelleyen bir devrimciliği var: ne kadar aynı kapitalizm aynı şehir aynı ülke aynı şekilde sürüyor görünse bile.

***

ilk geldiğim zamanlarda gittiğim dil okulunun hemen alt kaldırımında film çekimi yapılıyordu. bizde onları hemen üstlerindeki sınıftan izliyorduk. adamlar "küçük" bir kafile ile kaldırımın kenarına kurulmuşlardı. elde kahveler, herkes "cool"; çekimler yapılıyor. çokta ilgimi çekmedi. zaten şehirin her yerinde film yada dizi çekiliyor. en son california plakalı taksileri görünce işleri artmış dedim. rastgele bir fragman izlerken eski dil okulumun karşısındaki "vancouver public library"i binasının içten çekimlerini bir saniyeliğine gördüm. sonra filmi izlediğimde bizim o gün derste çekimlerini izlediğimiz film olduğunu anladım. "vay" dedim. film ne derseniz. yorulmaya değmez.

***
üniversitede (öncesinde ve sonrasında da) bir kısmı işe yaramaz olan insanlarla sidik yarışına gireceğime yada aptal birinin saçma, samimiyetsiz, sadece karşısındaki insanı "bozma", kendini ispatlamaya yönelik entellektüel muhabbetleri ile zamanımı harcayacağıma; bir mesleği tamami ile öğrenmeye harcasaydım; o zaman edebiyat, okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, dinlediğim müzikler daha da bir anlam kazanırdı. geçmişte olmadıysa gelecekte...

***

ağır bir haftadan sonra iki gün işe gitmeyecek olmak insana inanılmayacak planlar yaptırıyor.
iyi geceler

***

yeni öğrendim.
vefa istanbulda bir semtin adı değilmiş.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

• matematik

kayıkçı'ya

çocukken yaşlıların bana sorduğu iki soruyu anımsıyorum. aslında daha çoktular. birincisi koyun, kurt ve otu birbirine yedirmeden birer birer karşıya geçirmekti. Daha incesi ise bir ton pamuk mu bir ton demir mi ağır sorusuydu. Ha beşi beş liradan beş elma kaç lira yapar başka bir sorudur. Bir diğeri ise biraz okul görmüşlerin sorduğu, yarıçapını verdikleri bir tekerleğin bilmem kaç km'de kaç kere döndüğü üzerineydi.

matemetiğe, bazı şeylere ayırdığımdan daha çok zaman ayırmak gerekiyormuş.
matematikte kullanılan bazı kavramlar gittikçe çok anlamalı geliyor: "sabitler", "üç bilinmeyeli denklem", "eşitsizlikler", "değer vermek", "bilinmeyen değişken", "sonsuz", "kökler", "yutan eleman", "etkisiz eleman", "boş küme", "çarpım tablosu", bir ton kavram hayattan.
eğer yapabilseydim sabitleri yok eder değişkenleri de sonsuzun döngecine bırakırdım.
sanmıyorum ki duracakları yerler matematik mantığı için uzak olsun.
durdukları yer bilinen matematiğin sınırlarında olmasa bile ustası ona matematikle ulaşacak bir yolu mutlaka bulurdu. bu yüzden matematik bilimdir.

ne olduğu değil ne olacağı ile ilgileniyorsanız sonuca bakın, orada ne olduğunu da zaten görürsünüz.
sonuncun -1'den büyük +1'den küçük olması gibi. aralık sonsuz belki ama o arada bir yerlerde.
en azından kişinin ölçüm ayrıtının bir yerinde bulabiliriz. sonsuza gitmek isteyene yol açık tabi. şimdi yarısının yarısı muhabbettine girmek istemiyorum.

kişilerin ve toplumların yaşantıları da ileri matematiğin sonuçları gibi geliyor.
aslında bir skala belirleyip orada bir aralığa oturtabiliyorsunuz skalanızın güvenirliliği ise insan, emek, zaman ve deneme istiyor. matematik üzerinden bir ritimi farkediyorsunuz. bu çok sıkıcı gibi görünse bile bana başka şeylere sebep olacak gibi geliyor.

bu yüzden ki daha çok değişkeni ve bilinmeyeni olan denklemlere girebilmeli ve onları kurabilmeliyim. bu da yeniden çalışma demek olacak.

matematiğin ne olduğu belirsizdi önceden; şimdi ise belirsiz, matematiğin bir konusu artık.

*karşıya önce koyunu geçirin, sonrası kolay.
*geometrik ek: iki nokta arasındaki en kısa mesafenin üçüncü bir nokta; en kısa çizginin ise iki nokta arasındaki başka iki nokta olduğunu düşünüyorum. ama iki nokta arasındaki en kısa mesafe üçüncü bir noktadır kesin.

8 Ağustos 2010 Pazar

Belirsizlikler • Edip Cansever

I
Bahçeme gelip bahçemi büyütüyor
Uzanıyor gölgesine ağaçlarımın
Görüyorum onu geceyle gündüzün ötesinde
Kuşkum yok Pan değil bu.

Bateri çalıyor havuzun dibindeki kadın
Belirsiz bir güne yaslanmış
Mağaralarından geçiyor balık sürüleri
Yetmiyor mu ki
Düşlerine ödünç veriyor kendini üstelik.

Bir tabak buzlu çileği şiire yerleştiriyorum bense
Gizli kalmasın diye belirsizlik.

II
Gölgen dolaşır geceyle esmerliğin arasında
-Bir an- bakışların mavi denizle gök arasında
Bir uyumsundur sen -yazlar gezinir kış günlerinin içinde-
Sabahları bir şeyler noksandır, akşamları
Noksanlardan oluşan bir üzünçlük sende.

Ortalarda bir yerdesin -öylesin-
Bir kavşaksın nedense -bir şeyle her şey arasında-
Günün her saatinde -duyuyor musun-
İmgeler birbirinden korkuyor.

III
Şöyle böyle bir günün kurcalanmasından
Bir tırnak izidir nehir -yüzümde akan-
Bulutlar bulutlar bulutlar -dudak izleri, beyaz-
Ötede bir köprü (üstünden geçeceğim birazdan).

