14 Ağustos 2017 Pazartesi

Patron çıldırdı mı la?

Cemal Paşa'nın torunu; gazeteci kuzeni diğer Cemal'e göre hem yaşamı hem kişiliği hem de görüşleri ile daha tutarlı olmuş: "Körleşme"yi ve onca kitabı çeviren-yazan Ahmet Cemal.... Ellerinden öperiz. Toprağın bol olsun.
* * *
Güzel müzikler çal bana yutup söyleyeceklerim var.

* * *
Soylu insanların anlatılacak ya da dost sohbetlerinde paylaşılacak bir şeyleri vardır. Çok şeyler ve de karmaşık düşünceler içinde boğulabiliriz. Aslında dostlarımız ve sevdiklerimiz dışında bir şey yoktur dışarıda...

* * *
Black Miror dizisini izlemeye dayanamıyorum. 3. Sezondu sanırım ve sadece tek bir bölümden oluşuyordu. .................... Her bir bölüm arasında uzun süreler girmeli gibi geliyor. Giriyor ve bitmiyor. Başka bir dil. Sadece duyarlı kadın değil, erkeğin de dili...

* * *
Vancouver'da teknik direktörlük gibi bir şey yapan bir İngiliz görmüştüm. Konuşmuyordu. Birkaç kişinin bir günde tüketeceği esrarı bir anda tüketip uyumaya gidiyordu.

İngiltere'den... Sevdiği için bütün malını-mülkünü geleceğini terk edip Avustralya'ya gidip kaybedenlerin en şahanesi olarak Vancouver'a düşmüştü. Gücünü, gücünü yitirerek buluyordu.

* * *
""Yargılamalarda ortaya çıkan ‘tilki subay’ tipi... 
15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçmesine rağmen ‘gizli tanıklar’ haricinde ‘çözülen’, suçunu ve FETÖ ile örgütsel bağlarını itiraf eden ismini net bildiğimiz bir subay yok. Yani ‘Evet 15 Temmuz kalkışmasına katıldım. Gerekçelerim de şunlar şunlar’ diyerek şövalye subay çıkışı ile mertçe mahkemede hakim karşısına dikilen ve sisteme kafa tutan bir subay çıkmadı. Kritik davalardaki kritik sanık askerlerin hepsi kendi anlatımları ile aynen Nihat Ali Hoca’nın da dediği gibi;
Ya ‘kalkışmayı önlemeye çalışırken olaylara karışmış’ 
Ya ‘Sıkıyönetim Emrini yani ve emir komuta zinciri içinde gerçekleştiğini düşündüğü faaliyetlerde Genelkurmay’dan gelen yazılı direktifi uygulamış’ 
Ya da ‘elinde olmadan, kazara/veya birinin kandırmasıyla kendini olayların içinde bulmuş’ ezik, belki de kendilerine acımamız gereken ‘kader kurbanları’." 
* * *
Ortadoğu'da renkli bir papağan ölümü çağırmak demektir. Oysa sürüye katılmanın zararı yoktur. Amaç, o sürüye bir şeyler katmakla ilgiliyse şayet. Bir küçük tepeciğe [kumdan] insanları çağırmanın anlamı yoktur. "Olup da rengini cinsini fark ettiremeyeceksin. Görüp de konuşmayacaksın" değil. Görünen sen olmayacaksın. 

* * *
Kimseyi bir şeye çağırmayacaksınız. Kimse çağırmadı, "Biz geldik" diyecek insanlar. Merak etmeyin insanlar nerede olacaklarını bilecek kadar zeki. 1998 yılı sınıfımda çok da umursamaz züppe bir çocuk var idi. ["İdi" güzel bir kip.] 28 Şubat sürüyordu. Sınıftaki yobazlarla kavga halindeyiz. Bu züppe gelip "ne olursak olalım bu kavgada birlikteyiz" dedi ve gitti. O biliyordu. Merak etmeyin herkes biliyor. Yeter ki renk vermeyin. İlk taşı siz atmış görünmeyin. 

* * *

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Top Kimde?

Akp genel başkanıyla ulusalcılar Fetullahçıları devletten temizlemek için ittifak yaptılar. Devlet kurumlarında hummalı bir çalışma var. Bu nedenle ulusalcılar Kılıçdaroğlu'nun "adalet" yürüyüşüne soğuk baktılar hatta karşı durdular. Çünkü bu sürecin cezaevindeki Fetullahçılara yaracağına düşünüyorlardı. 

Ulusalcılar için en büyük risk devlet örgütünün Akp genel başkanının elinde olmasıdır. Bu da ulusalcılar için bir dezavantaj. Ulusalcılar her an süreçten egale edilebilirler. 

Ergenekon davası beraatla sonuçlanmadığı sürece ulusalcıların başında demoklesin kılıcı gibi sallanacak. Son günlerde görülen ittifakın dağılmaya meyillli olduğudur. Yine de Fetullah virüsünün yeniden yayılma olasılığı ittifakı yaşatıyor. Bunu bilen Fetullahçılar özellikle sosyal medyada ittifakın zayıf ayaklarına oynuyor. Aynı zamanda Türkiye gazetesinin "Ulusalcılar Darbe Yapacak" haberi Akp-Pelikancı tayfanın da topa girdiğini gösteriyor.

15 Temmuz darbe girişimini halk değil ordu içindeki darbe karşıtları engelledi. Bunların çoğunluğu da akp destekleyicisi değil: cumhuriyetçi subaylardı. Akp'yi korkutan bu kadrolar... 

Akp genel başkanı halkı sokağa çağırdığında darbe yenilmişti. Süreci iyi takip edenler: Gece 23.00-23.30 sırasında olayın netleştiğini görmüşlerdir. Ayrıca bu saatten sonra ikili oynayanlar hükumeti destekleyen açıklamalar yapmıştır. (Abd elçiliği ve Melih Gökçek'in açıklama saatlerine bakın.) 

Diğer yandan seçimle gelenlerin seçimle gitmeye hiç niyetli olmadıkları görülüyor. Türkiye'yi darbeye itecek sebepler iktidar sahiplerinin hırsları, adamlarının koltuk düşkünlüğü ve halka karşı işledikleri suçlardır. İktidarı bıraktıkları gün cezaevine gireceklerini biliyorlar. Bırakamazlar... 

Bu sırada şer yuvası Fetullahçılar da boş durmuyor. Halkı kaosla korkutup kaos çıksın istiyorlar. Kılıçdaroğlu ve Chp'yi biraz tehdit biraz övgüyle bu işin baş rolünü vermek istiyorlar. İstedikleri Fetullahçıları yeniden görevlerinin başına getirecek bir kaos... Şu an hem Akp hem de cemaatçiler kaosu yol açıcı görüyorlar. Bu kaoslar halka yıkım getirecektir. İç savaşa kadar yolu vardır. 

Bakalım gelecek neler gösterecek?

27 Temmuz 2017 

Pelikanla Yaşlı Adam, F:?

K: İnternet

27 Temmuz 2017 Perşembe

Türkiye ruhunu mu arıyor?

