27 Temmuz 2012 Cuma

"helallik isteyen zombi"

I.
Dinler yeryüzünün en eski ideolojileridir. Nadiren ortaya çıkmış şeyler değildirler. Dönemleri içerisinde çıkan onlarca örnekten bugüne kalan yalnızca bir kaçıdır. Nadirlik tarihsel süreç içerisindeki savaş ve mücadeleler ile oluşmuştur. Tarihin karanlığına karışan onlarca 'yalancı' din ve peygamber vardır.

II.
Dinsel söylemin bugün hala güçlü olması ve etkinliğini arttırmasının bir sebebi ilk insandan beri varolan ölüm kaygısıdır. Öleceğimizin farkına vardığımızda duyduğumuz kaygılar kimilerimizi en kolay çözüme yani dine sığınmayı götürüyor. Ya da varolan inancımızı pekiştiriyor.

III.
Öleceğiz ve çürüyeceğiz. Kısaca toprak olacağız. Öte taraf bu kadar... Bu gerçekle barışık olmak gerekiyor.

IV.
Yaşadığımız doğaya dair bencil tutumlar içerisindeyiz. Kendimizin özel olduğunu ve ölümle her şeyin bitmediğini duymak istiyoruz. Ölüyor ve toprağa karışıyor olmamız rahatsız ediyor. Kimileri ölüm ile doğanın/uzayın dışına düştüğü düşüncesini taşıyor. Oysa ölümle, bizlere de sebep olan doğal süreçlere yeniden katılıyoruz.

V.
Doğaya tepeden bakan ve ölüm kaygısı taşıyan insan dinlerin en güzel malzemesi oluyor. Çoğu dinsel söylem ne kadar doğayla barışık olmayı telkin etse de takipçisine ölüm sonrası 'ruh'un dört dörtlük bir dünyada yaşayabileceğini vaat ediyor.

VI.
Doğanın diyalektiği çalışıyor. Tarihin belli bir döneminde oluşan dinler hareket halinde olan birikimli günün sorularına yanıt yetiştiremiyor. Kişilerde doğan kuşkuları gidermek için din ideologları sürekli telkinler, ibretlik hikayeler ve kendi yorumlarına göre tarihi vesikalar anlatıyorlar. Buna yönelik kitaplar, diziler, filimler, tiyatro oyunları/skeçler hazırlıyor; sürekli sohbetler düzenliyorlar. Dinliyoruz, izliyoruz, duyuyoruz. Başka bir deyişle eski bir bilgisayar programı üzerinde oluşan 'bug'lar için sürekli yama üreten yazılımcılar gibi çalışıyorlar.

VII.
Bu süreçlerde dinsel söylem takipçisine doğru ve yanlışı öğretir. Uygulamaları ile de doğru yoldan yanlışın nasıl yapılacağını gösterirler.

VIII.
İnsanların ölüm kaygıları küçümsenemez. Yaşantısının belli bir sürecinde dine yönelen insanlar toplumun duyarsızlığına karşı 'insancıl' hislere/birbirinden güzel dayanışma çalışmalarına yöneliyor görülebilir. Oysa bu süreçteki kişilere biraz daha dikkatli bakıldığında bencilliğin izleri görülecektir. Kendi derdine düşmüş insanın çırpınmasını izlersiniz. Bir çoğunun edilgen bir kişiliğe sahip olması onları birer selim insan da yapmaz. Esas olan gerçek ile yüzleşebilmektir.

IX.
Her dinsel söylemin gücünü arttıran toplulukları vardır. Bu toplulukların temel amaçları çoğunca geçmişten gelen inanışları olduğu gibi gelecek kuşaklara taşımak, bu inanışları taşıyacak nesiller için üremek, iç dayanışmayı örgütlemek/güçlendirmek ve dışarıdan yeni insanlar katmaktır.

X.
Dini söylemin koşullanmasına girmiş bir insanda, ölüm kaygısı görece azalır. Buna karşın kişiden istenilen görevlerin yerine getirilmesi ve harcanacak süre giderek artar.

XI.
Dini söylem ile koşullanmış insan dışarısı ile çelişkiye düştüğünde ya siner ya da saldırganlaşır. Çünkü bu dünyada tek başınadır. Kaygı, dini zorunluluklar yerine getirilerek dindirilmeye çalışılır. Yalnızlıktan kurtulmak için dine yönelen insan aslında başka bir yalnızlığa da yelken açmıştır.

Patlayan şilebi izleyenler, 1979, İstanbul (düzeltme için teşekkürler) 17 Ağustos 1999 depremi sonrası   
ntvmsnbc.com'dan

*
Bir yemek sonrası çıktığımız Çamlıca tepesinde orta sınıftan bir aile içinde geçen konuşmalar ilgimi çekti. Baba, oğlu ile dini konuları paylaşıyordu. Bir yerinde zombiler geçti ve konu helallik isteyen zombilere geldi. Güzel çocuk aklı. Zombiler/zebaniler cehennemlik olduğu için konu hemen çözüldü.

**
Piramitler ve firavunlar hakkında Ortadoğu kökenli dinlerde onlarca atıf bulunur. İbretliktir. Büyük olasılıkla firavunların yıkılışı ile piramitleri yapan köleler, ustalar, uzmanlar Ortadoğu'ya yayılmışlardır. Yoksa nereden bilinecek bu kadar ayrıntı?