Ocaktaki çaydanlıktan bakıyor bana
Ekim ortalarında yağan karlardan
Ben köprünün üstündeyim şimdi -iyi mi-
Camların buğusundan yapılmış adam.

Geri çeviriyor bakışlarını ansızın
Ben köprüden geçtim gittim çoktan
Peki
Ne olup bittiydi var mı anlayan.

IV
O bir ilk yaz şikayetçisidir
Kat kat altındadır bir leylak esintisinin
Güneşsiz kuşsuz bir kayın ormanını buluncaya kadar.

Yitirmiş görünüşünü bu yüzden
Sevgi kadar bölünmüş
Ve parçalanmış (evet?)
Hiçbir duygu yoktur diyor.

V
Atlar atlar atlar
Geçtiler penceremin önünden
Buğulu cam, buğulu cam, buğulu cam
Geçtin penceremin önünden.

Attan, buğulu camdan, düşten...

Edip Cansever • Eylülün Sesiyle • 1980-1981

11 Temmuz 2010 Pazar

• ya argo ya tango!

Şimdi, uzun süre kendini götürecek şekilde çalışmaktan ek işle daha ağır çalışıp para kazanınca insanın gözü dönüyor. (O ara  borç filan aklına gelmiyor insanın, hala borcumuz var o başka bir mesele) Hemen haritayı açıyorsunuz.  Bu arada ABD vizesini aldık. Buradan girsem Maimi'den çıkarım diyorsunuz. Şimdilik olma ihtimali en düşükten en yükseğe doğru yapılacakları yazayım.

1. Buenos Aires'e gitmek. Orada tango izleyip ardından Arjantin'in kutba yakın düzlüklerine doğru yola çıkmak. Oralarda ne yapacağımı tam bilemiyorum ama araba sürmeyi adam gibi öğrenseydim, uzun yola çıkar Macellan Boğazı'na kadar giderdim.

2. Araba ve arkadaşlar ile British Colombia, Yukon eyaletleri üzerinden Alaska'ya varmak. Bu gezi Trt'de yayınlanan (80 sonları 90 başı gibi) burjuva, New Yorkluluk, taşra olayını ilk duyduğum Alaska'da çekilen bir diziyi ve tahminen 1988 yılında Alaska'nın ABD'den ayrılmak istemesi üzerine yaşadığı politik süreç anısına olacaktır.

3. Ta çocukken yaşadığım yere benzer dağların üzerinde kurulu olduğunu gördüğüm ve Batılılarca en geç keşfedilen (1905) Macha Pichu'yu TV1'in siyah-beyaz ekranlarında izlemiştim. Sanırım bir 5 bin dolar her şeyi çözer. Benim için hac yolculuğu gibi olur. Ben hacca Macha Pichu'ya gittim derim. Çok "kuul" görünüyor. Ama bu parayı biriktirmek bayağı bir süre demek. Bu arada Küba'ya gitmeyi şimdilik düşünmüyorum. Çok cazip görünmediğini belirtmeliyim.

4. New York'a birkaç günlüğüne gitmekte ekte olsun. Yavurun şehri pahalıymış bu da var.

5. Ottowa'ya Özgür ve Gülden'i ziyaret planım da ekte. Gitmişken çok sevdiğim tiyatro sanatında ki başarılarından dolayı Özgür'ün kelinden öpeceğim. Sonra bunlar boş gel şu Montreal'e gidelim diyeceğim. Arabayla iki saat, otobüsle bilmiyorum. Montreal için biraz Paris biraz New York diyorlar. Gidebilirsek bakacağız.

6. San Francisco'ya kardeş ziyareti gerçekleştireceğim. Bir nevi iade-i ziyaret gibi görünmemesi için bakalım neler yapabiliriz.

7. Her halükarda bir de Seattle seyahatimiz var. Bu planlananlar arasında en kolay görünenidir. 1999 yılında küresel direniş, attac filan laflarının çıkmasına sebep olan mekan. Müzik grupları filan işte gider ucuz içki içer ucuz sigara alır gelirim.

8. Hala gitmediğim tembellikten yattığım zamanlardan beri uhde olan Vancouver'a yakın bir kaç yere gitmek istiyorum. Kışın gittiğim ve olimpiyat oyunlarının gerçekleştiği Whistler'a yazın gitmekte aklımda.

9. Vancouver içinde gidilmemiş kimi mekanlarda akılda kalmıştır arada giderim.

Bu kadar başlıktan 2'si olursa "eh", 3'ü olursa "idare eder", 4'ü olursa "kral", 5'i olursa "oha" derim. Tek sorun bu planların yaz ortasında ortaya çıkmasıdır. Biraz geç kalmışlık görünse de iyidir. Hayali yeter!

Başlık ne alaka derseniz. Eğer olursa tango gibi olacak olmazsa ufukta ağız dolusu argo görünecekten geliyor. Ya argo ya tango!

8 Temmuz 2010 Perşembe

• Sıradışı Olaylar

İşte,
benimle birlikte Türkiye'den çok konuşkan bir oğlanla, bir hanım kızımız daha vardı.
Oğlumuz kadın etkileme ustası ve ilgi çekmek için başladı konuşmaya. Anlattı, anlattı, anlattı.
Çalışırken çok yardım etmeyen hanım kızımız sanırım çocuğun çenesinden etkilenip ona yardım etmeye başladı.
Ben işleri onlara bırakıp başka şeyler yaptım.
Anlatılanlarla gerçek arasında mantıksal büyük uçurumlar olmasına rağmen adamımız susmadı.
Hanım kızımız da ağzı açık dinledi. O da anlattı tabii. - Vay dedim insanlar neler yaşamış.
Bizim oğlan tam başardı diyorken hanım kızımız gönüllü olduğu işi bıraktı.
Geldiğinden beri karın ağrısından söyleniyordu.
Hasta olduğunu ve gittikçe karın ağrılarının arttığını söyleyen hanım kızımız izin istedi ve gitti.
Bizim oğlan sustu tabii.
Anlattıkları şeylerdeki hakikatı oranlarsak 20 kilo un içindeki bir plastik bardak dolusu tuz olan birisi bana fazla bir şey anlatmaz sanırım. En azından anlatmasın. Hanım kızımızdaki hakikatler ise 20 kilo un içerisindeki 2 plastik bardak dolusu şeker kadar. Hanım kızımız oğlumuzdan biraz daha tutarlı atıyor. Oğlumuz bana sigara ısmarlayıp ardından işten kaçmayı planlıyordu. Kendi sigaramı içtim. - Git dedim. Gönülsüz bir insandan bir bok olmuyor. Yaptıkları işlerin ardından bir kişinin ortalığı da toplaması gerekiyor.
Bu olaylar üzerinden üç dört saat geçti.
Telefon çaldı. Baktım. Tanıdık birisi. Hanım kızımızın işte olup olmadığını sormak için aramış. Bende rahatsız olduğu için erkenden gönderdiğimizi söyledim. Adam telefonu yanındaki adama verdi. Erkek arkadaşı imiş. Saati filan teyit etti. Teşekkür edip kapattı.
Hanım kızımızın neden o kadar yardım sever olduğunu, oğlumuzun atmasyonlarının değil, başka planlar için gerekli hoş görünme durumu olduğunu anladığınızda...
Çeşit çeşit insan işte