1. 
İslamcı ideolojinin savunucusu: Kurtlan kuzuyu yiyip koyunlan kuzuya ağlaşır. (16.6.2017) 
2. 
Türkiye ruhunu mu arıyor? (16.6.2017) 
3. 
Böyle işlerin böyle adamları olur. Yıllar sonra hırslıları, normalleri, bencilleri değil kendince "uyumsuzları" anımsarsınız. Okumak için tıkla. (27.6.2017) 
4. 
Çöküş (Downfall, 2004): Hitlerin son iki günü. İzlemek için tıkla. (30.6.2017) 
5. 
"83 yıl önce Almanya’da “Uzun Bıçaklar Gecesi” yaşandı. Hitler, paramiliter SA örgütünü Nazi Partisi’nden tasfiye etti, 85 SA liderini öldürttü. Hitler'in kontrolündeki SS, partinin tek paramiliter yapılanması olarak kaldı." (#tarih) Hitler (kendi adamlarından oluşan) yüklerinden kurtuldu. Kurtulurken de halka göre acımasız güçlü lider oldu. Siyaset tarihinde kimi liderlerin koltuğu korumak için düzenlediği tezgahlara ve sonrasında yaptığı tasfiyelere benziyor. (30.6.2017) 
6. 
Bazen insanın içini anlamsız bir sıkıntı basar. Bazen... Okumak için tıkla. (2.7.2017) 
7. 
Kılıçdaroğlu, Güvenpark'tan beri yürüyor.
- Bazı siyasi gruplar/sendikalar neden bir süre bekledikten sonra yürüyüşe destek verdi. Bunda Hdp'nin etkisi neydi? Hdp'nin aldığı tutumu öğrenmek için mi beklediler?

- Yürüyüşe Ümit Özdağ, Meral Akşener ve diğer Mhp'li muhalifler katılsaydı; yine de bazı gruplar yürüyüşe katılmak için bu kadar yürekten davranırlar mıydı?

- Bir yürüyüşe katılıp katılmamak nasıl mahallenin kabadayısı ve hanım evlatları seçmesine dönüşür?

- Sosyalizmin Programının bağımsız yolu kimi kesişmelerde yaşanan siyasi tarafların açtıkları yollardan mı gidecektir? (2.7.2017) 
8. 
Doğu Perinçek, Feyzioğlu Tayfasının ve kimi ulusalcıların akp genel başkanı ile gizli ittifakı var. Amacı cemaatin tasfiyesi. 
Bununla birlikte liberallerden boşalan yeri ulusalcılar doldurdu. Muhalif cephede de tersi oldu.

İlginçtir, bu değişim Cumhuriyet gazetesine de yansıdı. İttifak kuranlar gitti, yerine muhalif konumuna düşen liberaller geldi. 
Neyi merak ediyorum? Ulusalcılar nasıl bir kazık yiyecek onu.
Şöyle diyeyim: Ergenekon davasının yeniden başlatılması mantıklı. Çünkü insanlar mahkemede aklanmak istiyor. Ya davalara birileri müdahale eder ve istedikleri gibi gitmezse... Ne olur? Bunun tedirginliği yok değil.
9. 
Herkes birbirini tanıyor. Fetullah ve örgütlenmesinin kökleri geçmişten bir miras da almış görünüyor: 'Gülen onu çok seviyordu, zengin kızla evlendirdi' (10.7.2016)
10. 
Düşenin dostu Af Örgütü, o zaman (1998'de) Erdoğan'a destek oldunuz. Çünkü Türkiye'de sizin (emperyalist ülkelerin) istediklerini yapıyordu/yapacaktı: ikbali vardı. Daha da parlatılacaktı. (2 ay ne ki kral gibi geçirilmişse cezaevinde.) Türkiye'nin demokratikleşmesi masalı altında askeri ve ekonomik çıkarlarınıza ters bütün yasa ve düzenlemeleri kaldıracak biri/birileri lazımdı. O kişi aşağıda resmi bulunan kişiydi. İşler ters gitti koltuğu kapan bırakmamak için eski dostları sattı. Kimi, bu satışı vatanseverlik sandı. Olan budur. Okumak için tıkalyın. (8.7.2017)
11. 
"Erdoğan'ın Eski Yol Arkadaşı: Cezaevi Süreci Düzmeceydi" Okumakiçin tıkla.  (15.7.2017) 
12. 
"Amiral Ertürk: AKP yargılanmak zorunda" Okumak için tıkla. (14.7.2017)
13. 
"Gazeteci-yazar Tuncay Mollaveisoğlu’nun hazırlayıp sunduğu Anında Manşet’e bu hafta, Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş konuk oldu. Programda, TSK'ya dincileştirme operasyonları yapıldığı iddiaları, ABD'nin Ortadoğu politikaları ve FETÖ operasyonları konuşuldu." Programı izlemek için tıkla. (16.7.2017) 
14. 
Fetullahçılar, yine ortalığı karıştırmak için uğraşıyor. Memlekette her şeyin saman altından yürümesi de onlara yarıyor. (27.7.2017)

Çok Amaçlı İngiliz Anahtarı

Damlaya damlaya


26 Temmuz 2017 Çarşamba

Kadınlar: Mini Etekli mi Yoksa Türbanla mı Kurtulacak?

