19 Eylül 2011 Pazartesi

"sessizlik savaş suçudur" Bahreyn


Bahreyn'deki muhalifler Şii olmayıp bir de emperyalist ülkelerin çıkarına hizmet etselerdi, bu kadar sessizlik duvarına çarpmayacaklardı. Ama etmediler...

13 Eylül 2011 Salı

? - (Ruanda • 1995 • Sebastião Salgado)


Bu fotoğrafın Sebastio Salgado'ya ait olduğuna emin değilim. Bulduğum sayfada fotoğrafın altında yazanlar: Tutsi corpses in an abandoned school, Nyarubuye, Rwanda, 1995 (Sebastião Salgado) "Terk edilmiş bir okulda Tutsi cesetleri, Nayrobi, Ruanda, 1995 (Sebastia Salgado)" olarak verilmiş. Ama fotoğrafta terk edilmiş bir okuldan daha çok terk edilmiş bir araba görünüyor. Bilgi eksikliklerine rağmen bu fotoğrafın ilgimi çekmesinin bazı sebepleri var, sırası ile yazayım.

Yukarıdaki fotoğraf, bir savaşa özgü olan kimi ayrıntıları görebilme imkanı veriyor. Savaşın çoğu filimde gösterildiği gibi sadece cephede yürüyen bir şey olduğunu unutun. Özellikle de iç savaşların... Savaş sürecinde zayıflayan iç güvenlik ve göç hareketleri bir çok farklı olayın başlangıç sebebi oluyor.

Fotoğrafta vücudu arabanın önçerçevesinden sokulup başı yan kapı penceresinden çıkarılmış adamın kafasında akan kan kapıda bir çizgi halinde görülüyor. Adamın kafasını dayadığı pencerenin camı orada kırılmış. Yerde kırılmış camlar görünüyor. Aynı adamın ayakkabıları yok. Alınmış.

Yerde açılıp iyice boşaltılmış bir bavul var. Bavulun astarının da kontrol edildiği fark ediliyor. Bavulun yanında ise bir pala var. İlerisinde beysbol sopasına benzer bir sopa daha var. Bu malzemeler muhtemelen bu insanlarındı.

İnsanı şoka sokan ise yukarıdan elleri arkada geçen adam. İlgisizlik, benimsemişlik diyeceğim ama fotoğrafın düşük çözünürlüğünden tam olarak bir şey anlaşılmıyor. Araba adamın geldiği yönden gelirken bir şekilde yolun kenarına çıkmış gibi görünüyor. Ön sol tekerin görünüşü nasıl bir manevra yapıldığını anlatıyor. Bu pikabın etrafındaki insanların bu araçta olma olasılığı yüksek. Bir diğer 'şey' pikabın arkasında rulolanmış 'şey'. Ne olduğunu düşündüm, ama yine de çözünürlüğün düşüklüğü anlaşılmaz kılıyor.

***

İnsanlık tarihi boyunca nefret, kin, yalan, iftira, işbirliği, korku ve diğer nedenler ile nedensiz sayısız katliam gerçekleşti. Kendi varlıklarına tehdit olduklarını düşündükleri başkalarına karşı insanların kullandıkları en eski yol katliamlardı. Güçlü olan değildir katliama uğrayan, çoğunlukla zaten güçsüz olandır. Katliamcılar bunu bilmelerine rağmen katliamlarından da geri durmazlar. Dini, milli, tarihi, politik gerekçeleri ile birlikte gelecekleri ve bekâları için istenilmeyenleri / hainleri / kafirleri / düşmanlarını öldürürler ve öldürtürler.(*)

Benzer katliamların dünyanın herhangi bir yerinde olması imkansız değil, bize ise hiç uzak değil.

13 Eylül 2011, Salı
(*) Ruanda'daki iç savaş sırasında 1 milyon civarında Tutsi'nin katledilmesine destek veren Fransa'nın bugün özgürleştirme maskesi altında kendi "gelecek ve bekâsı için" Libya'ya saldırısını hep beraber izliyoruz.