Çal çene giderken arkadaşlar yaptıkları bir hamura hem şeker hem de tuz koymayı unutmuşlar.
Eskiden olsa dert ederdim. Paspastan sonra ara sokağa bakan kapıya oturup sigaramı yaktım. Dumanını ara sokağa çöp kutularına doğru üfleyip güldüm. Hava sıcak zaten iki bardak şekerle bir bardak tuzu mu dert edeceğim.
Hadi iyi geceler.

6 Temmuz 2010 Salı

Mor Külhani • Ece Ayhan

1. Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2. Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3. Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4. Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5. Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

6. Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

Ece Ayhan

http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=654 adresinden alınmıştır.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

M • Sofia, Bourges, Istanbul - 2004 - Gürültü & Petko Stefanov


Ses etmeyin!

Gittikçe daha olabilen, bulunabilen sesleri arıyor insan. Sahne şovlarını, müzikle ne alakası olduğunu bilmediğimiz tuhaf işleri ile meşgul zerzevattan sonra musica sestir, gürültü, fısıltı, hışırtı, uğultu, cızırtı gibi gelir. Bir insanın kaşınırken çıkardığı seste, çocukların ellerinde ki paketleri hışırtmasında, ağaçların yapraklarının rüzgarla çıkardığı hışırtıda, odunların yanarken çıkardığı çıtırtıda, kalabalığın uğultusunda, işlerine koşturan insanların topuklarından gelir. Okuldan koşarak çıkan çocukların bağırışındadır.
Gözleri kapayıp dinledikçe... O her yerdedir.

01 Oy Miralay Miralay-Ayna Ayna Ellere-Al Tavandan Belleri
02 Kashkaval
03 Cerovska Ratchenitsa/Daitchovo Horo/Yasna Gaida Sviri
04 Potrcano Oro
05 Le Palais des Rêves
06 Sari Zeybek
07 Le Retour de Mercier et Camier/Jove, Malaj Mome
08 Petrunino Horo/La Bergère de Coulandon
09 Sari Kiz/Sapkamin Teregi Düz/Gökte Yildiz Ay Mi Sun? 

Küçük Bir Not:
Cengiz Özkan'ın Gelin albümünden Zilha Gelin parçasını dinlerken Kızılırmak üzerine yazılmış türküleri dinlemek istedim. Neredeyse hepsi sele gitmekle / boğulmakla ilgili olan Kızılırmak türküleri bir ırmağın kabul gören zulmunedir. Kızılır ama bir sınırı vardır. Benim dikkatimi çeken parçanın bir yerinde söz sahibinin kızgınlığını nedense başka şekilde almak istemesiydi. Çünkü Kızılırmak gereklidir, candır.

martin getir! şu kartalııı vuralımm! vuralımm! vuralımm!

F • Gun 1 (Newyork) - 1955 - William Klein

28 Haziran 2010 Pazartesi

• Disiplin

Bir filmi izliyordum ki,

İzlediğim film, eğer insanlara kendi manyaklıklarının yapabilme olanağı verilebilseydik, ortaya çıkacak olan tercihin gerçekleşmesinde neler olabileceğini düşündürttü. Hala, kızlık çağından beri hayatta herkesin ona karşı olduğunu düşünen kadınlar muhtemelen acı, yara, keder, cinayeti düşünürken yeniyetme oğlanların gülerek izleyeceği üçüncü sınıf bir komediye; dünyayı ve bütün olup bitmiş her şeyi kendilerinin yarattığını düşünen erkeklerin ise kahramanlık gösterirken dar çaplı ve (muhtemelen de aile ve akrabaları da kapsayan) ölümlü afetlere neden olabileceği insanın aklına geliyor.

Tam olarak sıradan olmadıklarını düşünenler daha da sıradan olan insanların ilgisini çeker diye düşünüp "psikopatı" oynamaya çalıştıklarında tiksinti ile tanımlanamayacak bir yavanlık "görünüyor". Çünkü herkes o an psikopatı oynamayı istiyor görünse bile, aslında sadece "görünebilirler". Ruh sağlımız yada kişilerin geçirdiği ağır travmalar onları sıradanlıktan çıkartmaz. Sadece bunu yaşamamış insanların hissedemeyecekleri basit, ürkütücü, yönlendirilemez bir kapana dönüşürler. Bu kapanlar bilindik bir yol çizerek kişileri Aaa! denecek nedenlerin olduğu olaylara sürükler ve onlar kendilerine yapılmış olanı bu sefer başkalarına yaşatırlar. Benden örnek isteyeceksinizdir. Kuzey Amerika örneklerine özenilerek tam anlamı ile sevinçle karşılanan "seri katil" bizde de oldu haberlerindeki kişisel trajedilere bakabilirsiniz.

