29 Haziran 2017 Perşembe

Milyonlarca Yıl İçin Perülüt (1933) Lynd Ward


Lynd Ward - Wood Engraving for “Prelude to a Million Years” 1933

26 Haziran 2017 Pazartesi

Hangi font benim

Tarzı farklı farklı olan insanlarız. Eğitim seviyesi, sınıfı, yerleştiği yer ne olursa olsun mecburi işleri dışında ilgileri olan insanların tarzları farklı farklıdır. Bundan, sonunda maddi kazanç dışında ruhsal tatmin bekleyen insanları kast ediyorum. Yeniden yeniden bunu vurgulayayım istiyorum.

Kimi, mesela, işine odaklanır. Yürür gider. Ooo, bir bakarsınız bayağı yol almış adam/kadın...

Kimi, mesela, heveslidir de geçicidir bunlar. Her şey heveste kalır. Konuşurken ağzı heves kokar.

Kimi heveskarlar işe girişir. Belki biraz, belki birazdan çok ilerlemişlerdir heves ettiklerinde ama sonu bir vardığı yer olmamıştır. Bir yere bağlayamamıştır hevesin ipini. Hepimiz fotoğrafçı olacaktık üniversitede geriye ne kaldı acaba? (Evet, hala siyah-beyaz panoramik fotoğraflar; insanları, insan yüzlerini çekmek istiyorum.)

Kimileri işlerinde iyidirler. İyi olacaktırlar da bir kesinti olur. Belki de  yaşamın kötü oyunları kişiyi hevesinden koparmıştır.  Onlar, çocuklarına yarım bırakılmış, bitirilmemiş; hatta başlanılmamış işlerin, malzemelerin, araç-gerecin, yarım çalışmaların dolu olduğu kutular, bavullar bırakır. Bir şekilde tamamlanmamış işlerler tamamlanmışlar. (Belki o kötü oyunda koparılan nefesidir.) Eldekileri, (bir zamanlar o hevesli insanın elindekiler) başkalarınca erozyona uğratılır. Geride birkaç hatıra kalır. Elinde kalan hatıralara bakanlar için acıdır.

Şöyle de düşünmüyor değilim. Aslında geçici filan değildir hevesler. İlgiler dağınıktır. Her biri bir dağda gezerek toplanmıştır. Kişi bile bazen nereden olduğunu ne yaptığının farkında değildir. Eve döndüğünde bile anlamaz ne yaptığını aradan yıllar geçmelidir.

* * 
İlk internete bağlamam 1999 yılında olmuştu. Bilgisayarda öğrendiğim ilk dört şey:
1- Bilgisayarı açmak.
2- Kopyalamak
3- Yapıştırmak
4- Bilgisayarı kapatmak.

Bir kaç ay içinden telefon üzerinden İnternete bağlanmayı çözdüm. (Dial-up/çevirmeli ağ deniyordu.) Bilgisayarda yüklü "vahşi batı" müzikleri ve geçemediğim bir oyunla uğraşıp durdum. O zaman Windows 98'e ekli gelen bir chat programı vardı. Karikatür kareleri gibi hazırlanmış ve yazılanların baloncuklardan görüldüğü bir chat programı vardı. Bursalı bir kız, bir oğlan ve ben konuşmuştum. Yıllar sonra bulduğum bu kayıtları okuduğumda aslında çok da bir şey konuşmadığımızı ama hepimizin çekingen olduğunu görmüştüm.

Öğrenme hızı şimdi düşündüğümde inanılmazdı. Üniversitede habire afişler hazırlayıp bir yerler asılması, el ilanları bunların düzenlenmesi vs. Bende bir ilgiliyi arttırdı: Fontlar... Bir ton font vardı ama nedense en güzellerinin elimizde olmadığını düşünürdüm.

* *
Sanırım bu merakım sonucu 16 bin üzerine font biriktirdim. Gecelerce... İnsanlar ne kadar saçma şeylerle zaman geçiriyorsa ben de o kadar saçma bir şeyle zaman harcıyordum. (Demo, sevimsiz ve bozuk fontları silince 3 bin kadar kadarı kaldı.)

Font biriktirirken fontları Türkçeleştirmeyi öğrendim. Bunun için gerekli programları ve "crack"lerini indirdim. Türkçe karakter kodlarını öğrendim. (Aklımda kalan c=c'dir ç=ccedilla'dır. Cedilla kuyruklu harfleri ifade ediyordu. Ş=scedilla'dır.) Türkçeleştirdiğim bazı fontlar uzun süre kullanıldı. (Afişlerde) Hala kullanan var mıdır bilmiyorum.

* * 
Bu uğraş etraftaki font ailelerini görmeme çok yardımcı oldu. Mesela afişte en iyi font ailesi FUTURA'dır. O günler (2003-2004) AKBANK'ın afişlerinde Alman DIN'i kullandığını anımsıyorum. DIN sonraki zamanda Türkiye'de kullananın kalmadığı bir font oldu. Cemaat yayınları bu tür vitrin dizmelere özendiği için onların da çok sevdiği bir fonttu. Şimdi uğraşamayacağım başlık... Kullanılan font ailesi, tasarım yayının kimden çıktığını isimlerden daha çok gösterir. Künyeye bakmak bile gerekmez.

Bir süre sonra ilgim içerik ile biçim algımda saçma bir dengesizliğin doğduğunu fark ettim. İçerik yoktu; Türkiye'de çoğu şeyin içeriğini iyi düzenlenmiş (taklit demeliyim) biçimle örtülüyordu. Özellikle dini grupların yayınları bildiğiniz en boş içeriğe sahip olup en modern görünümle sunuluyordu. Bu nedenle ya kısa sürede batıyorlardı ya da zaten güzel görünen ama okunmayan yayınlara dönüyorlardı. Bunu sevinerek izledim. Modern sosa bulanmış köhnelik yemiyordu. Oysa biçimin hala en belirgin karar verdiricilerden olduğunu özellikle kendini laik cephede görenlerin "modernliğin" altından çıkan köhneliğe şaşırmalarından gördüm.

**
Biçim önemlidir. Ama uzun yol yürüyeceksiniz içerik daha da önemlidir. İçeriğin estetik bir sunumunu istemek kötü olmamalı. Şunu da bilmeli parayı verdiniz mi görüntü de her şey mükemmel hazırlanır.

**
Bunlar nereden aklıma geldi. 2012 Şubat'ında (Karşılaştığım tarihi ilk baskısına göre yazmadım. O günü anımsadığım için yazdım.) Taksim'de karşılaştığım ama ancak alıp okuduğum: 
TAM BENİM TİPİM* kitabından. Kitabın yazarıSimon Garfield (Çeviri: Sabri Gürses) 


*http://www.domingo.com.tr/?products=tam-benim-tipim


***

1 Haziran 2017 Perşembe

Fırsatçılık

Ne kadar yıl uzundur bilemiyorum. Göreceli bir şey bu zaman. Onu nasıl algıladığımız da... Yine de 10-15 yıl az uz değil diyebiliriz bir insan ömründe. Öyleyse 15 yıl yada 37 yıl hiç de azımsanacak bir zaman dilimi değil.

İnsan bilimleri ülkemizde sıkıntılı desem çok yavan bir söz olurdu. Şöyle de sorabiliriz: Bu ülkenin her çeşit insanını, davranış ve tutumlarını eni-konu ne açıklar. Bilimler, disiplinler, sanat demiyorum; ummadığım ya da az ihtimal verdiğim şeyler de olabilir. Ne?

Yukarıda bahsettiğim sürede neler olmuş olabilir? Bu sürede insanlar nereden nereye sürüklenmişlerdir? Kimi kurtlan birlik olup kuzuyu yemiş sonrada koyunla birlik olup kuzuya ağlaşmıştır. Belki önce ağladı da sonra yedi. Bu açıklamasını arzuladığım durumları en iyi anlatan kavramlardan biri ne olabilir?

Bilemiyoruz. Kimin eli kimin cebinde? Kim kiminle ne tür bir ittifak kurdu, kim elendi? 

* * *
Sivil toplum, düşüncesi gelip sarıyor bir ara. Çözümü orada görüyorum. Ama bu sivil toplumun şartları var: bilinç, politika ve bunları sürdürmek için örgütlülük. Çünkü zamanın ertici etkisine karşı ancak bunlar sivil toplumu yaşatabilir: Devlete, bürokrasiye karşı da tek çare...