8 Eylül 2011 Perşembe

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş • 2005 • José Saramago (Roman)

ertesi gün hiç kimse ölmedi.
...
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş 
As Intermitências da Morte, 2005
José Saramago
Çeviri: Mehmet N. Kutlu 
Merkez Kitaplar, Nisan 2007

Günlerden bir gün, henüz dul kalmış bir hanımefendi, ölemeyeceği için müteveffa eşine asla kavuşamayacak olmanın hafif burukluğuna karşın, bu yeni durumun getirdiği sevinç dalgasının içine yayılması sonrasında, mutluluğunu gösterecek bir yol aradı ve yemek odasının önündeki çiçekli balkona bayrak asmayı düşündü. Bir anda olanlar oldu. Kırk sekiz saatten az bir süre zarfında bu bayraklanma hareketi ülkenin tamamına yayıldı, bayrağın renkleri ve deseni ülke manzarasına hakim oldu, daha çok balkon ve pencere bulunan şehirlerde durum kırsal kesime göre daha belirgindi tabii. Yükselen bu vatanseverlik dalgasına direnmek imkansızlaştı, her şey bir yana, nereden çıktığı belirsiz açıklamalar, tedirgin edici olmanın ötesinde, düpedüz tehdit kokuyorlardı, örneğin, Ölümsüz bayrağımızı evinin penceresine asmayan kişi yaşamayı hak etmiyor, Görünür bir bayrak taşımayan hainler ölüme satılmışlardır, Sen de bize katıl, vatanını sev, bir bayrak al, Bir tane daha al, Kahrolsun yaşam düşmanları, dua etsinler ki artık ölüm yok. Sokaklar, rüzgarda dalgalanan bayrakların süslediği panayır yerlerine dönmüştü, rüzgar esmediğinde ustaca yerleştirilmiş vantilatörler aynı görevi yerine getiriyordu, bu durum söz konusu olduğunda aletlerin güçleri bayrakları hareket ettirerek savaşçı ruhları had safhada heyecanlandıran o erkeksi kırbaç çakırtılarını çıkartmaya yetmese bile, ulusal renkleri hafifçe dalgalandıracak kadar bir esinti yaratmayı mümkün kılıyordu. Sayıları az da olsa bazı kişiler, son derece ihtiyatlı bir şekilde mırıldanıyor, bu işin maksadını aştığını, abartıldığını, er geç bu bayrak karmaşasına bir son vermek gerekeceğini söylüyor ve bu iş ne kadar çabuk olursa o kadar iyi olacağını ifade ediyorlardı, (...) onlara göre ulusal simgelere gösterilen son derece makul ve yerinde saygı arsız bir harekete dönüşmüş, pardösülü sapıkların teşhirciliğine benzer bir hal almıştı. Aynı çevreler, bayraklar, ölüm insanları öldürmekten vazgeçtiği için asılıyorsa önümüzde iki seçenek bulunuyor diyorlardı; ya ulusal simgelerimizden bıkıp usanma noktasına gelemeden kaldıracağız bunları ya da sonsuza dek, ilelebet asılı kalacaklar (...) Böyle uluorta konuşan ve kanayan yaraya parmak basabilenlerin sayısı oldukça çok azdı, hatta zavallı bir adam zırf bu yüzden adamakıllı bir dayak yemişti, talihsiz adamın o esnada yaşamını kaybetmemesinin tek nedeni ise yılbaşı itibariyle ülkede ölümün faaliyetlerini durdurmuş olmasından ibaretti.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş As Intermitências da Morte, 2005 • José Saramago • Çeviri: Mehmet N. Kutlu • Merkez Kitaplar, Nisan 2007

1 Eylül 2011 Perşembe

"Bu aramızda kalsın ikimizin, çocuk kırılmasın." Ece Ayhan

Ece Ayhan
Kardeşim Akif,
Akif Kurtuluş'a Mektuplar
Hazırlayan: Eren Barış,
Dipnot Yayınları, 2011
Yazının iki türü, günlük ve mektup, edebi yazı uğraşının alanına kaynaklık dışında çok edebi yazı alanına girmez. Burada yazının kendisi edebiyat amaçlı bir araç olmadan; anlatma, isteme, içdökme vs. amaçlı bir araca dönüşür. Yine de bir edebi dil değil mektup yazarının gerçeğine dair beni ilgilendiren ayrıntılara bakıyorum. Mektup, eğer sahibi bir yazar, sanatçı ise onu nasıl konumlandırmam gerektiğine dair de ciddi bir kayıttır.

