30 Haziran 2014 Pazartesi

Bu hariç (palyaçoları sevmem)


Bir buzdolabı süsü, bir kayıp parça, bir eski zaman...

21 Haziran 2014 Cumartesi

Uzun Bir Hikaye

Yanlış yargılar mı oluşuyor nedir? Bazen uzakdoğulu bilgelerin yarı deli, yarı abdal, yarı çulsuz olmalarını düşünürüm. Evet, belki öyle değiller. Benim izlediğim filimlerde gördüğüm bir ayrıntıdır. Soru sorana güler, gülerler. İçki. Olmazsa olmazdır, her cihanda. Hangi filimler diye sorarsanız. Çok eskiden izledim; annemle, annemi beklerken Han'nın yolcu kavanelerinde, şimdi söyleyemem. Ama bizdeki bir şeyleri sezinleyen delilere benzer. Filimlerde, oyunlarda, sokaklarda rastlarız. Bektaşidir, abdaldır, düğünümüzde çalgıya gelendir bizde... Yanlış derseniz. Demek hakkınız, düşünmekte benim hakkım.
Yaşamı yavaşlatmak ile meşgul iken, bir yerinde ahmakça şeylerin gölgesinde boğulmaktan kurtulmak için biraz buraların açıklarına açılabiliriz. Bir derdin, çoğu için saç teli kadar değeri olmayan bir derdin peşinde koşuştururuz. Azızdır. Kimsecikler yoktur. Olan birkaçızdır. Uzağızdır. Delilik, sersemlik, ahmaklık, avanaklık ederiz. Sevenlerimiz üzülür. Ama öyle durumlar, öyle anlar doğar ki bu sefilliğimiz bize bağrımızdan kopan sözü söyleme hakkını verir. Kimsenin ekmeğini yememişizdir, kimsenin sofrasında ziftlenmemişizdir. Doğru bildiğimiz, peşinde gittiklerimiz vardır. Söyleriz. Söyle canım söyle deriz. Söyleyelim tabiy...

* * *
Gün kısadır. Hayatta kısa ama, demeyin. O gün uzamalı o hayat kısa olsun isterse. Uzaya uzaya ancak bir yere varır gibi olduğunda varamayacağını anlarız. Ama kertesini çözemeyiz, bilinemezci değilim. Bildiğimiz şeyler üzer bizi.

-Doğru nedir diye sorarsanız, durum nedir derim.

-Adam! O adam deli! derler. 

İlkgençliğine adım bile atmamış bir çocuk, 'öğrenme güçlüğü'nden kaynaklı özel eğitime gelmiş. Karşımda oturuyor. "Eğer insanlar bildikleri her şeyi kitaplara yazıyorsa insanlar neden böyle yaşıyor. Doğru olan nedir, niye yaşar insan. Neden mutsuz insanlar. Babam neden çalışıyor. Para ne. Neden, niçin, ama, ama, sonra, daha sonra, daha da sonra..." Sonra ötede beride birikmiş onca soru ve yanıtların doğurduğu her bir yeni soru... Herkesin bir yerinden keşfettiği ve her yeni gelenin bir yerinden tekrar ve tekrar keşfetme uğraşına girdiği bir evren. Aslında dürüst olalım: Çoğumuz keşfedilmiş olan o evren gölgesinden çok çıkmayız.

* * *
Ekmeğini kazanan insan, kazanacak insan, kazanması gereken ama kazanamayan, ama yeterince kazanamayan, lakin az kazanan gölgeden açılmamışlar, açılmaktan korkmuşlar. Haklılar. Ama doğrunun üzerindedirler de. O'nlar inşaa eder doğruyu. O alır-satar-yıkar-yapar. O'dur. Biz avanaklar da oralardayızdır. Sultanların kanlı konaklarına, patronların et ve kemikten yapılma gökdelenlerine bakarız. Bizler karınca, böcek ve insanız. Ama kibirliyiz, rutubetin içimize işlemesi gibi bu kibir. Gölgesinden çıkamadığımız, --sen çıktığını mı düşünüyorsun ya ben-- kan, et ve kemik yapılar içimizi çürütür. Bedenimizi ve kemiklerimizi olmadık biçimlere sokar. Birer yapı malzemesiyizdir.