***
Dinler kendilerinden önceki bütün otorite, inanış, düşünce ve uygulamalardan etkilenmiş; bir çoğuna da düşmanca bakmıştır. Kendilerinden sonraki düşünceleri de kafirane görmüşlerdir. Dinler eleştirdikleri ve korkunç buldukları bir çok ideolojiden daha fazla insanı öldürmüş, unutturulmaya/örtbas edilemeye çalışılan onlarca katliamı yapmış/yaptırmışlardır. (Yoksa hep güzeldirler hep selim) Acaba, karanlık kuyularında ne kadar masum insanın kanı birikmiştir? Oysa eleştirdikleri ideolojiler-ülkeler yaptıklarının hesabını verirken dinler hiç bir zaman hesap vermeye yanaşmadılar. Hala örtbas etmeye, başkalarını suçlamaya devam ediyorlar.

****
Çamlıca tepesinde gezerken aklımda sürekli bunlar: piramitler, inanışlar, gelen ve gidenler vardı. Bir de İslamı yanlış anlamışız diyen, dine yönelen dostlar... Onlar helallik istemeye gitti. Biz ise hala insan kanı sevmiyoruz.
Hala örtbas etmeye, başkalarını suçlamaya devam ediyorlar.

22 Temmuz 2012 Pazar

Fru 89 Soldan Sağa / Fru 89 From Left to Right



Ivan Maksimov'a ait bu animasyonu karşılaştığımdan beri çok kerelere tekrar tekrar izledim. aslında bir öğrenci işi olan Fru 89 From Left to Right, Soyuzmultfilm stüdyolarında yapılmış. Müzik ise leh elektronik müzik sanatçısı Marek Bilinski'ye ait.

Video altındaki yorumları okuyunca doğu bloku üretimi kimi müzik ve video örneklerinde olduğu gibi rahatsız olanlar/anlamlandıramayanlar çok olmuş. İçlerinde hala bu çalışmayı karanlık komünist yönetim altında yaşamaya dair bir çalışma görenler de var. (Nice benzer video-müzik-animasyon vs. çalışmalar kapitalist düzende de yapılır. Çoğu kimsenin bunları kapitalist düzenin kökten bir eleştirisi olarak düşünmez.) Yine video altındaki bir iki uzun yorumda daha gerçekçi çözümlemeler yapılmış.

Bir de delinin biri kuyuya taş atmış diyebilirsiniz. Yine de paylaşmanın daha yerlice olduğunu düşünüyorum.

20 Temmuz 2012 Cuma

"Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar"

Hoşgör Köftecisi*

.....
Orhan Veli
İşiniz düşer, bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı geçmiş, karnınız acıkmıştır. "Bir aşçı dükkanı bulsam da iki lokma bir şey yesem," dersiniz. Dolaşırsınız ..... Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkanı ile karşılaşmanız imkansız değildir.
.....

Orada üç dört saat kaldım. Ben dükkandan oldum ama, dükkan benden olmadı. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmek icap etti. Aileden olmaya başladığımı ancak Mualla Ablayla "Fosforlu" şarkısını söyledikten sonra anladım. Hatta o bile yetmedi. Dışarıda durmadan "Liraya, buraya!" diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerle akraba oldum. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarımın dertlerini öğrendim. Rizeli Mustafa Kaptan'ın, Ömer'in, Papo'nun hikayelerini dinledim. O şarkılarda, o seslerde, o hikayelerde büyük bir dünya vardı. O daracık dükkana giderken kendimi seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam sanıyordum. Gemici, motorcu, takacı dostlarımla Giresun'dan fındık yüklüyor, Kefken açıklarında denize tutuluyor, Köstence'de Niko Bar'dan çıkıp Türk arabacının arabasına biniyor, Novorosisk limanında balalayka dinliyor, Kazablanka'ya gidecek bir petrol gemisine tütün satıyordum. Bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğüm dünya gerçekten ne güzeldi! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar.

Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız siz de öyle bir meyhane bulunuz.
(Tanin, 2.4.1947) 
Baharın Ettikleri*

"Bir yazı yazmak istiyordum. Kağıdı kalemi aldım, taraçaya çıktım. Taraça dediğim, oturduğum otelin en üst katında. Hava da domuzuna güzel. Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Bu meseleler üzerinde uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerden hiç bir vakit nasibim olmayacağına göre bunlarla avunayım bari. Oturdum. Ne yazsam diye düşünmeye başladım. Acaba hikaye mi yazsam? Hikayede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler çıktı. Ama ne olursa olsun, vaka lazım. O vakanın bir başı bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da, alışılmış bıkılmış vakalardan olmamalı. Küçük burjuva hayatını anlatan, onun zaaflarını, onun adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikayelerden illallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Geçenlerde bir kadın, "Benim için şiir," diyordu, "beyaz bir otomobildir." Biz, en küçük menfaatlerini bile korumaktan aciz zavallılar, nasıl onlarla bir oluruz. Biz, tanımadığımız o büyük sınıfın, o fakir sınıfın adamıyız. Ama tanımadığımız içinde onlardan onların hayatından bahsedemeyiz. Üstelik tehlikeli bir iş o. İnsana sol diyorlar, komünist diyorlar. İyisi mi, bir yazar hep suya sabuna dokunmayan yazılar yazmalı. Ben de öyle yapacağım. ..... "
(Seçilmiş Hikayeler dergisi, 1948)

* Hoşgör Köftecisi • Öykü • Orhan Veli • YKY • 1. Baskı • İstanbul • Nisan 2012