* * *
Niye bunları diyorum. Yukarıdan gelen yok edici etkinin dışında her yanımızı saran bir durum var: Fırsatçılık. Bunu hiçbir politik gücün yıkma olanağı yok. Çünkü o kadar etle tırnak bir durum ki içinden çıkılamıyor. Her yerden türüyor. Her şekilde yaşıyor ve yaşatılıyor. Nasıl bir şeydir, nasıl yok edilir bilemiyorum.

* * *
İktidar partisi veya Fetullahçılar ile zamanında fırsatçı ilişkiler kurmuş insanların bu günkü muhalif tutumu tek bana mı sıkıcı geliyor?

* * *
Soru bu: Fırsatçılık nedir? Bunu yaşatan, üreten nasıl ilişkilerdir?

2. Dünya Savaşında vurulmuş bir Abd askeri (1944) Almanya. F: Robert Capa

Alman keskin nişancı tarafından öldürülmüş Abd askeri. Leipzeig, Almanya. 18 Nisan 1945.  Fotoğraf: Robert Capa

28 Mayıs 2017 Pazar

En etkileyici çöküş ideolojik olandır

Tarihi değişimleri görebilmek için neleri takip etmeli? Mesela ekmek ve un fiyatını, patates fiyatını, et fiyatını, domates fiyatını vs. 
"Arka odalarda" dönen işlere dair kimi şeylerin önümüzdeki kalabalıkta apaçık göründüğünü düşünüyorum. Ama o görünen bu kalabalıkta nedir? 
Bu, bir nevi ipucu yakalama uğraşı: haberleri okumak ayrıntıları bulmaya çalışmak. Başka bir olanak ise olur olmaz ipuçların bilinçli-bilinçsiz; zorunlu ya da gönüllü ortada gezmesi lazım. 
Bazen, insan aklına düşüyor. Gittiğimiz yönü kestirmeyi zorlaştıran, acaba baştakilerin de nereye gideceklerini bilmemeleri olabilir mi? Duruma göre yol mu belirlenecek? 
Her şekilde sert bir dalga sandala vuracak gibi mi beklesek; bir yaz sıcağı, bunaltıcı bir sıcak görecek gibi mi olsak? Bilinmez. Sis de çökebilir. 
Sonunda olacakların bir ideolojik çöküşle devam edeceğini söyleyebiliriz. Devletin dayandığı karmaşık ideolojik ayaklar çökebilir. Ya da bu ayakları ele geçirmeye çalışan Yağmacı-İslamcı-Paragöz ideoloji de... 
En etkileyici çöküş ideolojik olandır: El, beden, gövde yerindedir de onu tutacak hareket ettirecek fer uçmuştur. Zamanla dağılır her şey. İçten içe yanan kömür gibi... 
Çöküşünle, arkandan teneke çalarlar. Sosyalizmin SSCB'nin arkasından sol-sağ herkes çaldı: kapitalist, liberal, faşist, sağcı, dinci, maoist, troçkist, sosyal demokrat... Ama bir süre sonra onlar da gidemedi. gidecek yol da çözüldü.
İslamcıların ideolojik çöküşü nasıl olur? 
Bu çöküşe sevinmemek taraftarıyım. Çünkü bu çöküş sevinilecek değil; birçok paradigmanın terk edilip yenilerinin kurulmasını zorunlu kılacaktır. Yani daha çok iş isteyecektir. Çünkü boşalan siyaset arenasında bir başına kalan yığınları kapsamak gerekecektir. 
Yine de bu devirde yaşadığıma seviniyorum içten. Sebebi kötülük sevgim değil. Kötülüğün çözülüşünü göreceğime inancım.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Düğün


27 ocak 1977 - Davulalan Köyü / Yıldızeli - Sivas 
Kadınlı erkekli türkülerini söylüyorlar. İnsanın geçmiş karanlığından; ölümden, savaştan, katliamdan; acıdan, mutluluktan geriye kalanlar... İnsanın varlığının "ilk" ayak izleri gibi... 

Ek öneri:
Bellek nasıl korunur -> https://belirtiler.blogspot.com.tr/2013/05/bellek-nasl-korunuraktarlr.html 

12 Mayıs 2017 Cuma

Bülent Ecevit

Bülent Ecevit, az bildiğimiz siyasi bir figür. Benim de az bildiğim bir lider. Okunmayı bekleyen kimi kitaplar var hakkında.(Öteki Dsp, Dsp Olayı...) Bildiklerimle, bu yazıyı yazıyorum. Eksik-yanlışlar olabilir.
Bilemiyorum, Türkiye yakın tarihini öyle ya da böyle takip eden kaç kişi şu soruyu sormuştur: 12 Eylül Darbesi'den sonra Bülent Ecevit neden Chp'ye katılmak yerine kendine ayrı bir parti kurmuştur? 
Soru'nun kaynağına sebep düşüncem; Chp ile Bülent Ecevit'in büyük bir çıkış yakalayabileceğine inanmamdı. Siyasetle ilk tanıştığında insanların aklında beliren ve olması gerekene dair naif düşünceler olur. Böyle görmek gerekir bu düşüncemi de. 
1999 seçimlerinde dönemine göre tek başına yüzde 22 civarı bir oy alan partinin başkanıydı Bülent Ecevit. Partisi DSP idi. Ama ortada Chp benzeri bir parti de yoktu. Bununla birlikte parti içi tartışmaları da Chp kadar basına yansımıyordu. (Hastalığı iyice ilerleyene kadar...) Sanki Dsp diye bir parti yoktu. Vardı, ama bildiğimiz partiler gibi değildi. Aile şirketine daha çok benziyordu. 
* * *
Bir zamanlar Chp'yi şahlandıran Bülent Ecevit ile parti arasında yolları neyin ayırdığı zamanla görülüyor. 
Bülent Ecevit 12 eylül öncesi yakaladığı popülarite ve güçle, yılların Chp'si içinde hareketinin sınırlandığını düşünüyor olmalıydı. Geldiği noktada Ecevit'in Chp'ye ihtiyacı yoktu. Ecevit'in kendi partisini kurmaya iten istediğini söyleme ve hareket etme yeteneği kazanmaktı. Zaten toplumda bilindik biriydi. Taraftarları da vardı. 
Ecevit örgütte değil siyasi arenada olmalıydı. Ecevit'in partililere (belli bir program etrafından bir araya gelen gönüllü insanlara) değil Ecevitçilere (liderin söz ve eyleminin tek geçerli program/buyruk olduğunu kabul edenlere)  ihtiyacı vardı. Bu örgüt için yeterliydi. Şirketin sadık elemanları neyse Ecevitçiler de onlardı. 
Kimse sultandan güçlü değildi. Sıradan insanlar sultanın atadıklarına bağlı değildir. Çünkü bağlı oldukları bir sultan vardı. 
* * *
Bugünler, Türkiye siyaset sahnesinde olan nedir derseniz. Sultanın, ayak bağı gördüğü bütün kurumlardan kurtulma çabasıdır. Bundan, kimi ideallerin toptan terk edileceği anlaşılmasın. Sadece o idealler sultana göre tıraşlanacak, yeniden tanımlanacaktır. 
Böyle zamanlar, ruhu gereği en az yasa/kural ister. Kemikler kırılır, kıkırdak yapılar oluşur. Sultan, günü geldiğinde onları da kıracaktır. Peki neden bu olur? Meclis, koalisyon, yenilgiler, başarılar sürekli olarak yöneticileri yeniler. Bu meşruiyet kaynağıdır. Oysa, bu kadar koltukta oturursanız belli yıl dilimlerinde bir revizyon kaçınılmazdır. Çünkü o koltukta oturmaya devam etmek istersiniz: birilerinin kafası/umudu da gidecektir. Bu da sultanın meşruiyet yoludur.
* * * 
Niccolò Machiavelli ne demiş: 
"Bir prensin ve emir kullarının yönettiği devletlerde en büyük yetki prenstedir; çünkü ülkede ondan daha güçlü kimse yoktur bir başkasına da itaat edilmesi, onun prensin bakanı ya da görevlisi olmasındadır, bu kişiye özel bir sevgi beslenmez. (...) Türk'ün bütün monarşisi bir senyör tarafından yönetilir; ötekiler onun kullarıdır; krallığını Sancaklara bölmüş olup, oraya çeşitli yöneticiler gönderir ve bunları canı istediğinde değiştirir, yerlerine başkalarını atar. (...) Türk'ün devletini ele geçirmenin zor ama ele geçirdikten sonra elde tutmanın çok kolay olduğunu görür."