Okuduğum bu haberi ve benzerlerini gördükçe şunu düşünüyorum türban serbestliği kadın haklarında ve yaşamında nasıl bir ilerleme getirdi? Örtünmek en büyük kadın sorunuydu. Görünen türbanla İslamcılar istediklerini aldı kadınlara sadece şiddet kaldı. 
* * *
Sağlık ocağının önünde durup etrafa bakınıyordum. Bir kadın çıktı kucağında yeni doğmuş bebekle merdivenlerden inip ocağın bahçe duvarına çöktü. Bayağı orada durdu. Yorulmuş gibi değil de çaresiz gibi sabit sokağın ortasına bakındı. Rahatsız etmemek için önüme döndüm. Sonra öğrendim ki hemşire çocuğunu anasütünün yetersizliği nedeniyle ek besin alması gerektiğini söylemiş. "Bebek zayıf" demiş. Oysa ne kadar çok şey var o çocuk için: parası olana, eğitimi olana, ulaşana bilene. Çaresizlik niye? 
* * *
2002 Genel Seçimleri öncesi Ankara'nın bir mahallesinde çalışma yapıyorduk. Kapısını çaldığım kapıdan kucağında yeni doğmuş bir çocukla genç bir kadın çıktı. Seçimde oy isteyip seçim bildirisini verdim. Ben oy kullanamam yaşım yetmiyor demişti. Yaşıtları liseye giderken o evde çocuk bakıyordu. Bu kadar küçük yaşta ağır yükleri sırtlamak niye? 
* * *
Çocuklarını ısıtamadığı için yan odada kendini asan kadın... Ne kadar yalnızdı? 
* * *
Beş çocukla baş başa kalıp vurdumduymaz kocası hapiste olan kadın köprüden atladı. Çocuklara ne oldu acaba? 
* * *
Kocası tarafından aldatılıp üstüne işsiz kalan üstüne de hayırsız kocası cezaevine girince çocukları ile tek başına bir çöp evde yaşayan kadını kim anlayabilir? O koku gitmiyor. 
* * *
Çalıştıkları işlerde paralarını alamayanlar. Haklarının üzerini yatılan kadınlar. 
* * *
Çalışıp ayaklarının üzerinde durmak isteyen ama kimsenin destek vermediği kadınlar. 
* * *
İradesi yok edilerek her tür davranışın (taciz, şiddet, kölelik...) altında ezilmeye çalışan kadınlar... 
* * *
... 
Binlerce örnek var. Sizce, bu kadınların derdinin türban mı yoksa mini etek mi çözecek? 
Türkiye'de kadınların sosyal yaşama katılmadığını araştırmalardan öğrenebilirsiniz. Aynı zamanda bayram tatillerinde mahallenizin belediye otobüslerini dolduran ilk kez gördüğünüz çocuklu ailelerle de anlarsınız. Nereden çıktı bu kadın ve çocuklar? dersiniz. 
Üretime katılmayan, kendi parasını kazanmayan, kendi kararlarını da alamayacaktır. 
Ona verilmiş hakları kullanmak yoksullar için verilen yardımlar gibidir. Semtin en zengini, en fırsatçısı, en yalancısı kullanır. 
Kadınların eğitimden, üretim süreçlerinden uzaklaşıp kaderlerini kocasının babasının eline terk ettiğini görüyoruz. Kapılar kapanıyor. Sokağa çıkmak için ya bir tarikatın eteğine altına girmek ya da ağır ekonomik sıkıntılardan çıkmak amacıyla mecburen bir işe girmek gerekiyor. Sakat toplumsal yaşantı sakat görüşleri ve yobazlığı körüklüyor. Bu durumdan en karlı çıkanlar ucuz işçi arayanlar; bu insanların sırtından tonlarca para kaldıranlardır: Patronu, tarikatı, hemşehrisi... 
Çürüyen bir toplumda kadın-erkek kimse kategorik olarak ne suçlu ne masumdur. Sahtekarın/yalancının kadın da erkeği de var. 
Yıllar geçtikçe düzelmeyen sesinin çıkaramayan kadınların hakkını kullandırtmayan bir düzen var. Sistematik haklar budanıyor. Adalet sisteminde gerice uygulamaları hak gören sesler çıkıyor. Gittikçe durumlar daha da kötüleşiyor. Hala türbanlı bacısının hakkını arayan ama işyerine gittikleri kapalı minibüste boğulup ölen işçi kadınların hakkını sormayan muhalif var. Çünkü devir o (açık-kapalı) işçi kadınların değil; Dincilerin ve onların kıçının yalamayı seven ahmak solcuların, liberallerin devri...  
Büyükşehirde yaşayıp para kazanmanın zorluğunu gören aileler kızlarının geleceği için okuyup iş sahibi olsun istiyorlar. Çoğu dindar ama ne tarikatın yiyicisi ne partinin ne de belediyenin... Böyle insanlar görünce çok seviniyorum. 
* * *
Biz ise sokakta kadına alışmamış insanlarla yaşıyoruz. Bu durumun nasıl çözülür: Derin de yatan temel meselelere değinmeyen içi boş şamatalarla mı? Acaba türban da takarım mini etek de giyerim; benim bedenim benim kararım şımarıklığıyla mı?  Bu dar kafa Türkiye'ye baktığında bütün kadınların kendisi gibi yaşadığını düşünüyor. Birçok şekilde sıkışan çıkış bulamayan onca genç kadın ve kız var. Erkekler de dahil... 
Bakalım onlar ne yapacaklar? Belki türban veya mini etek giyerek bütün sorunlarını çözmeyi akıl edebilirler.

20 Temmuz 2017 Perşembe

"Amacımız Sosyalist İktidardır" - EMEK, 30 Mart 1970

"Amacımız Sosyalist İktidardır" - EMEK, 30 Mart 1970, Sayı 24

TİP (Türkiye İşçi Partisi, Kuruluş: 13 Şubat 1961) içinde Behice Boran ve Sadun Aren'in desteklediği Sosyalist Devrim (SD) tezini savunan dergi "Onbeş günlük Sosyalist Gazete" alt başlığı ile 26 sayı çıkmıştır.
Dergi kapaklarına buradan ulaşabilirsiniz: Emek Kapak Görselleri
Dergi arşivine buradan ulaşabilirsiniz: http://www.tustav.org/sureli-yayinlar-arsivi/emek-1969/ 
Daha sonra aylık yayınlanmıştır. Aylık dergi arşivine buradan ulaşabilirsiniz: http://www.tustav.org/sureli-yayinlar-arsivi/emek-1970-1971/

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Savaş uğruna


"...
Ferd’i düşünmekten kendimi alamıyordum. En yakın arkadaşımı yitirdiğimi biliyordum, ama tıpkı Kremmelbin ile Dr. Hoffmann’ın o günlerin mucizesi uğruna sosyalist programlarından vazgeçmeleri gibi ben de savaş uğruna ondan vazgeçtim.
..."
1902 Doğumlular,  Ernst Glaeser

Çingeneler (1931) Balaton, Macaristan


5 Temmuz 2017 Çarşamba

"Sarsılmaz bir devrimciydi. Yalnızca gerçeğe tutkundu."

Edebiyat pratiğine nasıl bakmalıyız?
İlginize göre bakarız diyerek geçebiliriz.

* * *
Kitapkurdu Özgür'ün on yıldan fazladır hep okumamızı söylediği bir kitap vardı: 1902 Doğumlular. Kitabın ilk baskısını yapan Toplum Kitabevinde de çalıştım. Elimden birçok baskısı da geçti. Heveslenmedim, almadım, okumadım. Ama Kadıköy Haydarpaşa Kitap Günleri'nde Yordam’ın kitap sergisinde görünce dayanamayıp almış oldum. Alıp başladık okumaya... Sevdim: Hem edebi dilini, hem duyarlılığını, hem de politik göndermelerini...

* * *
1914 yılının baharı ile açılan romanda ergenlik öncesi geç çocukluk dönemini yaşayan arkadaşlar arasında geçiyor her şey. Roman kahramanı anlatıcı, kadın ile erkek arasındaki sırrı çözme peşinde koşturuyor. Öbür yandan da akran grubundaki rekabeti anlatıyor. Günleri köpüğünde sırrı çözmenin uğraşı ilginç bağlanıyor.

Başta dediğim gibi kitapta ilgimi çeken şeyleri anlatayım derken kitabın özetini yazmayayım:
"Almanya sınırlarından girdiklerinde Ferd dört yaşındaydı. Babasıyla Almanca, İngilizce, Fransızca konuşabiliyordu.  
Binbaşı Almanya’ya varınca bir romantiğin kurbanı olduğunu anladı. Tokyo’da okuduğu Jean Paul'ün kitabında, özlemiyle gönlünü daraltan Almanya yoktu. Almanya'da yazlar yumuşak, aydınlık, verimli değildi artık. Düşünceler, bilimin güvenilir, büyük temellerine dayanmıyordu. Davullar dövülüyor, bağrılıyor, bağnazlık el üstünde tutuluyordu. Her şey gürültülü, taşkın, eleştirisizdi. Herkes Kayzer’in parlak sözlerle şişirdiği aydınlık geleceklere hep birlikte yürümeye hazırdı. Binbaşı’nın işçi sınıfına ilgisi yoktu. Suskunluk içinde direnen köylülere de aldırmıyordu. Gittikçe çılgınlaşan burjuvalarla dalkavuk aristokratların yüzünü görüyordu yalnız. 
O, görüp geldiği dünyanın gözlerinden bakıyordu Almanya’ya.  Ailelerde, derneklerde, toplantılarda, yollarda, basında, arabalarda, parlamentodaki söylevlerde, her yerde her şey Binbaşı’ya karşı haykırıyordu: Bizim ordumuz, bizim sanayimiz, bizim bilimimiz, bizim sanatımız, bizim kadınlarımız, bizim çocuklarımız, bizim özelliklerimiz, bizim zekamız, bizim olan ne varsa hepsi, yer yüzündekilerin en iyisidir."