Facebook'un ilk döneminde "serial killer" uygulamalarını sayfalarına ekleyen insanları neyin cezp ettiğini de düşünelim: Kapana kapılmış insanlarda görünen ve belirsiz olmayan o yol sıradan hayatını düşünüp yine sıradan olanların içinde anormal "görünmek" isteyen yeteneksizleri besler. Ters yolan giden insanı taklit edenler de "dert" yoktur görüntü vardır. O yolun verdiği çile, açı, nefret, kin yoktur; sadece diğer sıradanları korkutan bir disiplin görünür. Ona, şeytana tapar gibi taparlar. Yine de sonuçta devletle ilişkileri herkes gibi olan, çalışan, sıfatlara sahip olmayı ve kullanmayı seven ama eleştirdikleri çok sıradan insanlardan daha zavallı ve korkak davranışlarda bulunan birileri olarak aramızda gezerler. Sıradan insanların hikayelerini, isteklerini, "arzularını" dinlemeyi bir şans görürken sıradana karşı hücuma geçtiğini düşünenler sözün gücünü azaltıp sadece buhranlı kelimeler kuran birer çakma prototip olarak aramızda gezebiliyorlar. Oysa "çakma" insan tipleri lise ve öncesi dönemin sıralarında kaldığını hala öğrenememişlerdir. Öğretmek normal içinde olup gerçekte başka travmaları taşıyan sıradan insanların işi değildir artık. "Toplum" denen kabahatli varlığın onların zavallı ama gelişkin "bireyliklerini" nasıl yok ettiğini söyleyerek çekilip giderler. Bu yüzden korkak, yenik ve disiplinsizdirler. İstedikleri zaman o ünlü sözü kendilerine tekrarlayabilirler.

Arkasında bir hikâyenin olmadığını bildiğimiz her çakmaya karşı, sıradan ve güçsüz insanların gösterebileceği sadece kendilerinin önemsediği disiplinleridir. Çoğu zaman sıradan olanlar çok komiktirler ve arkadaş toplantılarında gülünç bir enstantane olarak anlatılır. Nedense ortada komik olana gülenlerin kendilerine dair anlatılacak hiçbirşeyi yoktur. Tuhaf işte! Disiplininizi sınayacak tek şey de insanın içinde bulunduğu kuşaktır. Her kuşağın belli bir psikopat sınırı vardır. Zorlamamak gerekir. Geriye dönüldüğünde çokta olumsuzluk, eksiklik görmeyen çok önemsiz bile olsa kafasında kendiliğinden meşgul olmayan her birimiz sadece buracıkta zamanımızı harcarız. Beceriksizliğimizin suçunu topluma atar ve beni harekete geçirecek bir bahane yoktu diye ağlayıp susarız.

Bu kadar yeter sanırım.

Görüntüde sizi cezbedebilecek hiç bir özelliği olmayan ama arkalarda kimseden ve neden beklemeden çok disiplinli oldukları ufak takıntıları olanlar'a...

22 Haziran 2010 Salı

• Beyaz Geceler

José de Sousa Saramago'ya

Petersburg olmasa bile ona yakın paralellerde olmanın sonucu hava geç kararıyor ve erkenden de ışıyor. Böyle olunca sabahın körü gecenin körüne denk geliyor. Dışarı çıkayım gezeyim deyip eve gece yarısı gelebiliyorsunuz. Ama bu kuş sesleri (arada kulağıma geliyor hala) beni mahvediyor. Daha doğrusu kargaların ve ravenlerin yada kargamsı ses çıkaran ne kadarı varsa hepsinin sesi yağsız bozuk makinaların gıcırtıları gibi. Bu kadar rahatsız edici olamazlar demeyin, oluyorlar. Güzelim yeşil ağaçlı sokaklarda ilerleyip doğa-huzur-güzellik derken bu cenabetler ortaya çıkma da geç kalmıyor. Geçen gün sinirli sinirli baktığım birisi tam omuzuma konacak gibi gelip yanımdan kaçtı. Korkmadım. Sadece şaşırtmasına şaşırdım. Konmayacaktı ama konacak gibi yapıp gitti. Kafayı da kurcalıyor bu hayvanlar. İsa'nın onlara uzattığı ekmek mi ne görüyordu beni?

***

Yapılmak istenenlerle, yapabilme olanakları arasındaki fark yüzünden kısa devre yapıyorum. Ben de kısa devrenin anlamı genelde her şeyin bir an saçmalık olarak görünmesi oluyor. Eve gitmek, iş diye bir şey de çalışmak, dışarı çıkıp yemek yemek, kahve içmek. Bu kadar tuhaf gelemez insana. En iyisi uyumaya çalışmak. Çok uzun yürüyüp bedeni yormak oluyor.
Böyle durumlarda insana dışarıyı tam algılayamadığı için umursamazlığı ile kör gibi görünüyor: Olay var, lakin tepki alınacak kararlı bir özne yok.

***

İdefix'te e-kitap olayını gördükten sonra elektronik kitap okuyuculara baktım. Alınabilir, görünüyorlardı. Sonra ipad geldi. Birisi olacak ama hangisi olursa olsun fazladan çalışmak lazım.

***

Mart ve Nisan ayı gibi iki ayda bütün Lost bölümlerini izleyip son altı bölüme yetişmiştim. Süper Baba'dan beri (Bir ara 4400 adlı diziyi izlemiştim.) hiç bir diziyi bu kadar izlemedim. Süper Babanın sonunu bile anımsamam. Lost'u izlerken kurgu-alkol-başka bir ülke denkleminde kaybolup gidecektim. Zor kurtuldum. Milletin 6 yıldır hazmetmeye çalıştığı dizi iki ayda izlennce insanın terazinin topuzunu oynatabiliyor. Lost için denilebilecekleri yazayım:

1. Kurgu* eğer roman üzerinden söylersem Karamazov Kardeşlerle yarışabilir. İki de bir adamın fikrini değiştittiriyor. Kuzey Amerika belirlenimindeki sinemada kurgu karakterlerden önce geliyor. Şaşırtıcı bir kurgu olmazları adamların. Bu çok güzel gibi gelebilir. (şayet insanların hikayelerinden çok adrenalin seviyorsanız) Ben yine de kurguyu kurgucuların değil oyuncuların yarattığını hissetmek isterim. "O adam kadının boğazını mı kesti?" Bunun senaristin atraksiyonu değil senaristin yarattığı karakterin atraksiyonu olması gerekir. Yoksa dizi ya da filmin yaratıcılarını orada oynarken görüp dururuz.