Prens (Il Principe) (yazım 1513/1532) 
Carrie Fisher, sahnedeki annesini izliyor. Riviera Hotel, Las vegas, 1963.

Bizler de bir sahneyi izliyoruz. Ama seyirci de değiliz. Kim olabiliriz acaba?

* Bülen Ecevit'in iktidar hırsı ve bunu kimseyle paylaşmak istemeyişi çok zavallıca gelebilir. Oysa benzeştikleri arasında günümüzde daha zavallıca olanları görüyoruz. Yine de, kişilerdeki böyle bir benzeşmeden; her birinde aynı sonucun çıkacağını düşünmek aklın salaklığı olur. 

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Amasya Elması ve Siirt Fıstığı

1.
Ortaokul yıllarında iki yaz tatilinde ve bir kış da haftasonları Aşağı Ayrancı'da bir markette çalıştım. 
Ağırlıklı kuruyemiş-tekel(sigara-alkol) satardık. Bir çok çocuk işçiye göre işim kolaydı. Günde 12 saat çalışsam bile hafta da bir iznim vardı. Gün boyu sipariş getirir götürür; gelen malları indirir çıkarır; tezgahları kontrol ederdim. İşi öğrendikçe satış da yaptım; ekmek arası sandviç de hazırladım. Sanırım orada siparişe gittiğim, satış yaptığım insanlar hakkında çok ayrıntı birikti. Komşu esnaflar da dahil. 
2.
Her çalıştığım işte fark ettiğim bir şeyler olur. Garson, tezgahtar, servis elemanlarının çalıştığı yerlere bakın rahat oturmayı geçtim biraz dinlenecekleri kadar oturmaya uygun bir yer yoktur. Bazen yaptığım işleri düşündüğümde aklıma hep o oturmak özlemi gelir. Susayıp su içme isteğine benzer. "Ah biraz otursam" dersiniz. Bunu markette kısmen çözsem de garsonluk yaptığım bir yerde çok hissettim. 
Hala gömlek-ayakkabı filan alacağım yerlerde çalışanların oturacağı yerlerin olmayışı beni sıkar. O günlerdeki sıkıntıyı hissederim. Mağazanın dinamik görünmesi için oturacak bir yer yoktur. Oturtmuyorsun bari az saat çalıştırın be! 
Bununla birlikte iş, işçilik, iş yerlerine dair birçok ayrıntı yığıldı. Bunlar da başka zamanlara kalsın. 
3.
Çalıştığım market ölüyordu. Kahraman bakkal; bir zamanların para makinesi olduğu düşünülen bakkalcılık bitiyordu. Görünen "işibilmeyenler" batıyor; "işibilenler" ise yerini sağlamlaştırıyordu. 
4.
Çalıştığım muhit, TRT-Milliyet-Elçilikler bölgesi olan Aşağı Ayrancı da ölüyordu. TRT, Or-an'a taşınmıştı. Artık İstanbul'un ağırlığı kabul görmüştü. Şimdi baktığımda 80 sonrası kültürel ve entellektüel merkezin İstanbul'da tekelleşmeye gittiğini gösteriyor. Bu, Ankara belediye başkanlığının değişmesi ile de hızlandı. Tanınmış kişilerin, gazeteci ve trt çalışanlarının buluştuğu meyhaneler boşalmıştı. 
5.
Markete kuruyemişleri aldığımız bir dağıtımcı vardı. İslamcı, bir gruptular; sonradan küçük kuruyemiş marketleri de açtılar. Peşin çalışırlardı. İş sahibi, patronun asker arkadaşı olduğu için birkaç aylık vade için faiz önermişti. Enflasyon yüksekti. Onlar faiz haram deyip marka çevirmişlerdi parayı. Zamanı gelince paranın karşılığı TL'yi almışlardı. Faizle önerilen paranın aynısıydı.
6.
O dönemler Antep fıstığı müstakbeldi. Oysa, tadını çok sevdiğim tombik Siirt fıstıklarının değeri-itibarı çok düşüktü. Siirt fıtığını Ulus'ta ve itfaiye meydanı çevresindeki tezgahlardan alırdım. Bu kadar leziz olup bu kadar değersiz olmasını anlamıyordum. 
Bir diğeri Amasya elmasıydı. Küçük katur kutur yenen bu elmalar pazarlarda çok ucuza satılırdı. Cidden bunu anlamazdım. Eve kilolarca alırdık. 
Aradan uzun bir süre geçtikten sonra beklentim gerçekleşti. Ekonomi mezunu değilim ama verilen emek değişmediği sürece malın fiyatı kalıcı bir değişime uğramaz. Enflasyon ne olursa olsun emtialar arasındaki fiyat aralıkları belli bir dengede kalır. Hele tersine değişimler çok nadir olur. Ama Siirt fıstığı ve Amasya elmasının fiyatları bir daha eski günlerine dönmedi. Şu an en pahalı yerli elmalardan biri Amasya elması oldu. Siirt fıstığı ile Antep fıstığında ise satış dengesi tersine döndü. Ayrıca, Siirt fıstığı seyyar satıcı tezgahlarından çıkıp kuruyemişçilerin baş köşesini kaptı. 
* * *
Evet, bu saçma şeyler gelip duruyor insanın aklına...

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Balinanın Evrimi

Ritmi ve dengesi bozulan bir ülkedeyiz. Aslında çoktan beri bir sapma görülüyordu. Hem bizde hem diğerlerinde... Bizdeki yeni değil elbet, ilginç olan diğer ülkelerin de aynı yöne gittiğini fark etmemiz. 
Herkes yaşıyor. Bu gidişat, tabiyatı faydacı tipin yükselişini gösterirken çıkar için her şeyi yapan bir toplam bütün meydanlarda çığırıyor. Taşları oynatıyor. Bunlarla birlikte her biri nadide örnekler olduğunu düşündüğüm genç-yaşlı insana da tanık oluyoruz. 
Günlerdir; aylar yıllardır; hepsi arkası yarın merakı içinde geçen bir kara ütopya dizisindeyiz. Hukuk ve kural "sol"un eseriymiş. Bunun katlini izliyoruz. 
Uluslararası hukuk emperyalizme engel (Sovyet eseri); iç hukuk (aydınlanma ve mücadelenin eseri) sermayeye ve dincilere engel oldu. 
Beyaz-mavi; genç-yaşlı; kadın-erkek; Kürt-Türk... Hukukun yıkıldığı adaletsiz bir dünyanın vahim sonuçlarını sezinliyoruz. 
Hala küçük balık sürüleri gibiyiz. Çünkü bir balinanın bütünlüğüne şimdilik kavuşamadık. 
Görüşlerin netleşmediği; nelerin olup bittiğinin, ne istediğimizin önüne geçtiği bir zamandayız. İzleyici oyun kuramaz; oyuna kazanamaz. 
Büyük iddiaları halk şişirir. Yalanları medya ihya eder. Çarpışma olmaz, yalanın gücü yoktur. Duruma uydurulmuş kılıftır. 
Varolmadığımız düşüncelerin olgunlaşıp ellerimize düştüğü zamanlardayız. Dağılmaktan, hukuksuzluktan bizi koruyacak tek şeyimiz bu: bellek. 
İşinde gücünde bu dünyayı var eden; zengini zengin, fakiri fakir kılan biziz. 
Bazen sabır en büyük silahtır. 
Bazen kötü adamlar yıkamayacağımız orduların başında insanlara zulmederler. Akılsızlar, yıkarken kurmayı; zulmederken sevilmeyi başaramazlar. Bir zamanlar yoksul mahallesinde planlanmış gösteriler izledik. Artık iş yapmıyor. 
Tarih, siyaset geçmişte benzedikleri ile anlatılabilir; oysa benzemeyen yönlerini bulmalı. 
Toplum yönlendirmeye/oluşturulmaya açık hassasiyetlerine göre liderlikler oluşur. Liderler türer. Hassasiyetlere göre seçilen liderlerin tutumları da yeni hassasiyetlere sebep olur. 
"Şu an bu treni biz götürüyoruz", diyenler var. Oysa, rayların gittiği yerler belli ve yoldan çıkartmanın bedeli yüksek. Hem iyi hem kötü... 
Bazı şeyleri bizim yaptığımızı söyleriz. Aslında "bizim" katkımız başkalarının açtığı çukur doldurmak gibidir. Başkalarının çizdiği yolu gitmek gibidir. Yine de "biz" yaptık/eyledik deriz. En çok çaresiz liderler "biz" der. 
Hırçın insanın çaresi yoktu. Sade insanın kavgası. Karışa karışa yeni insan olur. 
Üzülecek ne çok şey var demeyin lütfen. Daha büyük felaketler var. Onlara izin vermeyelim. 
Naif, sıradan, saçma-salak insanlar... Devrimi de onlar yapar. Aklı yeten ama yüreği yetmeyen hep güçlüyü anlar ve sever.  
Güzel günler, iş sonrası pikniğe giden insanlarındır: Bedelini halkın ödediği lüksün içinde yaşayanların değil. 
Büyük şeyler değil olması gerekenler; sadece irili ufaklı büyük yürekler ister. Kahramanları bilmeyiz önceden sadece bi' aradalığımız var. 
Gece ve gündüz; karanlık ve aydınlık; bunlar bu devrin ikilemleri değil. Sudan var gücüyle çıkmaya çalışan bir balinaya atılan zıpkınlar bunlar. Gücüne akıl lazım. 
Bir zamanlar, sıradan üreten insan yücelmişti. Yeniden ne'liği fark edeceği bir zaman olacak mı? 