Boş övünmelerin yeri göğü sardığı; dalkavuk, çıkarcı, rantçılar,  yobazlarla kurulu bir sofrayı izliyoruz. Eleştiriye kapalı, ezberi kuvvetli, özgüveni çok ve yersiz insanlarla dolu bir masa... Tek eksiği var bu masanın: "yarı gelişmiş bir burjuvazi ile birkaç profesörün saçma ideolojisine dayanarak dünyaya hükmetmeyi vaat eden" o adam. 
"O zamanlar anlamını bilerek işittiğim, Almancada bulunması daha sonraları beni öfkelendiren, tiksindiren bir söz vardı: “Yetkili olmak.” Tam dört yıl sonra, 1918 Kasım’ının puslu günlerinde, yakasına yapışılanların birçoğu, kekeleyerek, yetkili olmadıklarını bir özür gibi söylemişlerdi. Onlara inanılmıştı da."

   Türkiye'nin yaşadığı bu yıkımın sonrasında biz de "Yetki bizde değildi. Emir kuluyduk" lafını çok işiteceğiz. Belki de düşünülmesi gereken bu hülyalara kapılmış sıradan insanlar. İnançları ve özgüvenleri tam olarak felakete koşan insanlar. Kimi masum kimi küçük hesapçı:
"... “Ah sanat,” diyordu babam, “sanat yalnız seçkin kimseler içindir. Yığınlar, varlıklarının nedenini acılı yollardan kavrayabilirler.” “Sonra” diye ekliyordu, “iş bir savaşa varırsa biz kazanırız, çünkü en iyi ordu bizimki. En iyi önder, başkalarınkiyle karşılaştırılırsa, en iyi ahlak da bizim ki (....) Tanrı elbette bize yardım edecek. Çünkü ilk kurşunu onlar attı.” diyordu. ..."

 * * *
 Hitlerin son iki günü anlatan Çöküş (Der Untergang, 2004, Yön: Oliver Hirschbiegel) filmini izlediğimde de kafamda canlanan bu oldu. Dünyaya hükmedecek zavallıya hala inan sıradan insanların varlığı idi bu. Sanırım bizim de gelecekte sık karşılaşacağımız safiyane bir inanmışlık ile aldatıldıklarına asla inanmayan oydaşlar olacaktır. Buranın sonrasında filimde tartışılacak bir çok nokta var. Kimsenin ülkenin batışından Hitler'i suçlamayışı ve Nazi partisinin resmen devletin kendisi olduğunu gösteren izler. Sanırım yıkımın şiddetini artıran romanda da bahsedilen eleştirisiz inanç ve boş özgüven.

Elbette bir gün gerçekler ve neyin ne olduğu ortaya çıkıyor. Yaşam, usta ve işçilerin öncüsü Kremmelbin’i tanımlarken kullanılan şu cümle her şeyiyle anlatıyor: Sarsılmaz bir devrimciydi. Yalnızca gerçeğe tutkundu.

Uzayan savaşın zor günlerinde görünen, aldatıcı bütün sözleri; bayrakları şenlikleri silip geçiyor:
"  Önemli görevlerde bulunup da yuvalarından ayrılmayan yaşlı efendiler, yeni kazanç yolları araştırıyorlardı. Polonya’yı Belçika’yı almak istiyorlardı. Savaşın sırtından zengin olmak istiyorlardı. Babalarımızı bunun sözünü hiç etmiyordu bize. Babalarımız savaş boylarına sürülmüştü, çünkü kendilerine saldırıldığını sanmışlardı. Gene bu yüzden birleşmişlerdi. Onlar kazanç peşinde değildi bizi korumak istiyorlardı. 
  Biz savaşı büyük bir kardeşlik bilmiştik. Şimdi birdenbire kazanç aracı olduğunu bildiriyorlardı. Savaş, demek Almanya zengin olmalı, şu, kömür ocakları, şu ya da bu deniz yoları Almanya’nın olmalı demekti. 
  Bunu kavrayamıyorduk. Almanya bir işletme, savaş bir girişim, babalarımız yöneticileri evlerinde oturan bu işletmenin işçileri mi olmuştu? Kahramanlar ne zamandan beri işçilik yapmaya başlamıştı?  "

1902 Doğumlular, Ernst Glaeser
Çöküş, (Der Untergang, 2004)
Yönetmen: Oliver Hirschbiegel

Chopin - Complete Nocturnes (Brigitte Engerer)

Wuhan Köprüsü, Çin


30 Haziran 2017 Cuma

Bir alıntı


".....
İhmalyan’ın TKP’yle ilgili eleştirilerinin çoğunda haklı olduğu anlaşılıyor. Reşat Fuat ile Şefik Hüsnü’ye, ölümlerinden sonra TKP MK tarafından her türlü kara çalınıyor. İhmalyan’ın tarif ettiği MK toplantısında, çoğunluk bu kara çalmalara karşı olsa da, sonuç değişmiyor:
 
“Acı gerçek şu ki, TKP’nin tarihi, doğuşundan bugüne dek, tepedekiler arasında iktidar kavgası olagelmiştir. (...) Bu yüzden de dünyadaki komünist partilerin hepsi de az çok birşeyler yapmışken TKP hiç bir şey yapmamış, üstelik spontane (kendiliğinden) grev eylemlerini bile kendisine mal etmiş, tepede hep iktidar kavgalarıyla uğraşagelmiştir.” (s.197) 
....." 
K: http://bianet.org/biamag/yasam/187288-vartan-ihmalyan-in-yasami-ve-turkiye-komunist-parti-tarihi?

29 Haziran 2017 Perşembe

Machine Est Mon Coeur • ‘Beam of Fire’ Klibinden

Machine Est Mon Coeur •  ‘Beam of Fire’
Klip için tıkla.

Liberal Fantezi

Bad (Kötü/Kötüler) 1988
 K: http://melisaki.tumblr.com/tagged/Ashley-Bickerton
Good (İyi/İyiler) 1988
 K: http://melisaki.tumblr.com/tagged/Ashley-Bickerton
1988 yılında Ashley Bickerton adında bir zat yandaki çalışmaları hazırlamış. Üstteki örnek BAD (Kötü ya da kötüler diyelim).

BAD (Kötü/Kötüler): Kafamıza yerleştirilen '80'lerin bütün fenalıkları toplanmış: Kanser, naziler, komünistler, uyuşturucular, şeytan, mafya, zehirli canlılar, silahlar, mermiler, füzeler, nükleer tehlike, zincir, dikenli tel, sanırım bir de anarşistler var. 

KÖTÜlerde MiG uçakları (MiG-29 diyeyim) eksik kalmış. Bunu nereden anımsıyorum? TRT'de gösterilen G.I. JOE (1987)  diye bir çizgi film yayınlanıyordu. Uluslararası terörist grup olan COBRA, MiG uçaklarını kullanarak ABD'li vatan bekçilerine saldırırlardı. Ama hep kazanan "özgürlük savaşçıları" idi.