* Bildiğim sinema dilinde kurgu çekimden sonra filmin kesilip biçilip dizilmesidir. Kurgu derken bu süreçte dahil olmak üzere senoryonun kurgulanışını da katıyorum.

2. Karakterler kurguyu doldurmak için yaratılmıştı ve bu kötüydü (Bir iki karakteri dışarı da bırakıyorum)

3. İzlemek size kalmış.

***

Sabah saat 7:10. Musica kutusuna bakayım, bi' de kahve yapayım.
Size iyi akşamlar bana da iyi bir gün dileğiyle.
Ek bir iş daha bulayım ve bu kısa devre olaylarından çıkayım.

***

Futbolla alakam yok, ama şöyle bir iki Dünya Kupası maçı izlememekte hakikaten kötü oluyor.

6 Haziran 2010 Pazar

• bruce lee izleyen niyetler ile onu icra eden keratalar

notos dergisinin blog sayfasında kötü geçen son dergi satışlarından sonra "Neredesin, Ey Okur?" başlıklı bir yazı yayınlanmış. yazı muhtemelen semih gümüş'ün. kimin yazdığı çok önemli değil ama memet fuat'ın yanında yetişmiş birisinin 2010 yılında geçmişteki onca örnekten hiç bir şey anlamayarak yazdığı bu serzenişi çok tuhaf geliyor.  işe yeni başlamış bir insanın hayal kırıklığına benzer şeyler okumak sıkıntı verici.

türkiye'de okurdan çok pazarlamacı olduğunu söylemek suç değil sanırım. notos pazarlamacısı olmadan orada yapamayacağını çok bilmiyor sanırım. bu da "para" demek.

ayrıca türkiye de okumak diye bir düzenlilik yoktur daha çok okumak denilen bir moda vardır. modaya göre okunur yazılır. sonra her on yılda bir bu moda yaşlanan kuşakla alır başını gider. yenileri daha iyi ve gelişkin olanla geldiklerini söyleyerek kendi bayraklarını dikerler. çok bir kimse bu modalar arasında dikey bir okuma yapmaz. bu modalara uymuyorsanız yada ayarı tuturamıyorsanız dışarı düşmeniz mümkündür. uğraşırsanız belki bu modaları belirleyenlerden de olabilirsiniz. bir dönem bu modanın çokta kötü olmayan bir türevini enis batur'lu yky yaptı. şimdi ise fazlası ile dağınık görünüyor.

bu okuma modunu siyaset belirledi, akademi belirledi, yayınevleri ve dergiler belirledi, 'ünlü' yazarlar belirledi, şimdi ise ortada güçlü bir belirleyen yoksa da bir okuma tutarlılığı vardır. bu okuma tutarlılığı kişilerin "okumaya" başladıkları noktadan devam ederek sürüyor. bu okur kitlesi fazlası ile girdikleri kanalların çok dışına çıkamadıkları gibi açıkçası "umut"ta vaadetmiyorlar. okumakla ilgili bir insan / öğrenci  olduğunu düşünüp kendi tercihi ile bir tane bile süreli yayın takip etmeyen insanları barındıran bir ülkeden çok şey beklenmez sanırım. bu tarz insanı fazlası ile bulabileceğiniz bir ülkede yaptığınız işi "saldım çayıra mevlam kayıra" düşüncesi ile yaparsanız bu battığınızın en önemli işaretidir.

darbe sonrası 80 - 90 - 2000'li yıllardan 5 farklı okur tipi bulabilseydik ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilirdi. sabitler her zaman olmakla birlikte dönemin yazarları da bir o kadar vardır. türkiye 2000'lerin başındaki okunan yazarları anımsadığımda bir geçiş vardı. özellikle akademinin yeni keşfettiği yada 90'lardan itibaren zikrettiği isimleri belli bir okur kitlesine sahip olmuştu. ama bu kitle hiç bir şeyi beğenmeme dışında çok az yazıp çizen takip eden insan bıraktı. kitapçılık yaptığımda bunu daha çok gördüm. sevindiğim şey okumayı seven çoğu insan için edebiyat hala önemliydi. okunmamaktan şikayet eden  bir toplam aynı zamanda yeşermeyi yaratacak olan her türlü "bestseller" olayına da karşı çıktılar. onlara çok "kitsch" geldi. sonuçta insanlar okumaya bir yerden başlamalı ve bu her zaman kendinizin bile yer yer anlamadığı zorlandığı kitaptan olmaması kadar normal bir şey yoktur. kimi "çılgın türkler"i, kimi "100 temel eser"i okur.  vahimi ise sıradan olduklarını düşündükleri örneklere karşı çıkanların bir süre sonra onların taktiklerini denemesiydi. fotokopi ile bile yapılabilecek bir işin bu kadar ciddiyete batması yazının yerini aptalca reklam soytarılıklarının alması demekti öyle de oldu.

En nihayetinde niyetimiz değil icraatımız görünür ve genelde icra edilenlerle niyetler arasında olmayan mantıksal bağdan dolayı icraatla batırılmış "iyi" niyetlerimiz denizin derinliklerine doğru yol alır.

bruce lee izleyip onun gibi dövüş sanatlarını öğrenmeye niyetlenirseniz icraanızda aslında bunun öyle olmadığını anlmanızda gecikmez ama zaman geçmiştir tabi. kırılan kol bacak yanınıza kar kalır.

3 Haziran 2010 Perşembe

• hadi katliam yapalım

vavien'e / engin günaydın


eğer bir taşra tanımı yapsaydım şehirlerin dışında kır'ın içinde bulunan küçük yerleşimler derdim. kır'da doğdum, taşra'da çocukluğum, şehir'de gençliğim geçti. o kadar uzun bir yol ki; aynı mahallede ömrü geçmiş insanlar beni, ben onları algılayamam sanırım. kır ne kadar geniş taşra ne kadar kalabalık olsa da taşradan kimileri (hele ki o saçını sarıya boyatmış olan) taşranın sıkıntısında kurtulmaya o kadar uğraşır ki bir gün size (taşra'dan o zihniyetten sıkılmış olan size - benim saçım sarıydı zaten) şunu diyebilir: "hadi katliam yapalım".