29 Nisan 2017 Cumartesi

"Mecliste inecek var!" ANKARA

"Mecliste inecek var!" ANKARA
Mavi Jeans
Çoğu, bunun bir slogan veya siyasi çalışma materyali olduğunu düşünür. Oysa, Dikmen (Sokullu-İlker) dolmuşuna binerseniz. TBMM'nin oradan geçerken kimi yolculardan duyacağınız söz budur: "Mecliste inecek var!"

27 Nisan 2017 Perşembe

"Lokantamızda Prens ve Prensesler Daima Taze ve Bol Masal Sosu ile Sunulur."

Kitap, Yunan toplumunda kadın, cinsellik, ahlak, evlilik düşüncesi hakkında yazarın uzun bir "önsöz"ü ile başlıyor. Gayet derdini anlatan bir yazı ama "sonsöz" olsaymış. 
Kitap'ta biri uzun üç öykü var. 2. Dünya Savaşı sonrası Yunan toplumuna taşra-şehir ilişkisi, zenginlik, soyluluk ve ahlak üzerine yazılmış öyküler. 
Kitap, toplu aldıklarım içinden çıktı. Bu kitabı, kelepir kitaplarda çok görmüştüm. Niye şimdi okudum? Çevirmeni. Kitaplarını okuduğum bir yazardı. 
Kriton Dinçmen, Türkiyeli Rum bir yazar, çevirmen ve psikiyatrist. Çevirmen olarak Kitap'ta adını görünce okuyalım dedim. Güzel bir çeviri... 
Kitap niye kelepir düşmüş derseniz. - Baskı kalitesi okumayı zorlaştırıyor - Önsözün samimiyeti rahatsız etmiş olabilir. - Pazarlama hatası olabilir.
- Yazım ve noktalama yanlışları düzeltilip önsöz sonsöze taşındı mı, çok güzel olur. Yeniden basılabilir.
"Lokantamızda Prens ve Prensesler Daima Taze ve Bol Masal Sosu ile Sunulur."
Lili ZOGRAFU 
Çeviren: Kriton DİNÇMEN
1. Baskı, 1990, Mitos

26 Nisan 2017 Çarşamba

15 Nisan 2017 Cumartesi

"şu Türkiye kadar selam söyle"

- Annem uzaktaki çocuklarına, sevdiklerine selam gönderirken "şu Türkiye kadar selam söyle" derdi. bildiği, en büyük ölçü buydu. 

gece yolculuklarında şehirlerin, kasaba, köylerin yanında geçersiniz. Türkiye'nin büyük bir ülke olduğunu o anlar hissederim. sayılamayacak pencereden ışıklar yayılır, sokak lambaları ile boş sokaklar görülür. hesap edilemez insan ve hikaye demektir. gündüz bu kadar görülmez. gece görülür ki büyüktür. 
siyasi mücadelede yarın devrim olacak düşüncesine hiç sahip olamadım. çünkü Türkiye'nin büyüklüğü eziyordu. daha çok bir şeyin taşıyıcısıyız. yine de "nasıl olabilir"i Gezi'de gördüm. 
Türkiye büyük; herkese büyük... kolay lokma değil, boğazına takılır boğar adamı.


14 Nisan 2017 Cuma

Gaewern Slate Madeni (1970) Robin Friend

Gaewern Slate Mine (Abandoned in 1970) — Robin Friend

13 Nisan 2017 Perşembe

Çakışma

Evet, Hayır! Referandumunun son haftası, sokaklarda "bilbord"lar (bunun kolay söylenir Türkçe bir karşılığı olmalı) dev panolar diyelim, malum zatın fotoğrafları ile dolu. Başka kimse yok. Bu önceki seçimlerde de oldu; ama bu sefer neden bu kadar dikkatimi çekti?

Bu referandumda, bir parti ve karşısında bir küme/cephe seçime gidiyor. Bunun bir etkisi var. Evet'te bir genel seçim havası var. Hayır tarafında bir referandum havası sürüyor. Buna bakarak "evet" bir ölüm-kalım mücadelesidir diyebilir miyiz? Dev panolar bundan mı gözüme batıyor?

* * *
2002 öncesi seçimleri anımsayanlar, hiç kimsenin tek başına bu panoları ele geçiremediğini bilir. Ama anımsadığım kimi örnekler var: Uzanmış kolu ile muallak bir yeri gösteren Tansu Çillerli "Türkiyem İleri" panolarını anımsıyorum. 1990'ların ortası olmalı. Ama bu da seçim haftası değildi. (95 Sonbaharı olabilir. Seçim 24 Aralık 95'te olmuştu.) Melih Gökçek'in her seçim öncesi ve sonrası işgal ettiği panolar vardı, yereldi. Böyle belli belirsiz örnekler. 

* * *
Peki neyi anlatmak istiyorum?

Türkiye'de reklamcılık "piarı" ile siyasetçi buluşmasının ilk örneği Turgut Özal oldu. İkinci örneği Genç Parti ve Cem Uzan'dır. Bu girişimi, bir çok karanlık işi olan ailesinin Türkiye'de sonunu getirdi.  Ama seçime giderken bir kişi/partinin son hafta bütün panoların doldurulmasını ilk kez 2002'de gördüm.

Seçim çalışmasının son haftasına girdiğimizde Cebeci Kampüsünden çıkıp Mamak-Tuzluçayır'a seçim çalışmasına gidiyorduk. Abidinpaşa'ya çıkarken görmüştüm. Bütün panolarda bir yıl önce kurulan Akp reklamları ile doluydu. Bu gücü nasıl bulduklarını anlamamıştım. Arkasında emperyalist-liberal-sermaye desteğini çok görmemişim. Aynı zamanda TV, gazetelerde reklamlarıyla dolmuştu. Son hafta, bir nevi "guerilla marketing" adına "pat pat" reklamlar girmişti.

Yaz tatili taşrada satış yapan arkadaşın güzel bir siyasi tespiti vardı (onun mu tam emin de değilim): Kahvehanelerde tartışılan en sol parti Anap, demişti. İşte o taşra, Akp'ye desteğini vermişti. Reklamlar ise yeni bir ürün, paketi açılmamış hediye gibi ilgi çekmişti. Yüzde 21'in başarılı sayıldığı bir zamanda yüzde 34 ile çıkıp geldi Akp. Ertesi gün, ağlayan Chp sempatizanı arkadaşı teskin etmek de bize kaldı.

Gerçek, zor kabul edildi. Azdık. Daha kötüsü, o günler ve sonraki on yıl politik gücümüz daha da azdı. Bütün medya ya susuyordu ya da gerçekleri işine gelecek şekilde çarpıtarak yayınlıyordu. Hepimiz yalancı bir havanın esiriydik.

* * *
Kafamda çakışan işte bu panolar. 15 yıl sonra o günlere geri götürdü. Oysa insanların iktidar lehine politik tutabilmek adına yapılan seçim tekrarlarında aklıma gelmemişti, bu çakışma.

* * *
Bugünleri ezberlerindeki tarihe uydurmaya çalışan akademisyenler değil; bizler gerçeği/olacakları gördük. Bazen geç kaldık, tam bilince çıkaramadık belki, ama tuş ta olmadık. Bugünün, "dünya tarihinde" özgün bir dönem olduğunu da yine bizler göreceğiz: Reel politikler.