Çizgi filmin açılışında saldırının Özgürlük Heykelinde olması da çok manalıdır. Dost/düşman; iyi/kötü; yararlı/zararlı; gerçek/yalan terazilerinin topuzunun şaştığı dönemlerdi. Yeniden anımsamak için izlediğim bölümler arasından şu bölümü paylaşmak istedim: Cobra's Economic Recovery Plan (Kobra'nın Ekonomiyi Geliştirme Planı).

GOOD (İyi/iyiler): Özgür dünya tarafı devletler, (Suudi Arabistan'ı görünce hep gülüyorum), cennet, haç, suşi, davut yıldızı, abd, pentegon, markalar, eğlence, plaj, müzik, olimpiyat, BM (tarafını seçmiş görünüyor), adalet, ve hepsi yeni... Yazarken içim sıkıldı. Biliyorum çok vasat altı ve değersiz bu şeyleri niye koyduğumu düşünüyorsunuz? Döneminde ve sonrasında bu iki çalışmada işlenen şeyler her vasat ve altı kişinin kafasındaki düşünce idi. Piyasa severlik ve sosyalizme nefret...

* * *
'80'ler, Sovyetlerin güçten düştüğü zamanlardı. '80 sonları 90'larda (ve hala) bazı gazeteciler bir şeyin fenalığının anlatmak isterken kıyasını; Sovyetler Birliği ve Sovyet yayınlarını örnek vererek anlatmayı severlerdi. Bu gazetecilere göre: Batı gazeteleri özgürlüğün ve her tür sansürün düşmanıydılar. "ABD ve Avrupa basını yönlendirilmezdi; çünkü devletten ve sermayeden bağımsız yayın kuruluşları idiler". Biz de buna inanmalıydık. Bilemiyorum, son yıllarda yapılan çarpıtılmış Suriye haberlerine şahit olup kimler hala buna inanıyor?

Bu yazar/çizer/gazeteci/hoca/akil adam ve kadınlar sanki ABD merkezlerinde büyülenmişlerdi. Türkiye'den onun "özgün" döneminden ve "bağımsız" çizgisinden ya haberleri yoktu ya da buna düşmandılar. Ağızlarının suyu aka aka izledikleri ABD ile kaderi her şeyi ortaklaştırmak istiyorlardı. Kimi Abd'den yazmayı, kimi oradan program yapmayı sürdürüyor. Çökmüş bir hayalin içinde çırpınıyorlar. Doğululuğun en kötü yanı süs ve zenginlik karşında dilini yutmasıdır. İki kuruşluk ikram karşısında yalakalar türetmesidir. 

Gericiliğin bu tür yükselişinde arkasındaki bu ABD ve medya desteğini görmemezlik büyük aymazlık olur. Ama artık insanların dincilerin ortadoğuya dökülen kibrit suyu olduğunu daha iyi görüyor. 

Liberal fantazi çokuluslu şirketlerin, emperyalist devletlerin, kabile devletçiklerinin gül gibi anlaşıp ticaret yaptığı dünyanın ifadesi idi. Bu fanteziye karşı her hangi bir başkaldırışı; aydınlanmacı/modernist/tektip suçlamasıyla yok etmeye çalıştılar. Liberal fantezi insanın ağır çaresizliğini kabul edip bunun kremasını yeme çabasıdır. Onun elinde güçsüzlerin güçsüz olmalarının sebebi vardır ve bu bozulmamalıdır. Her türlü değişim, devrim kötüdür. Her türlü midesizlik, öngörüsüzlük sonuna kadar övülür ve savunulur. 
K: https://twitter.com/doyouCmenao/status/880072818909523968

Başka bir dünyada yaşayabilecekken bu kuyunun içine düştüğümüzü düşünüyorum. Geçmişin köhne her tür mirasının övüldüğü, insani gelişmenin diz çöktüğü ve her tür rantın kutsandığı bir kuyu burası: Akıl, sanat, bilim ve saygı yok.

Bir Milyon Yıl İçin Perülüt (1933) Lynd Ward


Lynd Ward - Wood Engraving for “Prelude to a Million Years” 1933

26 Haziran 2017 Pazartesi

Hangi font benim

Tarzı farklı farklı olan insanlarız. Eğitim seviyesi, sınıfı, yerleştiği yer ne olursa olsun mecburi işleri dışında ilgileri olan insanların tarzları farklı farklıdır. Bundan, sonunda maddi kazanç dışında ruhsal tatmin bekleyen insanları kast ediyorum. Yeniden yeniden bunu vurgulayayım istiyorum.

Kimi, mesela, işine odaklanır. Yürür gider. Ooo, bir bakarsınız bayağı yol almış adam/kadın...

Kimi, mesela, heveslidir de geçicidir bunlar. Her şey heveste kalır. Konuşurken ağzı heves kokar.

Kimi heveskarlar işe girişir. Belki biraz, belki birazdan çok ilerlemişlerdir heves ettiklerinde ama sonu bir vardığı yer olmamıştır. Bir yere bağlayamamıştır hevesin ipini. Hepimiz fotoğrafçı olacaktık üniversitede geriye ne kaldı acaba? (Evet, hala siyah-beyaz panoramik fotoğraflar; insanları, insan yüzlerini çekmek istiyorum.)

Kimileri işlerinde iyidirler. İyi olacaktırlar da bir kesinti olur. Belki de  yaşamın kötü oyunları kişiyi hevesinden koparmıştır.  Onlar, çocuklarına yarım bırakılmış, bitirilmemiş; hatta başlanılmamış işlerin, malzemelerin, araç-gerecin, yarım çalışmaların dolu olduğu kutular, bavullar bırakır. Bir şekilde tamamlanmamış işlerler tamamlanmışlar. (Belki o kötü oyunda koparılan nefesidir.) Eldekileri, (bir zamanlar o hevesli insanın elindekiler) başkalarınca erozyona uğratılır. Geride birkaç hatıra kalır. Elinde kalan hatıralara bakanlar için acıdır.

Şöyle de düşünmüyor değilim. Aslında geçici filan değildir hevesler. İlgiler dağınıktır. Her biri bir dağda gezerek toplanmıştır. Kişi bile bazen nereden olduğunu ne yaptığının farkında değildir. Eve döndüğünde bile anlamaz ne yaptığını aradan yıllar geçmelidir.

* * 
İlk internete bağlamam 1999 yılında olmuştu. Bilgisayarda öğrendiğim ilk dört şey:
1- Bilgisayarı açmak.
2- Kopyalamak
3- Yapıştırmak
4- Bilgisayarı kapatmak.

Bir kaç ay içinden telefon üzerinden İnternete bağlanmayı çözdüm. (Dial-up/çevirmeli ağ deniyordu.) Bilgisayarda yüklü "vahşi batı" müzikleri ve geçemediğim bir oyunla uğraşıp durdum. O zaman Windows 98'e ekli gelen bir chat programı vardı. Karikatür kareleri gibi hazırlanmış ve yazılanların baloncuklardan görüldüğü bir chat programıydı. Bursalı bir kız, bir oğlan ve ben konuşmuştum. Yıllar sonra bulduğum bu kayıtları okuduğumda aslında çok da bir şey konuşmadığımızı ama hepimizin çekingen olduğunu görmüştüm.

