16 Haziran 2016 Perşembe

Bir ileri, biraz geri,

*
Çalıştığım zamanlar sosyalist mücadelenin, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ne kadar değerli-önemli olduğunu görüp oraya koşuyordum.

İlkgençlikten itibaren çalışmak zorunluluğu insanın bilmediği, çoğunlukla bilmek istemeyeceği insanlarla muhatap ediyor. Öğreniyorsunuz. Ailenizin, kardeşlerinizin, akraba ve dostlarınızın nasıl para kazandığını görüyorsunuz. Her şeyi ile çürümüş bir toplumun işçi sınıfı yaratamadığını görüyorsunuz. Aynı zamanda insanlara çok uzakta bir yerdeki bir hayali anlatmak istiyorsunuz. Yakından bakınca gördüğünüz çok az. Edindiğiniz dost daha da az.

Uzaktan bakınca bir sınıf bir halk var mı? Var. Şöyle de diyebiliriz halk da sınıf da dinamik, süreçle oluşuyorlar, eylemle varlıklarını hissettirebiliyorlar. Yoksa durağan bir yerde değiller. Düşünceyle-eylem arasında diyalektik bir bağ var. İster sınıf deyin ister halk, düşünce-eylem bağının karşılıklı beslemesi belli bir yoğunluğa geldiğinde sınıf/halk kendini hissettiriyor. Tabiy bunun bir ilk kıvılcımı olmalı...

Burada çok da edebi bir dille anlatamadığım şeyi geç kavradım. Pratiğini Gezi'de yaptık. TEKEL direnişini dışardan izledim, içinden şahit olamadım. Kayıp.

* * *
Sosyalist örgütlenme içerisinde, diğer örgütlenmelerden insanlarla tanışıp zaman geçirdikçe bu sefer tersine bir koşma eylemine giriyorsunuz. Sıkıntının ne olduğunu anlatan onlarca yazı vs. vardır.

Bilinen onca örneği tekrarlamak istemiyorum. Özellikle Gün Zileli modu dediğim: Bütün hata ve suçların şefe ve geride kalanlara atılıp kaçıldığı bir tarzı sevemedim. Çünkü öyle örneklerle karşılaşıyorsunuz ki tek diyebildiğiniz: "yuh be kardeşim".

Hülyalı bir insan tek başına güzel oluyor. Çoklukta ise sadece bir esinti. Kişisel hülyalarımız, egolarımız çok güzel hazineler. Gerçeklik ekilmediğinde o hülyalar, egolar bir arızaya sebep oluyor. Hülyanın egonun pili bitmiyor. Sadece bu sefer aşırı gerçekçi hırslı hülyalar, yıkılmış egolar ediniyoruz. Sosyalist/devrimci mücadelede bunu çok görürsünüz. Neredeyse anlatılanlarla üç-beş kategori oluşturabiliriz. Yine de gereği var mı?

* * *
Siyasi/gönüllü örgütlenmeler özgüveni yüksek-egosu da gayet yerinde insanlar ile başlar. Başlayabilmek için de bu tarz insanları ister. Süreğenlik, yenilgilere karşı hazırlılık, tarihselliği kavramak için sabır da ister. Olmayınca zaten olmuyor. Aynı zamanda bu tür örgütlenmeler kusurludur. Kusur durağan, çözüm dinamiktir.

Yine gönüllü siyasi örgütlenmeleri dağıtan da bu egolardır. Daha iyisini kurmak, daha hızlı yol alabilmek, daha sağlıklı diyalog, daha güçlü olabilmek iddiasında ortaya çıkarlar.

Her bir insan egosu, kişiyi daha şöhretli işler yapmaya iten atılımından çoğunca mutsuz döndürerek yoluna devam eder.

* * *
İlk adımda siyasi bir amacın peşindesinizdir. İkincisi romandır.

Elbet bu savruluşlar: Düş ile gerçeğin; düşünce ile eylemin; olan ile istenenin arasında daha süreğen bağlar kuracaktır. Kötü değildir. Bedeli, her geç öğrenmenin bedeli, uçup giden kuşaklar olacaktır.

Art, Alix Grand

Art, Alix Grand 

15 Haziran 2016 Çarşamba

Eski cumhuriyet

Eski cumhuriyet, belli açılardan kimi başlıkları örterek, kimisini geçiştirerek, kimisinin etrafından dolaşarak uzun süre idare etti. 
Eski cumhuriyet, Sovyetlerin yıkılışına güldü. Yugoslavya'yı bombalayanlara katıldı. 
Eski cumhuriyet, fark etmese bile gölgesinden saklandığı sosyalist blok yıkılırken eski konumunda kalamayacaktı. Eski cumhuriyet, figürleri bu gerçeği görmedi. Anti-komünizm insanın sağlıklı düşünmesini engeller. Çünkü, anti-komünist bir kafa hep bir yerlerde komünizme dair kimi emareler bulmak maksadı ile beyni harcar. 
Cumhuriyet'e bir saygınlık veren varsa bu emperyalist Batı değil, sosyalist Doğu idi. Eğer Batı Cumhuriyet'e saygı duysa idi. Onun adına hareket eden ve edecek yöneticilerin bu kadar karaktersiz olmasına göz yummazdı. Oysa Batı'nın işine gelen, bile isteye ortak iş sürdürdüğü niteliksiz hırsızlar toplamıydı. (Yönetici seçiminde kimi özgül durumları dışında Türkiye halkının bağımsız olduğunu düşünmek ahmaklıktır.) 
Yapılması gereken hamleleri yapmadığınız, buna karşı halının altına itilmiş sorunsallarların bir dağa dönüştüğü yurtta barış olmaz. Örtülmüş her şey uydurma hikayelerin tarih olmasına tarihi olayların çarpıtılmasına sebep olur. İster ezenin, ister ezilenin tarihini yazın. Durum "nötr" değildir. Ortada anlaşılabilir, çözülebilir çok bir katkı da yoktur. Bir zayıflık anında hepsi ortaya dökülür. Başta bir arada görünse de, sonrası hiç de öyle değildir. 
Bu sorunsalların birbirleri ile de sorunları var. Gittikçe artan, toplumu atomize eden sorunlar. Barıştırmayan; çözmeyen; nefret ettiren... Söz, kıyafet, yemek, küçük bir davranış... Taraflaşır. 
Geri dönüş yok. Dinginlik de, huzur da... Yıkıla yıkıla gidiliyor... Bizler de içindeyiz. Yıkılacak olan sadece ceberrut devlet değil, ona karşı argüman üreten her bir özne.

Stańczyk, 1862, Jan Matejko (1838-1893)

Stańczyk, 1862, Jan Matejko (1838-1893)