7 Nisan 2017 Cuma

Bir Nisan Günü Hakkında Notlar

1.
Burjuva demokratik mekanizmanın ve şu güne kadar bilinen en katılımcı yönetimlerin dayanağı görülen parlamentonun (meclisin) fiili feshi için Evet/Hayır'lı günler geçiriyoruz.

2.
Evet, çıkarcılar birliği ile sürerken... Hayır'da ise birbirine benzemektense araçta kısmen ortaklaşan bir cephe oluştu. Bu cepheyi oluşturanlar çoğu kalıplaşmış siyaseti baştan aşağı yardı: milliyetçiler, islamcılar, kürtler... Bu süreçte doğası gereği sol/sosyal demokratlar yekpare kaldı. Bu yekparelik her konuda olmasa da...

3.
Genelde seçime bir hafta on gün kala sonuçlar sezinleniyor. Bazı şeyler kesin olmasa da belli belirsiz malum oluyor. Neden acaba? İşin şakası bir yana seçimlere giderken malum olan son haftalarda siyasal-tarihsel hatların daha belirginleşmesidir. Bu referandum gidişindeki belirsizlik sebebi bu tarihsel hatlardaki yarılmadır. Ayrıca propaganda olanağının yarattığı köpük algıdır.

4.
Sol/sosyalistler için her seçim ne alırsan al bir yenilgi... Bilindik partilerin çok yorulmadan gösterdiği başarıların çok uzağında kalırsınız. Siyasi mücadele gereği söylemek ve umut vermek zorunda olduğunuz mesajlardan dolayı gereksiz polemiklere dalarsınız. Kaç kişi bunu görmezlikten gelebilir?

2002 seçimlerinde yarım milyon oy bekleyen Cem'e (toprağı bol olsun) "eğer yüz bini geçersek sokağa çıkar dansöz gibi dans ederim" demiştim. Niye bunu demiştim, saçma... Ama olmayacağına emindim. Malını bilen tüccar hesabı. Alınan altmış bin oy çok komik gelmişti. Oysa iki yıl önce aldığımız kırk bin ile coşmuştuk. Ne yaparsın!?!

5. 
Görünen, istenen burjuva demokratik kurumların ve anayasanın ilgası... Hayırcıların ağırlıklı toplandığı yer burası... Gerçekliği tartışmalı demokratik süreçlerin toptan biçilmesi insanları ürkütüyor. Haksız değiller.

6.
Demokratik yolların tıkanması, başka yolların denenmesi olacaktır. Kimse birbirinden farklı mecralarda akan damarları bir anayasa değişikliği ile yok edemez. Ancak, onları yok etmek için kimi kılıflar hazırlar. Herkes bunu görüyor.

7.
Evet'in istenmesi anayasa değişikliği değil. Dışarıya karşı özgüven oluşturma çabası önce...

8. 
Evet, kötü bir yoldan dağın ardına dolanmak gibi; aslında Hayır'da bilinmedik yerlerden dağın ardına yürüyecektir. Dağın arkasında buluşacağız, bu kaçınılmaz. Ertelene ertelene gidemeyecektir. 

9.
Evet'in merkezinde zıkkımlanmayan üç-beş kişi kaldık. Bu merkez Liberalleri, Kürtleri ve cemaati yol ortasında bırakıp arabasına milliyetçileri/ulusalcıları almıştır. Türk milliyetçi ile Kürt milliyetçi, liberal ile ulusalcı yer ve görev değiştirmiştir. Bu oyun büyük bir kurnazlığın eseridir. 

10.
Bu güçlü merkezin gücü yetmemektedir. Özelliğini yitiren toprak suyun götürdüğü kum gibidir. Atılan kum eskisi gibi yerinde duramamaktadır. Bu tüketir.

11.
Yıllar önce Türkiye Sol tarihinin 1970 sonundaki halini anlatan bir oyun okumuştum: Devrimci Ado'nun Ölümsüzler Katında Yargılanması. Bu kitap inişe geçmiş siyasi yapıların küçük bir temsili gibi gelmiştir. Lümpenleşen, kendi bildiği doğruda durma ferasetini yitiren, gittikçe eski günlerin daha çok arandığı bir çöküştü anlatılan. Korumacılık ya da yıkıcılık iki sivri ucu oluyor. Evet, benzetiyorum.

12.
Soluğu yetmeyen bir hayvan görüyorum. 

13.
Yine üzerine büyük oyunlar oynanan ülkemin, gayet hal ve gidişe hakim bir vatandaşı olarak...

Bu sözlerin bir yeri ve zamanı elbette olabilir. Türkiye üzerine en çok oyun oynanan ve en çok plan yapılan ülkelerden dersek, yanılmayız. Ama bunu diyen herkesle aynı yerden bakmadığımız gibi "rol"ümüzde farklı.

14.
İktidarı, nedense Türk-islamcı iktidarı demeliyim diye düşünüyorum, destekleyenler "bu planların oyunların içine katılıp hepsini alt-üst edip kazanarak bu işten çıkmalıyız" diyor. Biz, bu rol ve bu yolda kazanılmaz diyoruz. Her bir grubun kazanılacaklar listesi de bir değil. Doğası gereği...

15.
Fil değil fillerin ezdiği  insanlarız. Elbete bazı şeylerin kaderini değiştirebiliriz.

16.
Şimdilik, bir "hayır" diyelim. Tersinde de aşağı yukarı aynı yere gideceğimizi bilelim.

17.
Kazanılan bir seçimin başarı getirmeyeceğini göreceğiz. Kazanan kim olursa olsun büyük yükler bırakacak, ortalığı dağıtıp gidecektir.

18.
Günler uzamaya başladı. Bu çok güzel.

19.
Bazen kötü kişiler şansımız olur. Ben öyle görüyorum. 

6 Nisan 2017 Perşembe

Bir Guillaume [Giyom] Tell Hikayesi

Kaynak: İnternet :)
Olayın böyle gerçekleşmesi ardından hikaye nasıl ilerlerdi?


Düzeltme için ali ince‏ @AliCengizince 'ye teşekkürler.

29 Mart 2017 Çarşamba

gecekondu

1980'lerin bir gecekondusundan çıkıp dolmuşa gitmek gibi... Çamurlu, gocuklu ve umutsuz!

1999 seçimlerinde Mhp Meclis'te 2. parti olunca "miliyetçilik yükseliyor" diyerek teyakkuza geçen sol, 3 yıl sonra 2002 seçimlerinde Akp'nin tek başına iktidar çoğunluğuyla 1. parti olmasını önemsemedi. Kimileri bunu egemenlerin iç hesaplaşması yada göz boyama amaçlı suni gündem gördü. Siyaset tarihi suni-aldatıcı gündem ile gerçeğin ne olduğunu çok belirlenemeyeceğini bize öğretir. Milliyetçilerden ya da dincilerden hangisine burjuvazinin ihtiyacı olduğunu ve hangisini seçtiğini bilmek lazım. 1. süpriz, 2. tercihti.

Çok uzağında bu yerlerin... Atatürkçülüğün yılmaz savunucularının birbir yol verdiği türk-islamcıların işgali altındaki devlet kurumlarında yürüyen çalışmaların kurbanı kimler olacaktı?

Bugün halen süren işgal ve artık organikleşmiş gericilik, neredeyse döllenmeden itibaren ezberlerini ezberletmek için uğraşıyor:
"...3. Anaokulu ve ilkokula da din eğitimi: 4+4+4 sisteminin öven ancak eksik olduğunu belirten din öğretmenleri, bildirgelerine, “Din eğitimi temellerinin sağlam olması için imam hatip ilkokulu açılmalıdır. Din eğitiminin okulöncesinden başlayarak verilmesinin uygundur” maddesini de koydu...." http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=446870&kn=7&ka=4&kb=7
* * *
Dinler yada dini ideolojiler ezeli değillerdi, onlardan önceki inanışların yetersizliklerine doğdular. Ve artık onların korku ile ayakta duran kullanım ömürleri de doluyor. Aynen eski inanışların dolduğu gibi... Dini ideoloji eleştiriye kapalıdır. Üstüne üstlük bütün doğruların, ahlakın kendinde olduğunu vaaz eder.

Dinin insan bilincinin bir ürünü olduğunu ve ihtiyaçları doğrultusunda şekil aldığını söylüyorum. Oysa dinciler, insan bilincinin üstünde bir şeyin dini yarattığını söyleyip yine onun içinde geçen kimi kurallara uymazsak, bunun sonucunda katlanmamız gereken cezalardan bahsediyor. İnsanlar kendilerine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmadığında "cennet-cehennem korkusu" anlamsızlaşır. Ahlak, korkuyla kurulduğunda görüntüsü de saadeti de aldatıcı olacaktır. Çoğu dini topluluk ve dini rejimlerde olduğu gibi...