Öğrenme hızı şimdi düşündüğümde inanılmazdı. Üniversitede habire afişler hazırlayıp bir yerler asılması, el ilanları bunların düzenlenmesi vs. Bende bir ilgiliyi arttırdı: Fontlar... Bir ton font vardı ama nedense en güzellerinin elimizde olmadığını düşünürdüm.

* *
Sanırım bu merakım sonucu 16 bin üzerine font biriktirdim. Gecelerce... İnsanlar ne kadar saçma şeylerle zaman geçiriyorsa ben de o kadar saçma bir şeyle zaman harcıyordum. (Demo, sevimsiz ve bozuk fontları silince geriye 3 bin kadarı kaldı.)

Font biriktirirken fontları Türkçeleştirmeyi öğrendim. Bunun için gerekli programları ve "crack"lerini indirdim. Türkçe karakter kodlarını öğrendim. (Aklımda kalan c=c'dir ç=ccedilla'dır. Cedilla kuyruklu harfleri ifade ediyordu. Ş=scedilla'dır.) Türkçeleştirdiğim bazı fontlar uzun süre kullanıldı. (Afişlerde) Hala kullanan var mıdır bilmiyorum.

* * 
Bu uğraş etraftaki font ailelerini görmeme çok yardımcı oldu. Mesela afişte en iyi font ailesi FUTURA'dır. O günler (2003-2004) AKBANK'ın afişlerinde Alman DIN'i kullandığını anımsıyorum. DIN sonraki zamanda Türkiye'de kullananın kalmadığı bir font oldu. Cemaat yayınları bu tür vitrin dizmelere özendiği için onların da çok sevdiği bir fonttu. Şimdi uğraşamayacağım başlık... Kullanılan font ailesi, tasarım yayının kimden çıktığını isimlerden daha çok gösterir. Künyeye bakmak bile gerekmez.

Bir süre sonra ilgim içerik ile biçim algımda saçma bir dengesizliğin doğduğunu fark ettim. İçerik yoktu; Türkiye'de çoğu şeyin içeriğini iyi düzenlenmiş (taklit demeliyim) biçimle örtülüyordu. Özellikle dini grupların yayınları bildiğiniz en boş içeriğe sahip olup en modern görünümle sunuluyordu. Bu nedenle ya kısa sürede batıyorlardı ya da zaten güzel görünen ama okunmayan yayınlara dönüyorlardı. Bunu sevinerek izledim. Modern sosa bulanmış köhnelik yemiyordu. Oysa biçimin hala en belirgin karar verdiricilerden olduğunu özellikle kendini laik cephede görenlerin "modernliğin" altından çıkan köhneliğe şaşırmalarından gördüm.

**
Biçim önemlidir. Ama uzun yol yürüyeceksiniz içerik daha da önemlidir. İçeriğin estetik bir sunumunu istemek kötü olmamalı. Şunu da bilmeli parayı verdiniz mi görüntü de her şey mükemmel hazırlanır.

**
Bunlar nereden aklıma geldi. 2012 Şubat'ında (Karşılaştığım tarihi ilk baskısına göre yazmadım. O günü anımsadığım için yazdım.) Taksim'de karşılaştığım ama ancak alıp okuduğum: TAM BENİM TİPİM* kitabından sonraya bir köşeye yazayım dedim. 
Kitabın yazarıSimon Garfield (Çeviri: Sabri Gürses) 


*http://www.domingo.com.tr/?products=tam-benim-tipim


***

1 Haziran 2017 Perşembe

Fırsatçılık

Ne kadar yıl uzundur bilemiyorum. Göreceli bir şey bu zaman. Onu nasıl algıladığımız da... Yine de 10-15 yıl az uz değil diyebiliriz bir insan ömründe. Öyleyse 15 yıl yada 37 yıl hiç de azımsanacak bir zaman dilimi değil.

İnsan bilimleri ülkemizde sıkıntılı desem çok yavan bir söz olurdu. Şöyle de sorabiliriz: Bu ülkenin her çeşit insanını, davranış ve tutumlarını eni-konu ne açıklar. Bilimler, disiplinler, sanat demiyorum; ummadığım ya da az ihtimal verdiğim şeyler de olabilir. Ne?

Yukarıda bahsettiğim sürede neler olmuş olabilir? Bu sürede insanlar nereden nereye sürüklenmişlerdir? Kimi kurtlan birlik olup kuzuyu yemiş sonrada koyunla birlik olup kuzuya ağlaşmıştır. Belki önce ağladı da sonra yedi. Bu açıklamasını arzuladığım durumları en iyi anlatan kavramlardan biri ne olabilir?

Bilemiyoruz. Kimin eli kimin cebinde? Kim kiminle ne tür bir ittifak kurdu, kim elendi? 

* * *
Sivil toplum, düşüncesi gelip sarıyor bir ara. Çözümü orada görüyorum. Ama bu sivil toplumun şartları var: bilinç, politika ve bunları sürdürmek için örgütlülük. Çünkü zamanın ertici etkisine karşı ancak bunlar sivil toplumu yaşatabilir: Devlete, bürokrasiye karşı da tek çare...

* * *
Niye bunları diyorum. Yukarıdan gelen yok edici etkinin dışında her yanımızı saran bir durum var: Fırsatçılık. Bunu hiçbir politik gücün yıkma olanağı yok. Çünkü o kadar etle tırnak bir durum ki içinden çıkılamıyor. Her yerden türüyor. Her şekilde yaşıyor ve yaşatılıyor. Nasıl bir şeydir, nasıl yok edilir bilemiyorum.

* * *
İktidar partisi veya Fetullahçılar ile zamanında fırsatçı ilişkiler kurmuş insanların bu günkü muhalif tutumu tek bana mı sıkıcı geliyor?

* * *
Soru bu: Fırsatçılık nedir? Bunu yaşatan, üreten nasıl ilişkilerdir?

2. Dünya Savaşında vurulmuş bir Abd askeri (1944) Almanya. F: Robert Capa

Alman keskin nişancı tarafından öldürülmüş Abd askeri. Leipzeig, Almanya. 18 Nisan 1945.  Fotoğraf: Robert Capa