* * * 
Müzik olmasa, şu an benim dinlediğim, bir an bir yerde sizin de dinlediğiniz. Resimler olmasa, söz olmasa, yazı olmasa, gülüş ve ağlayış olmasa; morglar ve doğumhaneler arasında ne yaparız. Arkamızda devleşen gölgeler bırakarak açılamayız buradan. Biz açıldıkça o gelir ve daha çoğumuzu alır karanlığına.


6 Haziran 2014 Cuma

insanlar: ben, biz, siz, onlar ve ötekiler... ve daha da ötedekiler

"Teori politika beni her zaman sardı. Bazen pratik politika da yaptım. En çok 1977 seçimlerinde "pratik" oldum. İstanbul'da, işçi sınıfı partisinden milletvekili adayıydım. (...) Bir ay kadar önce, 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı'nda beş yüz bin kişi toplanıyor. Seçimde bizim listemiz beş bin oy alıyor. Çok üzüldüm; ancak hiçbir zaman kendimi eksikli görmedim. Daha önce söyledim ve şimdi yazıyorum: Eksikli, bize oy vermeyen, kütlelerdi." Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat, Önsöz (Ekim 1984) 
 Yukarıda yazanlara burnu büyük bir adamın halkı küçümseme gayreti diyebiliriz. Cidden burnu büyüktür. Ama sözünü cezaevlerinde yatacağını bile bile sürdürmüş insana söylemek ile ülkemizin tuhaf 'yazıcı'larına söylemek arasında bir fark var. Birincisini yine de okurum: Ne demiş, derim. Yazıcıları ise aldatıcı ve pohpohlanmış bulurum. Okurken sıkılırım. Halk dalkavukluğu yapmak yerine doğru bildiğimizi söylemek arasında bir ikileme düşerseniz, gerçek; korkunç ama daha cazip geliyor. Çözüm denilen; sorunları, onları çözme olanağı da verecek bir üst basamağa taşımak gerçekle yüzleşmekten geçiyor. Pohpohlanmanın aldatıcı yüzüne çok aldanmayın. Geçici ve uçucudur. Sizi yalnızlığınıza bırakır gider. Ve devam ediyor Küçük: "Yenilgi bir büyük öğretmendir".Yazıldığı gün için özgün ve değerli olabilir. O gün için düşünün. Bugün laçkalaşmış bir laf bu. Öğrenemeyen ve gerçeği ilk gördüğü sanana; ne zafer ne yenilgi iş görür.

* * *
Mesleğiniz insanlarla; özel dert ve tasalarına gömülmüş insanlarlaysa ve siz bunu insanlarla paylaşırsanız. Alacağınız yanıt bir kaç başlığa toplanır. Yardım etmeye çalıştığınız insanlara acıyıp mesleğin zorluğunu vurgulayanlar. Onlar için söyledikleriniz, hiç ilgilenmedikleri ve karşılaşmadıkları bir gerçektir. Kendilerinden uzak olduğu sürece sizi pohpohlayarak kendilerini rahatlatırlar. Bir diğeri mesleğinizin çevresi çeperinden olup insanlara yardım ediyormuş gibi görünüp cebini doldurmak, şişinmek derdinde olanlardır. Bir de yardım etmeleri gereken insanlara kendini adadığını düşünen ama çaresiz çıkışsız insanlardır. Oysa insanları yargılamak, acımak, onları sınıflandırmak için çalışmıyorsanız; onları bağımsızlaştırmak, ayağa kalkmaları, düşüncelerini ifade edecek ortamlar yaratmaya çalışıyorsanız kimi sıkıntılar ortaya çıkar. Nedir bu?