2014

* * *
Bir sessizlik var. Büyük bir suskunluk, yorgunluk. Bahar yorgunluğu kış uykusu... Bekliyoruz sisin ardından ne çıkacak bahtımıza. 
Bir düğüm var. İster "evet" ister "hayır" çıksın... O düğüme varacağız. Tek merak ettiğim ne tür sürprizlerin bizi beklediği. 
İçerdeki ve dışardaki belirsizliklerin yaratacağı bir "pat" durumu da olasılık dahilinde... Diğer türlü gidişat o düğüm(ler)den geçiyor. 
Yazmalıyız. Ama kafamız da karışık. Şu günü net görüp sonuçları çoğunca doğru tespit edene saygım büyük. Aklı kesen herkes sözünü tartıyor. 
Bir hissim sonuna vardı. Türk-İslamcı tayfa ile devlet buluştu. Ama işleri tüm kesat çıktı. Bu olmalıydı. Bu hülya böyle böyle yıkılmalıydı. 
En güçlü dil, bu evin sahibi olduğumuzu duyurmak. Dincilerin ideolojik çöküşü bu ülkenin, bu halkın yolunu açmasını kolaylaştırır.
27 Mart 2017

16 Mart 2017 Perşembe

11 Mart 2017 Cumartesi

"I see around a lot of loser these days"

Saat sabahın 8'ine vardı, belki de geçti birkaç dakka. (Bu saatlere, günlere takılmak...) Ama derim ki daha geçi değil. Erken kalkmadım, uymaya eve gidiyorum. 12 saat çalışmışım işyerini kapatıp çıktık Ahmet'le. Belirsizlik yoğun çalışma ile geçen günlerde "yurdumuza dair" bir şeyler istedik. 

- Nerede sabahları sıcak sütle Kürt böreği satan yerler?
- Nerede mercimek çorbası içeceğimiz bir yer?
- Nerede simitçi, sabahçı kahveleri?
- Nerede, nerede, nerede...

İndik English Bay'e Bulgar "Burek"çiye geldik. Katmer şeklinde sarılmış pizza dilimleri şeklinde kesilmiş ıspanak böreği yedik. Yanında küçücük bir kasede öz-hakiki yoğurtla... Çay istedik. Torba çaylarımız geldi. Varız, biziz. Memleketinden gelenleri derin bir çekişle koklayan Uzak Asyalı ruhunu bilebiliriz. Ülkesini anlatmaya bayılan bir Afrikalı; nerelisin dediğinizde üstüne basa basa "Yugoslavya" diyen kadın gibi... İnanılmaz bir güçle çalışan Filipinli kadınların bir araya geldiklerin konuşup gülüşmeleri gibi... Varız biziz.

* * *
İranlı siyasi mülteciler azalmış yeni nesil İranlılarla sık karşılaştım. Yıllar öncesinden ülkesinden kaçmış Reza ile tanıştım. Bana döner yapmayı öğretecek. Bir bildiği yok. Anlaşıyoruz. Memur emeklisi bir tonton amca gibi... Ülkesinde aldığı eğitim orada iş yapmamış.O da orada burada çalışarak ayakta kalmış. Soruyor bana: "Niye oradaydım? Ne güzel ülkem vardı." Solculuğumuzu öğrenince içi ısındı az çalıştık, çok konuştuk. Şurada bir kapı var, ötesi İran desem hiç durmaz geçerdi. Sonra işten ayrıldı, bağım kalmadı. Üzülürüm buna. Oysa İstanbul'a gelecek, ben de İstanbul'a yerleşeceğim için onu gezdirecektim.

Kaldığımız evin iki "bilok" üstündeki caddede yeni açılmış bir konvinyıs market var. Arada gitmişimdir. Bankodaki satıcı ile muhabbetim olmadı. Ama Ozan tanıştırdı. Yeni gelmiş, İranlı bir eşcinsel. Üzerine hep kalın işlemeli (nasıl denir bilmiyorum.) siyah bir kazak giyiyor. Mülteciymiş Türkiye'de. Kütahya'ya yerleştirilmiş. Ama, o hep Antalya'da yaşamış. "Ne işiniz var burada?" diyor. Tercih edebilse Antalya'da yaşamayı seçermiş. Sevinmemiş, aradığını bulamamış. Bizi görünce çok seviniyor: Yüzü gülüyor. Bizim de...

82'de İran'dan kaçmış: 20'lerin başında bir üniversite öğrenciymiş. Korkmuş ailesi... Türkiye sınırında dolandırıcı hırsız çok demişler. O da uyuşturucu kaçakçılarıyla Afganistan üzerinden Pakistan'a geçmiş. Tayland'a ulaşmış. Orada bir kampta beklemiş uzun süre, sonra ver elini buralar. Kafası gidik biraz. Çalışmayı sevmiyor. Düzensiz ve pis çalışmasından tartışıyoruz. Patrona beni "sigaraya kokain sarıp içiyoruşum" diye şikayet ediyor. Amacı işten ayrılmak biliyorum. Öyle bırakamayacağı için bahanesi benim... Soruyorum: - Ailen nerede? - İran'da...

Zenginleri de var. O hikayeleri çok dinlediniz.

Türkiye'deki davasından kaçıp gelmiş. Dil hocası ile evlenmiş. Bilse dava-mava yok atlayıp dönecek. Kürdüz, baskı görüyoruz diyerek oralarda gezen gençlere kızıyor. Hanım, Yunan aileden belki orada öğretmenlik bulur, yakın adalara gideriz diyor. Türkiye'yi siyaseti tartışmayı seviyor. Anlaşamıyoruz, yine de el mahkum birbirimizin kapısını çalıyoruz. Kürtler ile Türkler arasında son köprü biziz.

Malum cemaatin şakirtleri ile de karşılaşıp daha açık konuşmalarına şahit oluyorsunuz. Onlarla birlikte bazı cahillerin (her şeyi askerlerin yönettiği ezberini yapanlar filan), ülkeleri hakkında daha cahilce konuşmalarını dinliyoruz.

Kaçanlar, çökenler, pişman olanlar, ülkesine dönmek için gün sayanlar; mutlu ve zengin olanlar, rahata erenler...

* * *
Yurtdışında kalabilirdim. Akıl-ruh sağlığım için yurduma ihtiyacım vardı. Burada bu kadar kötü haber alırken oralarda olamazdım. Sevdiklerim burada... Keşke ülkemizde kalsaydık diyen İranlı'yı; Fidel'in ülkesini görünce iç geçiren Nazım'ı konfordan daha çok anladım, sevdim.

* * *
İsteyen gidebilir. Dilerim yolu açık olur; umduğunu bulur. Bu sözlerimde en küçük bir küçümseme veya eleştiri yok. Ben burada olacağım. Her zaman... Gelene kapımız açıktır. Geriye bakmayacaksanız yolunuz açık olsun.

* * *
Burekçiden çıktık Ahmet'ten ayrıldım. Eve yürüyorum. Üzerimde ağır yağ kokusu yayan kıyafetler, yıkanmaktan solgunlar. Yağ sökücülerden parçalanmış çirkinleşmiş ayakakbılarla; giyim-kuşamla pejmürde bir haldeyim; kopişonlu hırkama sarınmışım. Eve gidip duş alıp akşam 4'e kadar çocuklar gibi uyuyacağım. Belki bir bira içerim. İki iri kıyım adam yanımdan geçiyor. Biri bana bakarak: "I see around a lot of loser these days" diyor.
* * *
2009'da Türkiye'de operasyonlar yapılırken ekşi sözlükte beklediğim üyelik açıldı. Yurtdışındaydım. Çatır çatır yazdım. Farkında değildim. Ama sitenin iç oylamasında gayet hızlı yükseldim. Çünkü çoğu kişi 2009*2010 arası yazamıyordu. Birkaç kere sitede engellendim. Son engellenme nedenim F tipi polis hakkındaydı. Engelimin kaldırılacağı saatlerde Odatv operasyonu yapılıyordu. O saatlerde beni de siteden attı Kanzuk efendi. Korku her yeri sarmıştı. 
Geriye şu iki yazı kaldı hakkımda. Elbette başkalarının:
https://eksisozluk.com/entry/19567135
https://eksisozluk.com/entry/22023846 
Aynı dönem Türk haber sitelerinde gizli izleme amaçlı küçük kalem/anahtarlık kamera, ses kaydı cihazı gibi elektronik cihazların satışına yönelik çok reklam gördüğümü anımsıyorum. Geldiğimde gördüğüm sebepsiz gözaltından, adaletsiz tutuklamadan korkan kaygılı insanların toplandığı şişkinleşmiş sol/sosyalist örgütlerdi. Bununla birlikte canlı ve muhalif bir damarın varlığı idi.

