30 Kasım 2009 Pazartesi

Madde madde liberal kimlik-kişilik • Metin Çulhaoğlu

  29 Kasım 2009 • Pazar • BirGün Gazetesi, BirGün Pazar eki

1. Liberalizm ve devrimci demokrasi, burjuva devrimler döneminin ürünü olan iki tarihsel kategoridir. Burjuva devrimlerin tarihsel görevlerini tamamlamalarıyla birlikte, bunlardan devrimci demokrasi burjuva ideolojisi ve sosyalist ideoloji tarafından soğurulmuş, liberalizm ise sermaye sınıfının özgül ideolojisi olarak tekleşmiştir.

2. Bir dinamik olarak devrimci demokrasi daha sonra metropol kapitalizmin dışındaki coğrafyalarda hayat bulmuştur. Ancak, özellikle 70’lerin son döneminde başlayıp günümüze doğru yoğunlaşan neoliberal saldırı, devrimci demokrasiyi bu coğrafyalarda da ayrıştırıp liberalizm ve sosyalizm olmak üzere iki alana göndermiştir.

3. Gerek genel olarak liberal ideolojinin gerekse tekil liberal kişiliğin özü şudur: Hoşgörü ve anlayışla bakılması gereken alanları belirli sınırlar içinde tanımladıktan sonra, bu sınırların dışındaki her alana yönelik hoşgörüsüzlük ve karşıtlığı besleyecek bir ideolojik çerçevenin oluşturulması...

4. Dolayısıyla, liberalin hoşgörülülüğü, çok daha geniş olan hoşgörüsüzlükler alanını kamufle etmesinin bir aracıdır.

5. Liberal, demokrasinin, hakların ve özgürlüklerin temelinde serbest teşebbüsün ve piyasanın yattığını düşünür. Serbest teşebbüse ve piyasa mekanizmalarına dokunmayan her tür konuma, tutuma ve siyasal yönelime hoşgörülüdür ve anlayışlıdır. Piyasaya ve serbest teşebbüse yönelik kısıtlama ve müdahaleler ise liberalin aslında çok geniş olan hoşgörüsüzlük alanına girer.

6. Liberal, bu nedenle, üretim araçlarının kamusal mülkiyetine dayanan, merkezi planlamalı bir sosyalizmi ya büsbütün olanaksız ya da özgürlüklere temelden karşı sayar. Burjuva liberal ile devrimci demokrasideki ayrışma sonucu liberalizme eklemlenen sol liberal bu konuda aslında büyük ölçüde aynı yerdedir. İlkindeki “olanaksızlık” anlayışı, ikincisinde “reel sosyalizm eleştirisi” kılığına bürünür.

7. Liberalin en belirgin özelliklerinden biri tarihe bakışında ortaya çıkar. Liberalin anakronik denebilecek bir tarih anlayışı vardır. Tarihsel süreç ve oluşumları kendi dönemlerinin koşullarına göre değerlendirmek yerine, bu süreç ve oluşumlara yaşadığı güncel anın mutlaklaştırılmış kavramlarıyla bakar. Bu nedenle, örneğin Spartaküs olayına insan hakları, tarihteki köylü ayaklanmalarına “katılımcı demokrasi”, 1789 Fransız Devrimi’ne ve 1793’e kadar olan döneme “demokrasi karşıtı Jakoben diktatörlük”, Osmanlı dönemine “mozaikçilik”, ulusal soruna ise “kimlikçilik” gibi kavramlarla bakar.

8. “Liberal” kavramının ilericilik ve radikallik çağrışımı yapması yalnızca ve yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ne özgü bir durumdur. Bu ülke dışında dünyanın hemen her yerinde liberallik aslında muhafazakârlığa ve var olanın temelde korunmasına yatar.

9. Türkiye’de burjuvazinin gelişimi, liberal ideoloji üretme bakımından olağanüstü kısır kalmıştır. Ülkede son dönemin liberal ideologları da büyük ölçüde soldan devşirilmiştir.

10. Türkiye’deki liberal kişiliğin psiko-patolojik durumu da burada belirginleşmiştir. Liberal, bugününü, kendi geçmişine söverek temellendirmeye çalışır. Galatasaraylı veya Fenerbahçeli bir futbolcu nasıl diğer takıma gol attığında “gerçek Galatasaraylı” veya “gerçek Fenerbahçeli” sayılıyorsa, liberal de aklınca sosyalizme “gol attığında” gerçek liberal sayılacağını düşünür.