***

sabah uyanmaktan nefret ederseniz. uyku ağır yorgunluklar dışında sadece insanın zamanını boşa harcamasıdır; daha da kötüsü insanı uyanıp yaşadığının bilincine bir daha vardırır. uyku değerini yitireli çok oldu. Ki uykucu olarak bilinmeme rağmen. insan akşam izlediği boktan filmi anımsıyor. neler yapılıyor diyorsunuz. reklamcı çocukların filmi... bu filmlerin tek yararı başka bir filmin neden değerli olduğunu anlamanızı sağlamalarıdır. yine de bu vasat bile olamamış işleri görünce, kişilerin iyi niyetlerinden öte sabah sabah uyanmışken bir de katliam hissi uyanıyor insanda. bakalım kim kalacak geriye.

***

yahudi ülkesini yok etmek isteyenler, yahudi ordusunu yok etmek isteyenler, yahudilere dair her şeyi yok etmek isteyenler, yahudilerin düşmanlarını yok etmek isteyenler ve bir de yahudi düşmanlığını yok etmek isteyenler var. "hadi katliam yapalım" bakalım ortada kim kalacak.

***

insanın kendini anlamlı var olunması gerektiğini hissettiği anlar vardır. kahve içip aşağılara sise batmış dağlara, yağmurları taşıyan bulutlara bakarken insan onun eksikliğini çok hisseder ve katliam yapmayalım şu bulutlara bakalım der.

***

27 Mayıs 2010 Perşembe

• Evreka! Evreka! Musika!

süt'e / semih kaplanoğlu

yıl 1991 (belki 90) aylardan mayıs sonu haziran olmalı cumartesi günü kasabanın pazarına gittik.
havada bahar kokusu var.
pazarda yok yok.
benim gözüm bir bıçak satanlarda bir de daha ortalarda görünmeyen kasetçilerde.
ablama bir kaset alacağım. o çok bilmese de adını çok duyduğu emrah'tan istiyor.
pazarın bir yerinde bir adam hızlıca bir beyaz bez serip kasetleri diziyor.
kulağımız aşina biraz üç telli saza "emrah kimmiş" deyip yerden bir ali kızıltuğ kasedi alıyorum.
kaset korsan, kasetleri hızlıca sererken biri bavuldan kasetleri çıkarıyor.
şimdi o kaset satan adamın hikayesini merak ediyorum.
nasıl geziyordu onca pazarı acaba.

kendi kazandığım paradan kalan 3,500 liram var.
son olarak bir bıçak alıyorum.
küçük bir şey, kadın işi denilenden.
(aslında param ona yetiyor)
annemle ilçedeki gibi lokantaya gidemiyoruz.
ama annemle çok güzel bir ekmek arası yiyoruz.
geri gelirken diyorum anlatacak çok şey var.


ablam o kasedi aldığıma hiç kızmadı.
zaten annem bizden daha çok dinledi.
sonra ablam benim aldığım bıçağı çok sevdi.
kendisininkini bana verdi bende benim aldığımı ona.
(tabii, bir hafta sonra kaybettim o bıçağı)

bir yıl içinde neredeyse bütün müzik anlayışımız değişti.
arabesk dinleyenler daha politik dili olan ahmet kaya'ya.
bizler ise sezen aksu, grup yorum, hasret gültekin, zülfü livaneli, yeni türkü, edip akbayram havasına kaydık.
sanki trt'de çıkan sanatçılar haindi ve el altından gezenler çok önemli gibi bir hal vardı üzerimizde.
birde babannem sürekli selda bağcan'ın eski kasetlerini dinlerdi.
nedense onu çok sevmişti.
tabi biz uyurken söylediği ninnileri ve tekerlemeleri de biz sevdik.

içinde şaraptan, üzümden ve hayattan bahsediliyordu.
belki kardeşlerim hepsini anımsar ama ben hep

vardım kırklar kapısına

bölümünü hatırlarım.
ve 20 metre uzaktaki göletten gelen kurbağa seslerini.

arada neredeyse 20 yıl geçti, ama musika bana hep bahar kokusunu baharda bir bahçeye girmenin kokusunu anımsatır. Sanırım bu yüzden bağımlıyım.

***

bir de bu dönem trt'de ırkçılığa karşı yapılmış bir stüdyo filmi izlemiştim. film amerika'daki demiryolları yapımında çalışan çok güçlü zenci bir işçiyi anlatıyordu. filmde çalan bir müziği tam anımsamıyorum. muhtemelen siyahi müzsiyenlerden birisine aitti. ama nedense bu film "Unchain my heart" parçasını ve o günleri anımsayanlar için bilindik video klibini anımsatıyor.

***

şehirlerde radyo dinleyenler genel de f.m. dalgasına bakarken kırda a.m. dalgası karıştırılır.
bu frekansı karıştırmakta başka dünyaların müziklerine açılmak gibidir.

*aslında uzak diyarlara yayın yapan radyolar kısa dalgayı kullanırlar ama ben uzun dalga demeyi seviyorum.

***

son dakika baskısı:

güneşli güzel bir gün, bi'de haber aldım ki işten kovulmuşum. gün daha da bi' güzel oldu :)

25 Mayıs 2010 Salı

Meçhul Öğrenci Anıtı • Ece Ayhan

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

1970 
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=503 'den alınmıştır

19 Mayıs 2010 Çarşamba

• "Mayıs Sıkıntısı"

* Yaşamını Yitirdi *
Türkçe'de kullandığımız bazı anlamı dolayımlayan deyimler komik olmasa bile bu dili konuşanların nasıl algıladığını gösteriyor.
İngilizce öğrenirken bunları daha fazla fark ediyor insan. Aslında yabancı dil öğrenirken kendi dilinizi de yeniden öğreniyorsunuz. Bir çok şeyi fark ediyoruz. Türkçe lego kent gibi bir şey. Salt eksiksiz bir bütün yok gibi her bir parça ile yeni bir anlama bürünebilir sözcük.
Acaba yaşamını kim yitirebilir. Bizim "öz" varlığımız yaşama bir dönem sahip mi oluyor? Olabilir. Yitirmek kötü gibi görünse de "ölmek"ten iyi geliyor. Belki bir gün bir daha bulabiliriz denmektedir.