4 Mart 2017 Cumartesi

"Bu filim Afganistan'ın cesur savaşçı mücahitlerine adanmıştır." - Rambo III

Rambo III
"Bu filim Afganistan'ın cesur savaşçı mücahitlerine adanmıştır."

K: http://vintagegeekculture.tumblr.com/post/156827573456/the-ending-to-rambo-iii-has-aged-poorly

28 Şubat 2017 Salı

Bunlardan başka ne maksadımız; dostlardan başka neyimiz olabilir?

Bir karşılığı olmayan onca işle uğraşmamızın bir sebebi olmak zorunda değil. Yine de yazıyoruz mesela. Sadece yazmakla da değil insan gereksinimini tam nasıl karşıladığını bilemediğimiz onca iş ile uğraşıyoruz. 
Maslow'un ihtiyaç hiyerarşisi yeterli olsaydı bizlere: Hayvan aleminin ayrılmaz bir parçası kalırdık. 
Oysa bunun dışındaki uğraşılarımızla en büyük ayrımı oluşturuyoruz gibi. Yine de bu işlerimizin çoğu insanca bir anlamı yok. Fazlasıyla öznel dertler...
Bazı şeyleri sürekli-süreksiz de olsa niye yaparız. 
Anlamını açıklamanın güç olduğu davranışların sebebi nedir? 
Bunlar sorunlu, bağımlılık düzeyinde, "hastalıklı" davranışlar da değil.
Diyelim alışverişe gittiğimiz de bazı ritüel davranışlarımız? Sokakta, evde yapmaktan geri duramadığımız davranışlarımızın kökeni ne? Anlamı da yok aslında görünürde.
Bir an tatlı reyonu önünde kendini bulmak; abur-cuburlarla zaman geçirmek; okumayacağın-ilgini çok ötesinde dergi-kitapları karıştırıp almak; bir an bir mekana dalmak; orada oturmak istemek; her zamanki yolundan çıkıp başka bir yol kullanmak; hiç planlamadığın işlere dalmak; bir anlık kararla sinemaya gitmek; yalnız başına yolu uzatacağını bildiğin yerlere sapmak; izbe neredeyse terk edilmiş pasajlardaki dükkanları keşfetmek; aylardır ertelediğin bir işi yapmak ve keyf almak; nasıl aldığınızı bilmediğiniz şeylerle eve gelmek; bir an aklındaki ideal insana dönüşmek... Böyle şeylerdi bu bilinçsiz davranışlarımızdan kastım. Küçük küçük belirsiz çok da düzenli olmayan ama herkes de bir çeşidi bulunan. 
Yine de yıkılan bir dünyadayız. Kurulacak şeyler için gerekli bunlar... Bir tür ölümlü bir varlığın kaçamakları gibi geliyor. Çıkışı yok çünkü bir başı sonu ortası daha doğrusu amacı yok. Bu yanıyla güzel ve yaşamalı. Garip şiirinin ve ikinci yenilerin 50 ve 60'ların İstanbul'unda gezinmeleri; Ankara meyhanelerinde dostlarla buluşmaları gibi... 
Çalışıyoruz, yaşıyoruz: Bunlardan başka ne maksadımız; dostlardan başka neyimiz olabilir?

27 Şubat 2017 Pazartesi

1. TİP (Türkiye İşçi Partisi) Mirası


Nâzım için 1964'te diktikleri çınarı 12 Eylül'den sonra sökmüşlerdi. 1. TİP(Türkiye İşçi Partisi)'in mirasıydı. Ne yazık çoğalamadılar. Yine de direndiler.

26 Şubat 2017 Pazar

Kaybedilen onca iş, insan ve hayatı kim telafi edebilir?

"İnsanlar hapiste ölüyor, hâkim bozuntuları bilirkişi raporlarını umursamıyordu. Nisan 2013’te aşağıdaki metni kaleme aldığımda arkadaşlarla “Sadece profesörlerin imzasına açalım, gençlerin başını yakmayalım” diye konuştuk." (1)
* * *
Birkaç gün önce okuduğum yazıda yukarıdaki şu alıntıya takılmıştım. Akademisyen bir arkadaşla konuştuklarımla da düşüncelerim pekişmese de bende kalsın istemedim.
Türkiye'de ses getiren yıllarca tartışılan en son bildiri sanırım Aydınlar Dilekçesi(1984)dir. Onda bile ilk "höt"le imzasını çekenler oldu. Daha sonrasında belki binlerce bildiri çıkmış; yüz binlerce yazar, sanatçı, akademisyen, bilim insanı, bürokrat, gazeteci vs. imzası toplanmıştır. Beklenen-çok sarsıcı bir faydasını olduğunu düşünmüyorum.
Bu prestij kaybında toplumsal yapımızın, ciddiyetlerini yitiren kurum ve kişiler de etkisi çoktur. Bu kayıp hem imzacılarda hem de imza toplayanlarda oluştu, büyüdü. Sonucunda, bilinen birkaç insanın imzası yetmeyince huruç harekatı gibi ne kadar bildik "tilt" sahibi insan varsa imzası alınmaya başlandı. (Telefon başındaki gönüllü/sorumlu arkadaş listedeki isimleri sırayla arar/mail atar/faks çeker.) 
Artık bu tür imza metinlerinde imzası olanların bir kısmı metnin içeriğinden habersiz bir güvenle "tamam" dedi (bu da bir saçmalık); kimi vicdan baskısına uğramak istemediği için "evet" dedi; kimi imza vermek istemediğini söyleyemedi imzacı oldu; kimisi 'kurtarıcı'mız olacaktı; belli bir kesim ise işin içeriğine ve ciddiyetine hakimdi. Bu tür metinlerin sonuçları çoğunlukla yok'a yakın; toplum üzerinde etkisi sıfırdı. Yine de bir güç gösterisi olarak toplanmaya devam edildi. 
Barış Bildirisi'ni (2) de yukarıda yazılanlardan bağımsız görmediğimi söyleyeyim. Hükumet ile Kürt Siyasi Hareketi arasında bir nevi hegemonya mücadelesinin bir taşıydı. Öyle de kalacaktı. Hükumet (muhtemelen Mit çalışmasıyla) imzacılara savaş açmasaydı. Savaş ilanı ile yeni imzacılar geldi. (3) 
* * * 
MEB'de ise 29 Aralık 2015 günü Eğitim-Sen'in aldığı karara uyup greve çıkan emekçiler hükumetin hedefine girdi. (4) Bunun yanlış bir adım olduğunu hep düşündüm. Özellikle eğitimle bağı koparak bir siyasi hareketin uydusu durumuna dönüşen Eğitim-Sen ciddiyetini hızlıca kaybediyordu. Eylemi ne kadar etkili olacaktı? (5) 
Uzun süredir böylesi muhalif avı görülmedi. Soruşturmalar açılırdı, kapanırdı olay biterdi. Oysa üzerinden bayağı bir zaman geçmiş bir grev ve Barış Bildirisi imzacıları her türlü saldırıya maruz kaldı. 
Okulundan, öğrencisinden ayrılmış onca hoca sokakta... Kimi direniyor, kimi imzasının arkasında... Peki, konuşmayanlar? Taşra üniversitelerinde zar-zor tutunmuş onca muhalif hoca ne yapıyor? Yukarıdaki alıntıdaki hal-bilirlik, empatinin eseri yok: Filler tepişir çimenler ezilir. Elindeki avucundaki ortaya çıkarma hevesi... 
* * * 
Merak ettiğim: Bu metni hazırlayanlar nerede? "Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini [DE] içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz." Köşeli parantezle koyduğum "de" kalkınca metin bir siyasi tarafın bildirisine dönüyor. Basit bir "de" ama önemli bir anlam kayması... Belki abarttığımı düşünüyorsunuzdur. Belki oraya gelene kadar "Kürt siyasi iradesi" bile yeter diyorsunuzdur. 
Denilebilir ki bu kavga böyle verilir bu yoldan böyle çıkılır. Doğrudur. Yine de kaç kişi buna hazırdı acaba? İntihar eden araştırma görevlisi, yeşil pasaportu yandı diye yakınan profesör, sakin hayatım alt-üst oldu diye düşünenler, çalışmalarım-projelerim yarım kaldı diyen onca insan ne olacak? Akademi dünyasına çok hayırla bakmayan biri olarak bu tarz düşünenleri suçlamıyorum. Ama artık bu kadar düşüncesiz işlerden ve sonuçlarında yaşananlardan gına geldiğini de söylemeliyim. Birkaç hocanın imzalayıp duyurabileceği bir metni bu kadar kalabalıklaştırmanın ne anlamı vardı? Kaybedilen onca iş, insan ve hayatı kim telafi edebilir?
Notlar:

(1) Coşkun hoca, Cem SAY, Herkese Bilim ve Teknoloji, http://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/cem-say/coskun-hoca 
(2) Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî! https://barisicinakademisyenler.net/node/62
(3) 1100’ün üzerinde akademisyenden barış çağrısı: Bu suça ortak olmayacağız http://www.diken.com.tr/1100un-uzerinde-akademisyenden-baris-cagrisi-bu-suca-ortak-olmayacagiz/ 
(4) 29 Aralık Eylem Kararı ve İfade Örneği http://egitimsen.org.tr/29-aralik-eylem-karari/
(5) 11 Aralık 2014 tarihli Facebook notum: 
"Sendikalar, odalar, dernekler kendi gündemleri yerine yönetimde yer alan siyasetlerin tercihlerine göre işler yapmaya devam ettikçe üye kaybedip iyice kadükleşecekler! 
Bugün Eğitim-sen ve Kesk'in, kısmen Disk'in başına gelen budur. 
Öğretmen sendikası öğretmen hakları için mücadele eder. Ülkedeki her yurttaşı ilgilendiren gündemlere EMEKÇİ bakışı ile taraf olur. Misal sendika yönetiminde yer alan zatların taraf oldukları siyasetlerin bir yan kuruluşu gibi HAREKET EDEMEZLER! Siyasetlerini, görüşlerini rahatça ifade edecek siyasi partileri ve örgütleri vardır."

25 Şubat 2017 Cumartesi

Hayvan, Makine, insan

Hayvan yemiyor! Attıkça birikti, çürüdü; koktu önündeki. 
Yalama oldu dişliler; makinenin eski verimi uzak; tak tuk sesler çıkarır durur. 
İnsanın kafası gürültülü, dili yok, üreyen kökü boğazda oynar. 
İster öyle ister böyle yolun sonu, yolcuların takati, makinenin gücü, eski günlerin şatafatı yok. 
Sezinliyoruz, bekliyoruz; hava serin, titriyoruz; soruyoruz ona-buna: Bu kuyudan ne çıkar? Tahtamızda ne yazar?

24 Şubat 2017 Cuma

Günlük Çakışmalar

Zamanın Çizgili Tarihi - Çizgili Günlük -
Levent Gönenç
Kasım 1992, İstanbul
YKY, Doğan Kardeş İlkgençlik Kitapları 

Simpsons
Homer Simpson

23 Şubat 2017 Perşembe

unuttuğumuz çok şey olacak gibi hep

Günlük uğraşlar içerisinde derinleşen muhabbetlerde bir süre sonra söylenen iki kelime: Siyaset ve siyasetçiler kötüdür: Hırsız, yalancıdırlar; işe yaramaz adamları kayırırlar, hak yerler; yaptıkları şeyleri insanların yüzlerine söyleyemez, toplum önünde savunamazlar; basiretsizlerdir. Bunlara örnek onca siyasetçi de bulunabilir. Toplumları, grupları felaketlere sürükleyenler; gaddarlar... 
Şunu da görmek gerekir: alanlarında örnek olamamış, kötü örnek olmuş, felaketlere sebep olmuş:  onca bilim insanı, sanatçı, asker, ekonomist, doktordan vs. de bahsedebiliriz. Yüz binlerce insanı öldüren bombaları, bunları taşıyan uçakları siyasetçiler yapmadı; siyasetçiler, bunların üretilmesine ve kullanılmasına yönelik emeğin çoğunluğuna da sahip değildir. 
Bu kadar kötülüğü siyasetçi yapmıyorsa kim yapıyor? Hitler her cephede savaşmadı. Atom bombasını kararını alanlar üretim alanında yoktu. Siyasetçinin/liderin suçu nedir? 
Zayıf Etik, Estetik; İddiası kolay kendi zor: Vicdan

İnsani iki değerin geliştirilmesini tartışırız: Etik ve estetik tutumunun. Vicdan, demiyorum. Vicdan bunca işin sonucunda filizlenen bir tutum. Vicdancılık savunmayacağım gibi vicdan bu yazının kısmen dışında... Vicdan tarifsiz ve önemlisi belirlenemez... Çünkü kimin cesur olduğunu bilmenin güçlüğü gibi kimin vicdanının has vicdan olduğunu gerçekle sınayamayacağımız için vicdan kimdedir bilemeyiz. Yoksa "vicdan, ahlak, güzellik benim tapulu malım, siktirin gidin lan buradan" diyen çok kişiyle karşılaşabiliriz.  
Siyasetçinin, bilim insanı yada sanatçıdan farkı bir belirsizlikte,bir boşlukta, bir çölde karar alma gücü ve bu konuda yalnız olmayışıdır. Siyasetçinin işi KARAR ALMAK ve uygulamaktır. Bu tür işlerin ayaklarının yere basması bilim için gerekli sanat için önemsiz siyasetçi içinse ikili bir durumdur. Devrimci yada önemli kararların ayakları yere basmaz görünür;oysa karar alıcı/lar için gelecekte ayakları yere basacaktır. "Bu KARAR(ın) bir aldatmaca" veya "bu KARAR(ın) kurtuluş yolu" olması sadece güç, strateji ve şansa bakar. (Makyevel'i anımsatsın.)  
* * * 
Bir de efendim, her alanda (siyaset-politika) her insanın söz söyleme hakkı vardır. Elbette, burada insanlardan belli bir yeterlilik bekleyemeyiz. 
Şunu düşünüyorum, diyelim ki, kurt bir siyasetçinin bilim ve sanat hakkındaki sözleri/yorumları/düşünceleri genel kaideye dönüşmez. Çoğunca insanlarda bu alanları bu sözlerle değerlendirip yargılamazlar. Siyasetçinin sözleri çok ciddiye alınmazken oysa tanınmış bir sanatçı veya bilim insanın siyaset/siyasetçiler hakkındaki görüşleri birer kaideye dönüşebiliyor. Birçoğu yanlış çıkan tespitleri yapıp yanlış kampanyaları destekleyebiliyor. Bunlar büyük bir ciddiyetle kabul görüp savunulabiliyor. 
Sanatçı/bilim insanlarının, bir karara yönelik işleri bir yere koyalım. Bir karar olmaya çalışanların çoğu basiretsiz görünüyor. Bu kadar umursanması ve kalabalıklaşması; nihayetinde sönmesi ile perde kapanıyor. Tuhaf değil mi? 
* * *
İnsanları, düşünceleri, dönemlerin seyrini belirleyen politika felaketlerinde sebep olanlara kayıtsız kalmak görmezlikten gelmek... Çare olmuyor. 
Politikaya karşı bağışlık kazanmak, kazandırmak onun reddiyle olmuyor. Politikadan uzak kalamayız, o çevremizdeki hemen hemen her şeyin içinde gizlenirken onu görmezlikten gelemeyiz. Onu sevmediğimizi, kötü olduğunu söyleyerek de etkilerinden kurtulamayız. Kötü politikaya karşı politikayla mücadele ederiz. Burası tartışmaya açık bir yanıt arayışına da...  
Hepimizi hokkabazı izliyoruz. Hepimizi madrabaz ilen birlikte yaşıyoruz. Hokkabaz ve madrabazlara karşı onların silahı ile savaşılabilir mi? Avcının bekleme kabiliyeti mi, tilkinin kurnazlığı mı, aslanın cesareti mi insana yakışır. Politika, politikacı hangi yolu izlemeli?  
* * * 
Sürekli savrulup duran bu düşüncelerle boğulup çıkıyorum. Ayran köpüğü mü daha ağır bir durum mu bilemiyorum. Birçok tanım aşırı öznel ve kafa karıştırıcı gelebilir. Daha iyisini yazacak netlikte olur muyuz? Sanırım siyaset için bu şart kaos istiyor, sakinlik değil.