Metin Çulhaoğlu • Madde madde liberal kimlik/kişilik • 29 Kasım 2009 • Pazar • BirGün Gazetesi, BirGün Pazar eki 
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1259497050&year=2009&month=11&day=29

22 Kasım 2009 Pazar

Sesin dışında olmak

Hoca derste sormuş muydu neydi:
"Ey sizler
Gözleriniz kulaklarınızdan dan dan daha mı değerli?"
Tabi kulaklarım mı ne dedim. "17 kişiden ikisi mi biri mi ne olacaktım."
Önümüzdeki günlere bağlıydı.

Gözlerim gördüğünün sınırda mı ne olduğunu görüyor ki bundan
Ama kulaklarım oralara  -Yok canım daha ne inanıyorsa"
Bir'e on iddiaya girerim.
Ben kulaklarıma karşı gözlerimi kaybederim.
(Neden kaybediyorsam)

Son zamanlarda kendine bir saati olan
insanlar için mekanları kaybedebilirim.

Bir adam gibi sorulmuş yollara
bakarken bir çocuk
düşebilirim

Çocuğa karşı yolları kaybederim

Size koşarken topal ve sakar yürümenin
oldu tamam birini birine karşı yok a edebilirim

...

Hiç mi yok olmuyor
Canım bunlar hep mi birbirini çağırıyor

Mekanlar içinde bir çocuk mu ne bağırıyor
Sesi geliyor o an mı ne -nedir o bilmiyor

Akıyor
Kanımın sesi mi ne nasıl olmuyor

Açıyor iki dünya
Bak yine ses mi ne o olmuyor

Sesin dışında olmak ne ki
Bak bak şimdi mi ne oluyor

Habire onu mu ötekini mi ne
Soruyor ya da aslında aslında - o ne
Sesi mi ne olmuyor

Ne göreceğini biliyor da
Sanki ne duyacağını mı ne bilmiyor

Bir'e on iddiaya girerim diyor

(Ne)
Ben kulaklarıma karşı gözlerimi kaybederim

(Ne)
O

11 Kasım 2009 Çarşamba

M• Buğdayın Türküsü • 1979 • Yeni Türkü

İlk kez (kendi arşivimden) bir albümü sizlerle paylaşıyorum.

Sevdiğim filmlerin/albümlerin orjinal kayıtlarından elde pek bir şey kalmadı. Kitaplar kadar sahip çıkamadım. Çünkü bizde insanlar verdikleri sözleri/sorumlulukları unutma becerisine sahip. Bunu yüzlerine söylediğiniz de suçlu (mülkiyetçi, küçük burjuva filan) oluyorsunuz. (Bunu diyenlere pişkin diyoruz. Bu arada "mülkiyetçilik" başka bir şeydir.)

Daha önce blog sayfalarında bu albüm hakkında yazmıştım.

Altta ki başlığı tıkladığınız da ulaşabilirsiniz.

  • Buğdayın Türküsü
  • Sardunyaya Ağıt
  • Gelincik
  • Bekçi Kazım
  • Mapushane Kapısı
  • Beyazıt Meydanı'ndaki Ölü
  • Sonbahardan Çizgiler (Mamak Türküsü)
  • Özgürlük
  • Bir Ölü Daha Geçti
  • Sen
  • İşçi Marşı

7 Kasım 2009 Cumartesi

• Balık Yemi

Evet, burada sabahın körü, işten geldim.
Gazetelere bakıyorum.
Evet, siz daha kalkmadan da bakmıştım.
Sonra tekrar baktım işe gittim. Bakıyorum.
Okuduklarıma o kadar sıkılıyorum ki sıkıntım bir çözüm olmayacak.
Ben de yazayorum.

***
Arının balı şekerden yaptığını düşünür bazıları ve bazı arıcılar bu yüzden arıya çokça şerbet verirler.
Ne kadar etkili bilemiyorum.
Tek bildiğim arı şekeri bal yapmak için değil, bal yapacağı özütü aramak için enerji olarak kullanır.
Bu örnek aklıma ilkokul 3 ya da 4. sınıftan başka bir öyküyü getirdi. (3. sınıf olmayabilir çünkü okumayı-yazmayı tam bilmiyordum. -Ne kadar komik değil mi?- Türkiye'ye dönünce bu kitabı bulup bu öyküyü çıkaracağım. Sanırım iyi bir yazardan kısaltmaydı.)