***
Haneke sineması ile çok aram olmasa bile onun yorgunluk üzerine yazdığı kısa bir yazısı kitap olarak basılmıştı (Yorgunluk Üzerine Bir Deneme, Nisan Yayınları) Haneke tarlada çalışmanın yorgunluğundan bahsediyordu. Fazlası ile katılıyorum, tam anımsamıyorum bu konudan da bahsettimiş miydi; ama inşaat işleri de aynı yorgunluğu verir. Muhtemelen fordist üretim yapan bir fabrikada bir işçiyi benzeri şekilde yorar. Bu yüzden açıkça bu işlerden kaçtım.

Yine de insanların verdiği yorgunluk hiç bir şey tarafından yaratılmamıştır. Hep başkalarını şikayet edenlerin nedense kendilerine yapılan hataları görüp başkalarına yaptıkları akıllarına gelmeyebiliyor. Özür dilemek çok ağır geliyor. Ama bunu yapsa daha çok saygı kazanacak bilmiyor. Bilmediği için yaptığı hataları saçmalıkları üzerine hala diretiyor. İnsanlara söylemek yerine onların yerine yapmak gerekiyor. Anladığım yorgunluktan değil insanlardan kaçmak gerekiyor. Kendine dürüst olamamış insanlardan.

Artık tarlalar, fabrikalar, inşaat alanları en yorucu işler bazı insanlardan daha güzeldir ve kaçmamak gerekir.
O yorgunluğun ardından eve dönerken en ağır en zor sesler kolaylaşıyor, dünyanın bütün renkleri açılıyor birden.

11 Mayıs 2010 Salı

• üç nokta

Zaman bulamamak denen bir tabir vardır.
Bu zaman bulamamak tabiri zamandan çok güdülenmeye dair bir şey gibi.

***

memleket hava sahasında gerçekleşen olaylar çok kötü sahnelenmiş bir kara mizah örneği gibi.
aslında herkes ne olduğunu bilmekte ama kimse açıkça söylememektedir.
dışarda aile, ahlak, ıvır zıvır diye bağıran kimi zatların arkada ikinci hanımları, metresleri olması gibidir.
türkiye gericiliği parası, statüsü olan adamların birkaç fazladan hatunu olmasına söz söylemez.
hatta çocuklarını bile severler. (buna şahit oldum demek bile tuhaf geliyor. yani normal de "zina" çocuğu ama öyle değil gibi oluyor)
bu kadar numaracı bir toplum olamaz demiyorum.
ya da bunu sadece sağcı zihniyete özgü görmüyorum.
çünkü o numaracıların başka yerlere başka şekillerde sızdığını da görebiliriz.
çünkü hakikat aptalların savunacağı bir şeydir.
bazen aptal olarak kalmak bir numaracı olmaktan çok daha zor oluyor.

***

bir dönem sıkı dostum olan birisinin önce komünist olup orada istediğini (açıkça yazayım yöneticilik, sorumluluk kısaca iktidar'ı diyelim) alamayınca aynı dönem okuduğu Gün Zileli kitaplarının etkisi ile isyan edip anarşist olmaya karar vermişti. komünizm'e dair soldan bütün eleştirileri okumaya yönelmişti. Çünkü "mantıklı eleştiriler" lazımdı. gittiği çevrelerde biraz kariyerist ve ne istediği bilinmeyen olarak göründü. ortak tanıdıklarımız neler olduğunu aktarmıştı. başkaları üzerinden benim de şahit olduğum bir olayı "efsane"ye çevirerek anlattığını duyunca şaşırmıştım. aradan yıllar geçti. 2008'de bir banka yayınevinin dergisinde yazısı çıkmıştı. anarşizan bir ruha sahip olduğunu söyleyen birisi nasıl oluyor da buraya yazı gönderiyor diye ilgimi çekti. sonra bir gün sokakta karşılaştık. uzatmalı öğrencilik biterken hayat derdine düşen arkadaşım küfür ettiği hocasının peşinden bir asistanlık için koşmaya başlamıştı. neden oraya yazdığını sorduğumda köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek gerektiğini söylemişti. sadece güldüğümü hatırlıyorum.

söylediğim ve tersini yaptığım şeyler olmuştur. ama düşündüklerimi savunmanın ayrıksı olmayı değil kendi kendine bağımsız iradenizi sürdürebilecek bir ekonomik bağımsızlığa sahip olmayı gerekli kılar. yoksa dergilerden gelen üç kuruş ve boktan ünvanlar için yazı yazıp yollarsanız. eskide söylediklerinizden sonra sırf yaşayabilmek için bir bankanın dergisine sülük gibi yapışır ve bir kaç yıl önce havalarda laf anlattığınız saf ama hayat bilgisinin çok olduğunu düşündüğünüz arkadaşınız sorar: oldu me be şimdi erkan? karşıya geçtiğin de birileri sana bu adam köprüyü geçene kadar ayıya dayı dediler demeyecekler mi? ve köprüde kalmak varken niye boktan bir karşıya geçmeye çalışıyorsun?

***

evime ve kendime ait bir odaya taşındım.
bu da balkondan

2 Mayıs 2010 Pazar

1 mayıs iyi de ya marşının sözleri? • Metin Çulhaoğlu

30 Nisan 2010 • Cuma • BirGün Gazetesi

Yarın 1 Mayıs... Yarın pek çok kişi gibi ben Taksim’de olacağım. Ama kesinlikle “Taksim’i kazandık, artık önümüz açıldı” gibi manasız şeyler düşünmeyeceğim. Hele hele “1 Mayıs’ta Taksim’deydim ya, artık ölsem de gam yemem” hiç demeyeceğim...

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanacak olmasının belirli bir “tarihsel” ve “duygusal” anlamı elbette vardır. Ancak yarınki 1 Mayıs’ın mücadelede yeni ve daha gelişkin bir evrenin ilk uğrağı, kendi başına belirleyici bir dönemeç noktası olacağını şahsen pek sanmıyorum. Gene de, “iyi” bir 1 Mayıs iyidir; gerçekten iyi olması için de herkesin üzerine düşeni, hatta daha fazlasını yapması gerekir. Unutmayalım, orada sosyalist mücadelenin en yeni, en genç kuşakları da olacaktır. “İyi” bir 1 Mayıs en çok onlara yarayacak, en çok onlara moral ve güç kazandıracaktır.