* * *
Halklar çocuklar birbirine benzeşir. Atalarının onlara hazırladığı bir ortamda gelişirler. Ortamın ve ataların yeterliliği onların zihnini ve geleceğini belirler. Modern dünya bu ortamı ataların verdiklerinden daha fazla ve karmaşık bir hale getirdiğinde işler daha da karışır. Başka halklardan ve çocuklardan da öğrenmeye başlanılır. Eşitsizlik her halk ve her çocuk için kendi belirleyemediği bir gerçektir. Diğerleri ile eşit değillerdir, içlerinde de böyle bir eşitlik söz konusu değildir. Kimimiz bunun öyle ya da böyle farkında olarak hayat içinde yerimizi alırız. Öğrendiklerimiz hepimiz için daha yaşanılır bir dünya isteğini kamçılar bazen... Onlar: Sefilliğin, adaletsizliğin kavurduğu insanlar... ya acıyarak bakar, ya yardıma koşar, ya hep birlikte kurtulmaya bakar... ya da bayağı kalabalık olarak bu bakışlara karşı başka konumlarda yer alırız. Sonuncular konu dışı bırakıyorum. İlk üç grup... Kendi tanımladığım bu üç grup... içinde koşuştururuz.  
Dertlilerle duygudaşlık... Onlara yardıma koşan biri olur ya da onların bir parçası olduğumuzu ve onlar gibi bir düzenin kurbanı olduğumuzu bilerek ortak bir kurtuluş yolu bulmaya çalışırız. Ama hiçbirimiz tam anlamıyla ne bu acıların sebebleri ile hesaplaşmışızdır, ne de onları var eden o zemini hissetmişizdir. Öğrendiğimiz kadar kendimizi korumaya, insanları kollamaya çalışarak yolumuza bakarız. 
(Bazen deriz romanların, anıların derinliklerinde kimdir bu insanlar, kim?) 
Adil olmayan bir dünyada bağımsız ve özgür olmanın sınırlarına yapışırız. Süreğen bir yolun yolcusu alışkanlıkların, yanlışların izlerini de taşır. Ama hiç bir yoldaşının bunların izini taşımasını istemez. Yanlış! Varsa böyle lanet bir düzen o da görmeli ve yaşamalıdır. Ya çekip gidecek ya da ayakları üzerine basıp yürüyecektir. Acımak, duygudaşlık göstermek, evet! Ama tek başına fırtınaya düştüğünde ne yapacağını bilecek, ilkelerini kuracak ve yaşatacak bir kişi isteriz yanımızda.

* * *
Ağlaşanlara katılmak, onlara içimizin cız etmesi veya onlara onlardan biri olarak bir yardımlaşmanın, dayanışmanın ve mücadelenin ortağı yapmak geçer. İlki gelen hastasının yakınları ile oturup ağlaşan doktora benzer, oysa hastanızı iyileştirmek için yapmanız gereken (belki de hiç istemediğiniz) mecburi müdahaleler vardır: Soğuk gelebilir, kaygısızlıkla suçlanabilirsiniz. Sonuçları görmeden kimseye niyetinizi anlatamazsınız. Ağlaşanla ağlaşmak, acıların içinde kaybolmak, bir an ayağa kalkandan kendinden menkul bir beklenti içine düşmek; bizi rahatlatır. Yenileri ve yenilerinin geleceği bir çaresizliğe çıkışsızlığa mahkum oluruz. Oysa öğrenmedik mi hala?
* * *
Bir de bu gruplar içinde yanımızda yöremizde birileri vardır: Belki sever, belki rahatsız oluruz. Belki her sabah aynada karşılaşırız. Ne yazık hep olacaklar. Onu da Sait Faik anlatsın: 

"O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bir anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman Sinağrit Baba büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit baba etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba'nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir ikiyüzlü köpek olduğunu bizim görmediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihli yaver gitmiş birisiyidi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama, belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bu imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek olan bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnında okuyordu. Bu adam o kadar talihli idi ki daha, ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit baba son nefesini, böylece bir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi." Sinağrit Baba, (Mahalle Kahvesi, 1950)