Günlükler, gelecekte yayınlanma olasılığı, kişinin kendisi için tuttuğu notlar olması itibari ile çok ilgimi çekmez. Oysa ki mektup okumanın ayrı bir güzelliği vardır. Birincisi süslemeler yoktur. Yazan (yada yazdıranlar - bir aile olabilir), muhatabına(larına) bir şeyler anlatmak istemektedir. Bu anlatma isteği/mecburiyeti bizim ilgimizi çekecek onlarca ayrıntıyı barındırır: Parasını nasıl harcadığı, neler yaptığı, sevip-sevmediği işler ve şeyler, diğerleri ile olan ilişkisi, çok elden geçirmediği yargıları gibi bir çok ayrıntıyı bulabiliriz.

Ece Ayhan Mektupları
Ankara'ya vardığımda, aldığım tek kitap Ece Ayhan mektupları oldu.

Kitap, ilki 18 Mart 1982 - sonuncusu 13 Ağustos 1984 tarihlerini taşıyan 19 mektuptan oluşuyor. Bu süreç içerisinde gönderilmiş mektuplar, 1960 ile serpilip yayılan yeni Türkçe edebiyatın darbe sonrasına dair bir önem taşıyor. Mektupların yoğun bir içeriği bulunmasa bile, kimi ayrıntıları dönem edebiyatı, kısmen mutfağı, 'muhalif' yazarının yaşamı ve şairleri merak edenler için bir kaynak. Bu ayrıntıların kimisi okurunun ilgilisine göre değişecektir. Mektuplarda Ece Ayhan'ı devlet düzenine katılamayan bir çingene gibi ortalıktalığı ilginç. Kitaplarını yayınlatma isteği, satış durumlarını merakı: Bir yerde muhalif kimliği ile hiç örtüşmese bile başka bir dil yolunu seçmiş insanın normal tepkileri. Ne kadar kitaplarının satışı-dağıtımı hakkında telaş etse de bir süre sonra mektuplarında okurdan da umudunu kestiği belli oluyor:
"Bu toplumun niteliği benim yazdığım gibiyse, yazın dünyası da bu gerçekten neden arınsın, bu dünyada bir 'ada' yoktur ki. Benim okura bozuk çalmam ise ayrı, bir okur yok da denebilir bir açıdan, tıpkı öğrenciler gibi, okur da geçici bir dönemdir, sonra bocalar ve 'noterlerle evlenen dalgın kızlar' dizesini anımsatıyor bana Neruda'nın. İşleri tarihçi olanlar bile bildiğimiz gerçek anlamda tarih bilmiyorlar bilmezler. Okur ise hiç bilmiyor, ilgilenmiyor da, ne önemi var geçmişin der. Okuru sorgulamaya başlamak gerekiyor, her yazar okurdan düpedüz kıl çekiyor o kadar. Sanki bu bir çözüm getirebilirmiş gibi sorunlara. Düşünce geçmişte de görülmüştür ki, eteklerinden aşağı çekilir hep, algı ortalaması neyse onu aşmıyacaksın, aşamazsın, v.s. Şiiri aşağı çekmek için neler neler yapılır, tutmak için her yol denenir; ilerleyişin hiç yolu yoksa, görmezlikten bile gelinebilir. Bence bugün de okur leş kargasıdır, akbabadır; sen öyle iyi gözüktüğüne bakma."
Haydar Ergülen'in elinde olan ve geri almak için uzun süre peşinde koştuğu yazı dosyası hakkında yazarken en ikilemli lafını söylüyor:
"Bu aramızda kalsın ikimizin, çocuk kırılmasın."
Bu arada Edip Cansever şiirini çok sevmediğini de öğreniyoruz. Akif Kurtuluş, söyleşisinde gerekçesini de anlatmış.