***
İki adam bir tren kompartımanın da karşılıklı oturuyorlar.
Bir süre sonra tartışmaya başlıyorlar ve kompartımanlarına yolcular toplanıyor. 

Ve tren görevlisi geliyor. Onlara tartışmanın nedenini soruyor.
İçlerinden biri içerinin çok sıcak olduğunu ve kaloriferi söndürmek istediğini söylüyor.
Diğeri ise kompartımanın sıcak olması gerektiğini ve kapatırlarsa hasta olabileceğini söylüyor.
Tartışma yolcuların katılımı ile karışıyor.
İşin içinden çıkamıyor kimse.
Sonunda görevli elini kalorifere uzatıyor.
Ve şunu diyor.
"Kaloriferler zaten yanmıyor."


***
Bir ülke de insanlar bazı şeyleri sanırım amaçlarının temel maddesi görüyor.
Ve onu kullanarak bir şey yaptıklarını düşünüyorlar.
Yani insanlarını balık yemi gibi kullanıyorlar.
Ve “biz” buna “seviniyoruz”.
Alkışlıyoruz.
O bal için değildir. O sadece yolun zorluğunun bir göstergesidir. Zor zamanlarda çıkış içindir.
Nasıl buna seviniriz?
Sanırım ölüme yakın olan siz değilsiniz.
Biliyorum bunu önceden zaten düşünmüyoruz.
Düşündüğümüz de ise geç kalıyoruz.
Bu yüzden insanlar örneğin bir “Serdar Turgut”tan nefret edebiliyor.
Çünkü yazdıkları çok çirkin ve kadınlığa Kürtlüğe hakaret olarak görüyoruz.
Ben görmüyorum ve gerçekten Serdar Turgut’a gülüyorum.
Bence de mizahi bir yan var onda.
Ama o mizah yaptığını sanıyor.
Hayır, Serdar Turgut’un kendi varlığı bir mizahtır ve bize var olduğu yerin zihin altında olanı yazmaktadır.
Serdar Turgut bu kadar protestoya değmez. (Çünkü bu zihinlerini değiştirmez sadece daha altlara iter)
Ama bir zihniyeti size iktibas ettiği için okumalısınız.
Ve onlar bu zihniyeti yaşarken bizim balık yemi olmamıza seviniyoruz.
Kalorifer yanmıyor. Yol kayıp. Ama hala balık yemi olmayı övüyoruz.
Acaba biz de silinen onca şeyin ardından o varmak istediğimiz yolda araçlarımız yüzünden kara mı saplanıyoruz?

İddia ediyorum: hepimizin altında değişik türlerde bir Serdar Turgut yatıyor.

Seks kölesi yapmak, her boku denemek gibi (yaşıyoruz ya o yüzden),  tecavüz edilmek / etmek (bir ara “entelektüel üniversite gençliğimizin “derin” anket sorusu klasiğiydi. Kadınlar tecavüze edilmek; erkeklerde tecavüz etmek isterler diye, şeyimizin altında bu yatıyormuş. Hadi itiraf edin) Sonra sanırım hani şey olmak birey ve bağımsız, özgür ruhlu.
İraden yoksa bir şeyler için sabır gösterip inat etmiyorsan ve istediklerini “kendi” ellerinle yapmıyorsanız; Nasıl olur acaba böyle şeyler? Cidden bilmiyorum. Rahata kaçmayın hemen canım.

“küçük” Serdar Turgut’la yüzleşemediğimiz için protesto ediyoruz.
Ve bir balık yemi bile olamadığımızdan onun için bir şeyler yapmak istiyoruz.
O yüzden birileri ölürken; ne acıdır biz övünüyoruz. (ya da çook entelektüelsek üzülüyoruz, "vicdan" azabı çekiyoruz.)

Yolculardan biri Tren görevlisine.

“Zaten biz de hiçbir yere gitmiyoruz” diyor .

Küçük bir ek;
Serdar Turgut'u güzel göstermek istemiyorum.
Ama onların balık hafızaları içinde yem olmayalım diyorum.
Olmayalım.
Sadece insanlarımızın ölüme gitmesiyle övünmeyelim.
Bununla hiç bir  şey kazanılmaz.
Sadece bizim de içinde olduğumuz o balık hafızası yaşar.