28 Mayıs 2017 Pazar

En etkileyici çöküş ideolojik olandır

Tarihi değişimleri görebilmek için neleri takip etmeli? Mesela ekmek ve un fiyatını, patates fiyatını, et fiyatını, domates fiyatını vs. 
"Arka odalarda" dönen işlere dair kimi şeylerin önümüzdeki kalabalıkta apaçık göründüğünü düşünüyorum. Ama o görünen bu kalabalıkta nedir? 
Bu, bir nevi ipucu yakalama uğraşı: haberleri okumak ayrıntıları bulmaya çalışmak. Başka bir olanak ise olur olmaz ipuçların bilinçli-bilinçsiz; zorunlu ya da gönüllü ortada gezmesi lazım. 
Bazen, insan aklına düşüyor. Gittiğimiz yönü kestirmeyi zorlaştıran, acaba baştakilerin de nereye gideceklerini bilmemeleri olabilir mi? Duruma göre yol mu belirlenecek? 
Her şekilde sert bir dalga sandala vuracak gibi mi beklesek; bir yaz sıcağı, bunaltıcı bir sıcak görecek gibi mi olsak? Bilinmez. Sis de çökebilir. 
Sonunda olacakların bir ideolojik çöküşle devam edeceğini söyleyebiliriz. Devletin dayandığı karmaşık ideolojik ayaklar çökebilir. Ya da bu ayakları ele geçirmeye çalışan Yağmacı-İslamcı-Paragöz ideoloji de... 
En etkileyici çöküş ideolojik olandır: El, beden, gövde yerindedir de onu tutacak hareket ettirecek fer uçmuştur. Zamanla dağılır her şey. İçten içe yanan kömür gibi... 
Çöküşünle, arkandan teneke çalarlar. Sosyalizmin SSCB'nin arkasından sol-sağ herkes çaldı: kapitalist, liberal, faşist, sağcı, dinci, maoist, troçkist, sosyal demokrat... Ama bir süre sonra onlar da gidemedi. gidecek yol da çözüldü.
İslamcıların ideolojik çöküşü nasıl olur? 
Bu çöküşe sevinmemek taraftarıyım. Çünkü bu çöküş sevinilecek değil; birçok paradigmanın terk edilip yenilerinin kurulmasını zorunlu kılacaktır. Yani daha çok iş isteyecektir. Çünkü boşalan siyaset arenasında bir başına kalan yığınları kapsamak gerekecektir. 
Yine de bu devirde yaşadığıma seviniyorum içten. Sebebi kötülük sevgim değil. Kötülüğün çözülüşünü göreceğime inancım.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Düğün


27 ocak 1977 - Davulalan Köyü / Yıldızeli - Sivas 
Kadınlı erkekli türkülerini söylüyorlar. İnsanın geçmiş karanlığından; ölümden, savaştan, katliamdan; acıdan, mutluluktan geriye kalanlar... İnsanın varlığının "ilk" ayak izleri gibi... 

Ek öneri:
Bellek nasıl korunur -> https://belirtiler.blogspot.com.tr/2013/05/bellek-nasl-korunuraktarlr.html 

12 Mayıs 2017 Cuma

Bülent Ecevit

Bülent Ecevit, az bildiğimiz siyasi bir figür. Benim de az bildiğim bir lider. Okunmayı bekleyen kimi kitaplar var hakkında.(Öteki Dsp, Dsp Olayı...) Bildiklerimle, bu yazıyı yazıyorum. Eksik-yanlışlar olabilir.
Bilemiyorum, Türkiye yakın tarihini öyle ya da böyle takip eden kaç kişi şu soruyu sormuştur: 12 Eylül Darbesi'den sonra Bülent Ecevit neden Chp'ye katılmak yerine kendine ayrı bir parti kurmuştur? 
Soru'nun kaynağına sebep düşüncem; Chp ile Bülent Ecevit'in büyük bir çıkış yakalayabileceğine inanmamdı. Siyasetle ilk tanıştığında insanların aklında beliren ve olması gerekene dair naif düşünceler olur. Böyle görmek gerekir bu düşüncemi de. 
1999 seçimlerinde dönemine göre tek başına yüzde 22 civarı bir oy alan partinin başkanıydı Bülent Ecevit. Partisi DSP idi. Ama ortada Chp benzeri bir parti de yoktu. Bununla birlikte parti içi tartışmaları da Chp kadar basına yansımıyordu. (Hastalığı iyice ilerleyene kadar...) Sanki Dsp diye bir parti yoktu. Vardı, ama bildiğimiz partiler gibi değildi. Aile şirketine daha çok benziyordu. 
* * *
Bir zamanlar Chp'yi şahlandıran Bülent Ecevit ile parti arasında yolları neyin ayırdığı zamanla görülüyor. 
Bülent Ecevit 12 eylül öncesi yakaladığı popülarite ve güçle, yılların Chp'si içinde hareketinin sınırlandığını düşünüyor olmalıydı. Geldiği noktada Ecevit'in Chp'ye ihtiyacı yoktu. Ecevit'in kendi partisini kurmaya iten istediğini söyleme ve hareket etme yeteneği kazanmaktı. Zaten toplumda bilindik biriydi. Taraftarları da vardı. 
Ecevit örgütte değil siyasi arenada olmalıydı. Ecevit'in partililere (belli bir program etrafından bir araya gelen gönüllü insanlara) değil Ecevitçilere (liderin söz ve eyleminin tek geçerli program/buyruk olduğunu kabul edenlere)  ihtiyacı vardı. Bu örgüt için yeterliydi. Şirketin sadık elemanları neyse Ecevitçiler de onlardı. 
Kimse sultandan güçlü değildi. Sıradan insanlar sultanın atadıklarına bağlı değildir. Çünkü bağlı oldukları bir sultan vardı. 
* * *
Bugünler, Türkiye siyaset sahnesinde olan nedir derseniz. Sultanın, ayak bağı gördüğü bütün kurumlardan kurtulma çabasıdır. Bundan, kimi ideallerin toptan terk edileceği anlaşılmasın. Sadece o idealler sultana göre tıraşlanacak, yeniden tanımlanacaktır. 
Böyle zamanlar, ruhu gereği en az yasa/kural ister. Kemikler kırılır, kıkırdak yapılar oluşur. Sultan, günü geldiğinde onları da kıracaktır. Peki neden bu olur? Meclis, koalisyon, yenilgiler, başarılar sürekli olarak yöneticileri yeniler. Bu meşruiyet kaynağıdır. Oysa, bu kadar koltukta oturursanız belli yıl dilimlerinde bir revizyon kaçınılmazdır. Çünkü o koltukta oturmaya devam etmek istersiniz: birilerinin kafası/umudu da gidecektir. Bu da sultanın meşruiyet yoludur.
* * * 
Niccolò Machiavelli ne demiş: 
"Bir prensin ve emir kullarının yönettiği devletlerde en büyük yetki prenstedir; çünkü ülkede ondan daha güçlü kimse yoktur bir başkasına da itaat edilmesi, onun prensin bakanı ya da görevlisi olmasındadır, bu kişiye özel bir sevgi beslenmez. (...) Türk'ün bütün monarşisi bir senyör tarafından yönetilir; ötekiler onun kullarıdır; krallığını Sancaklara bölmüş olup, oraya çeşitli yöneticiler gönderir ve bunları canı istediğinde değiştirir, yerlerine başkalarını atar. (...) Türk'ün devletini ele geçirmenin zor ama ele geçirdikten sonra elde tutmanın çok kolay olduğunu görür."

Prens (Il Principe) (yazım 1513/1532) 
Carrie Fisher, sahnedeki annesini izliyor. Riviera Hotel, Las vegas, 1963.

Bizler de bir sahneyi izliyoruz. Ama seyirci de değiliz. Kim olabiliriz acaba?

* Bülen Ecevit'in iktidar hırsı ve bunu kimseyle paylaşmak istemeyişi çok zavallıca gelebilir. Oysa benzeştikleri arasında günümüzde daha zavallıca olanları görüyoruz. Yine de, kişilerdeki böyle bir benzeşmeden; her birinde aynı sonucun çıkacağını düşünmek aklın salaklığı olur. 