Tek başına bu bile önemlidir. Ancak, “sayıya” bakarak hangi kitlesellikte bir 1 Mayıs’ın “iyi bir 1 Mayıs” sayılabileceği konusunda, geçmişten kalan belirli bir psikolojik basınçtan kurtulmak gerekir. 1977’deki dahil, Taksim’deki 1 Mayıslara katılım abartılmış, nesilden nesle darbımesel gibi öyle intikal etmiştir.

Aslında, 1970’lerdeki 1 Mayısların hiçbiri sıkça söylendiği gibi “500.000 kişi” (1 milyon diyenler bile vardı) toplamamıştır. Dolayısıyla, 70’lerin 1 Mayıslarının, katılımcı sayısı açısından “geçmişin ölü eli” olarak bugünkü genç kuşakların zihnine tatminsizlik yaratacak şekilde musallat olması iyi bir şey değildir. Bu nedenle, örneğin 100 binin kıymeti bilinmelidir.

Bir de, yarın Taksim’de olacağım, ama  1 Mayıs marşı söylenirken katılmayacağım. Marşın bestesine hiçbir itirazım yok; ama bugünkü düzeltilmiş haliyle bile, güftesini “ilkel” buluyorum ve söylemek içimden gelmiyor. “Düzeltilmiş haliyle bile” dedim. 1970’lerde marşın sözlerinde “yepyeni bir hayat doğar bizde ve ülkelerde” diye bir bölüm vardı. İlk duyduğumda “bizim” nerede, “ülkelerin” ise neresi olduğunu pek anlayamamıştım. Sonra çok şükür bu bölümü “bizde ve her yerde”  diye değiştirmişler. Biraz kestirmecilik ve toptancılık yapmışlar, ama olsun, “bizde ve ülkelerde” demekten gene de daha iyi.       

Sonra şu var: “Vermeyin insana izin, kanması ve susması için…” Açıkçası, benim böyle bir Türkçeye itirazım var. İnsana, İngilizcede “Don’t let…” diye başlayan cümle kalıplarını çağrıştırıyor. Anlayabildiğim kadarıyla burada insanların “kanmalarına” ve “susmalarına” kayıtsız kalınmaması öğütleniyor. Güzel, ancak bunun marşta kullanılan kalıpla ifade edilmesi kulak tırmalıyor ve Türkçeye pek benzemiyor.

O zaman ben de tutup “Animals” grubunun eski (1965) bir parçasının şöyle bir Türkçeyle okunmasını öneririm; üstelik bu yazıya da uyar: “Tanrım, lütfen yanlış anlaşılmam için izin verme!” Marşın sözlerinin 70’lerdeki ilk versiyonunda “devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı” sözü geçerdi. Sonra burasını herhalde enternasyonalizm ve/veya ulusal sorun duyarlılıklarıyla “ilerleyen halkların bayramı” yapmışlar. İyi yapmışlar, ancak gerek “şanlı yol” gerekse bu yolda halkların “ilerlemesi” insanda birtakım sözcüklerin ardı ardına gelişigüzel dizildiği izlenimini uyandırıyor.

Nitekim 70’li yıllarda biraz da bu nedenle aşırı kalabalık belediye otobüsü göndermesiyle “ilerleyelim beyler” lafı çıkmıştı. Aşırı titizlik sayılır mı, bilemiyorum, ama “hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin” sözleri de ne yazık ki fazla naif kaçıyor. 70’li yıllarda “kitle” sözcüğü çok sık kullanıldığından, bir de “kitle” sanki niceliği, niteliği ve her özelliğiyle tam olarak bilinen tekil bir nesneymiş gibi tanımlandığından, az çok anlayabiliyorum: “Sen buradasın, kitle de işte orada; hadi git bilinçlendir de hakkını alsın…” Ama işler bu kadar basit değil; en azından bu kadar basit olmadığını artık görmüş olmamız gerekir. Bir de, gün gelip zorbaların başımızdan gitmesini elbette isteriz. İsteriz ki “bizde ve ülkelerde (her yerde)” hiç zorba kalmasın. Ama zorbaların tarih sahnesinden çekilmesini anlatmada bu kişilerin “bir kâğıt gibi eriyip gidecekleri” metaforu ne kadar yerindedir? Kâğıt, “eriyip gitme” imgesi için uygun bir nesne midir? Tuvalet kâğıdı için belki… Kim bilir, belki bu nedenle “bir kâğıt gibi” denmiştir. Ama gene de pek olmuyor.
• • •
Neticede, bu ülkede her konuda ince eleyip sık dokuyan, icabında önüne gelen her şeye eleştirel yaklaşabilen çok sayıda solcu-devrimci-sosyalist ozan, edebiyatçı ve “ekin insanı” vardır.  1 Mayıs marşının sözleri bu kesimin kulaklarını hiç tırmalamamış mıdır? Sadece soruyorum.   Duruma göre, 1 Mayıs marşının sözlerinin esaslı bir revizyondan geçirilmesini öneriyorum. Bu öneriye kulak asan çıkmasa bile, hiç olmazsa ileride, devrimden sonra, bu marşın sözlerinin tümüyle değiştirilmesi gerektiğini herhalde herkes kabul edecektir. Öyle ya, devrimden sonra, sosyalizmin kuruluşu sürecinde, coşkulu emekçilerin  1 Mayıs’ta meydanları doldurup hep birlikte “günlerin bugün getirdiği, baskı, zulüm ve kandır” demeleri tuhaf olmaz mı? Herkese iyi 1 Mayıslar… Ve elbette, “haydi 1 Mayıs 2011’e!”


Metin Çulhaoğlu • 1 mayıs iyi de ya marşının sözleri? • 30 Nisan 2010 • Cuma • BirGün Gazetesi
• http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1262359858&news_code=1272625987&year=2010&month=04&day=30