Edebiyat tarihi açısında en ilginç not ise Memet Fuat ağzından aktardığı İslamcıların şairleri olması ile her vakit övündükleri, ama aslında çokta okumadıkları bir şair olan Cahit Zarifoğlu hakkında:
"Yıllar önce bana Mehmet Fuat anlattıydı, Cahit Zarifoğlu adlı bir genç Maraş'tan İstanbul'a Alman Filolojisi'ne geliyor, şiirlerini (o günlerde Yeni Dergi yayılanıyor) Mehmet Fuat'a getiriyor.. ban 'o zaman o şiirleri Yeni Dergi'de basmış olsaydım, bugün (o yanlışlık, sakat, kıytırık) anlayışta olmazdı' demişti, anımsıyorum."
Ortodoksluklar, Nisan 1968
Ortodoksluklar
Ece Ayhan
Şiir

de yayınevi
Nisan 1968
Akmar Pasajı'nda gezer iken ucuz kitaplar arasından bir Ece Ayhan çıkması ise kitap sonrası güzel bir sürpriz oluverdi. Yıllarca önce bulduğum Ortodoksluklar'dan 'yeni' bir tane daha çıkarmış oldum. Sonradan hediye gitse de belki Ayhan'ın unutturmama derdi de budur. Bir merak eden çıkar diye:
VI 
Konuşmaların uzun salatanatlısı. Bir kadınla duruşuyoruz ayakta.
Donanmış varak'larla. Değil çekilmesi denizin, açıklanması bile ilgilemezdi. 
...
VIII 
Tilki basmış bir kadındır görgü tanığı. Yoksul bir tefecinin evinde toplanmaktaydılar.
Bir iz bırakmak çabası mıdır? Söylenerek yazdırılmış bir dövme. Güllâbici'lere.
Döşeme kırığı onarır vire. Sünnetli bir Hristos. Karışmış aralarına. Neyi değiştirdi? 
...
XXIV 
Üç Horon Kilisesi'nde sorokust. Açıyor araplarla örgülenmiş bir yıldızname'yi, madamango.. Zaman doğranmış.
Yatıştırır kaygılarını. Verebilmiştir ürperişlerine biçim. Her Todori kişi, alacaktır adını Paşa Karatodori.
"Bunlar sünnetsiz!"
Dolayımlı olarak, liberallerin dilinde kuramdan politikaya birer malzemeye dönüşen Ece Ayhan şiiri var, dersek çok mu indirgemeci davranmış oluruz? Okudukça, diyebilirim ki, sanmıyorum. Yazdıklarından dolayı Ayhan ile ayrılmıyorum, ama onun şiirinde olan 'gizli tarihi'n dillendirenlerin söyledikleri yeni veya sürpriz de görmüyorum.

Ayrıca yazar ve gazetecilerimizin ünlü olma isteğinin yaydığı samimiyetsizlik kokusunu alıyor insan. İş bunla bitse iyi... Okudukça farkediliyor ki, en azından Ayhan bir 'memur kavgasına' benzettiği bu kavgada birine karşı diğerinin kucağına oturmazdı.

Şimdi ise Hrant Dink'i öldürtenlerin kucağında oturuyorlar. 'Sünnetli Hristos'un hakkını arıyorlar. Todori Paşa'nın tarihini araştırıp tezlerinin haklılığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Camiye çevrilen kiliseleri buluyorlar. Kucaklarında oturdukları bu yapılanların en büyük sorumlularının tarihsel mirasçılarıyla Kemalizm'e, İttihatçılar'a ve Cumhuriyet'e saldırıyorlar.

Ama liberaller kucaklarında oturdukları zihniyetin Hristos ve Todori'ye yöneltiği, sonrasında ise yapılan katliamların/cinayetlerin, arka odalarda savunmasında söyledikleri o meşhur bahaneyi duymuyorlar: 'bunlar sünnetsiz'. Hristo'yu sünnet etmek için uğraşıp malına el koyanların; kiliseden yaptıkları camiler kiliseye dönünce çıkardıkları feryatı da duymazlıktan, işlettikleri cinayetlerini, yaptıkları katliamları görmezlikten geliyorlar.
01 Eylül 2011

Notların alındığı kitaplar:
1. Ece Ayhan: Kardeşim Akif, Akif Kurtuluş'a Mektuplar, Hazırlayan: Eren Barış, Dipnot Yayınları, 2011
2. Ortodoksluklar, Ece Ayhan, de yayınevi, Nisan 1968