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Amasya Elması ve Siirt Fıstığı

1.
Ortaokul yıllarında iki yaz tatilinde ve bir kış da haftasonları Aşağı Ayrancı'da bir markette çalıştım. 
Ağırlıklı kuruyemiş-tekel(sigara-alkol) satardık. Bir çok çocuk işçiye göre işim kolaydı. Günde 12 saat çalışsam bile hafta da bir iznim vardı. Gün boyu sipariş getirir götürür; gelen malları indirir çıkarır; tezgahları kontrol ederdim. İşi öğrendikçe satış da yaptım; ekmek arası sandviç de hazırladım. Sanırım orada siparişe gittiğim, satış yaptığım insanlar hakkında çok ayrıntı birikti. Komşu esnaflar da dahil. 
2.
Her çalıştığım işte fark ettiğim bir şeyler olur. Garson, tezgahtar, servis elemanlarının çalıştığı yerlere bakın rahat oturmayı geçtim biraz dinlenecekleri kadar oturmaya uygun bir yer yoktur. Bazen yaptığım işleri düşündüğümde aklıma hep o oturmak özlemi gelir. Susayıp su içme isteğine benzer. "Ah biraz otursam" dersiniz. Bunu markette kısmen çözsem de garsonluk yaptığım bir yerde çok hissettim. 
Hala gömlek-ayakkabı filan alacağım yerlerde çalışanların oturacağı yerlerin olmayışı beni sıkar. O günlerdeki sıkıntıyı hissederim. Mağazanın dinamik görünmesi için oturacak bir yer yoktur. Oturtmuyorsun bari az saat çalıştırın be! 
Bununla birlikte iş, işçilik, iş yerlerine dair birçok ayrıntı yığıldı. Bunlar da başka zamanlara kalsın. 
3.
Çalıştığım market ölüyordu. Kahraman bakkal; bir zamanların para makinesi olduğu düşünülen bakkalcılık bitiyordu. Görünen "işibilmeyenler" batıyor; "işibilenler" ise yerini sağlamlaştırıyordu. 
4.
Çalıştığım muhit, TRT-Milliyet-Elçilikler bölgesi olan Aşağı Ayrancı da ölüyordu. TRT, Or-an'a taşınmıştı. Artık İstanbul'un ağırlığı kabul görmüştü. Şimdi baktığımda 80 sonrası kültürel ve entellektüel merkezin İstanbul'da tekelleşmeye gittiğini gösteriyor. Bu, Ankara belediye başkanlığının değişmesi ile de hızlandı. Tanınmış kişilerin, gazeteci ve trt çalışanlarının buluştuğu meyhaneler boşalmıştı. 
5.
Markete kuruyemişleri aldığımız bir dağıtımcı vardı. İslamcı, bir gruptular; sonradan küçük kuruyemiş marketleri de açtılar. Peşin çalışırlardı. İş sahibi, patronun asker arkadaşı olduğu için birkaç aylık vade için faiz önermişti. Enflasyon yüksekti. Onlar faiz haram deyip marka çevirmişlerdi parayı. Zamanı gelince paranın karşılığı TL'yi almışlardı. Faizle önerilen paranın aynısıydı.
6.
O dönemler Antep fıstığı müstakbeldi. Oysa, tadını çok sevdiğim tombik Siirt fıstıklarının değeri-itibarı çok düşüktü. Siirt fıtığını Ulus'ta ve itfaiye meydanı çevresindeki tezgahlardan alırdım. Bu kadar leziz olup bu kadar değersiz olmasını anlamıyordum. 
Bir diğeri Amasya elmasıydı. Küçük katur kutur yenen bu elmalar pazarlarda çok ucuza satılırdı. Cidden bunu anlamazdım. Eve kilolarca alırdık. 
Aradan uzun bir süre geçtikten sonra beklentim gerçekleşti. Ekonomi mezunu değilim ama verilen emek değişmediği sürece malın fiyatı kalıcı bir değişime uğramaz. Enflasyon ne olursa olsun emtialar arasındaki fiyat aralıkları belli bir dengede kalır. Hele tersine değişimler çok nadir olur. Ama Siirt fıstığı ve Amasya elmasının fiyatları bir daha eski günlerine dönmedi. Şu an en pahalı yerli elmalardan biri Amasya elması oldu. Siirt fıstığı ile Antep fıstığında ise satış dengesi tersine döndü. Ayrıca, Siirt fıstığı seyyar satıcı tezgahlarından çıkıp kuruyemişçilerin baş köşesini kaptı. 
* * *
Evet, bu saçma şeyler gelip duruyor insanın aklına...

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Balinanın Evrimi

Ritmi ve dengesi bozulan bir ülkedeyiz. Aslında çoktan beri bir sapma görülüyordu. Hem bizde hem diğerlerinde... Bizdeki yeni değil elbet, ilginç olan diğer ülkelerin de aynı yöne gittiğini fark etmemiz. 
Herkes yaşıyor. Bu gidişat, tabiyatı faydacı tipin yükselişini gösterirken çıkar için her şeyi yapan bir toplam bütün meydanlarda çığırıyor. Taşları oynatıyor. Bunlarla birlikte her biri nadide örnekler olduğunu düşündüğüm genç-yaşlı insana da tanık oluyoruz. 
Günlerdir; aylar yıllardır; hepsi arkası yarın merakı içinde geçen bir kara ütopya dizisindeyiz. Hukuk ve kural "sol"un eseriymiş. Bunun katlini izliyoruz. 
Uluslararası hukuk emperyalizme engel (Sovyet eseri); iç hukuk (aydınlanma ve mücadelenin eseri) sermayeye ve dincilere engel oldu. 
Beyaz-mavi; genç-yaşlı; kadın-erkek; Kürt-Türk... Hukukun yıkıldığı adaletsiz bir dünyanın vahim sonuçlarını sezinliyoruz. 
Hala küçük balık sürüleri gibiyiz. Çünkü bir balinanın bütünlüğüne şimdilik kavuşamadık. 
Görüşlerin netleşmediği; nelerin olup bittiğinin, ne istediğimizin önüne geçtiği bir zamandayız. İzleyici oyun kuramaz; oyuna kazanamaz. 
Büyük iddiaları halk şişirir. Yalanları medya ihya eder. Çarpışma olmaz, yalanın gücü yoktur. Duruma uydurulmuş kılıftır. 
Varolmadığımız düşüncelerin olgunlaşıp ellerimize düştüğü zamanlardayız. Dağılmaktan, hukuksuzluktan bizi koruyacak tek şeyimiz bu: bellek. 
İşinde gücünde bu dünyayı var eden; zengini zengin, fakiri fakir kılan biziz. 
Bazen sabır en büyük silahtır. 
Bazen kötü adamlar yıkamayacağımız orduların başında insanlara zulmederler. Akılsızlar, yıkarken kurmayı; zulmederken sevilmeyi başaramazlar. Bir zamanlar yoksul mahallesinde planlanmış gösteriler izledik. Artık iş yapmıyor. 
Tarih, siyaset geçmişte benzedikleri ile anlatılabilir; oysa benzemeyen yönlerini bulmalı. 
Toplum yönlendirmeye/oluşturulmaya açık hassasiyetlerine göre liderlikler oluşur. Liderler türer. Hassasiyetlere göre seçilen liderlerin tutumları da yeni hassasiyetlere sebep olur. 
"Şu an bu treni biz götürüyoruz", diyenler var. Oysa, rayların gittiği yerler belli ve yoldan çıkartmanın bedeli yüksek. Hem iyi hem kötü... 
Bazı şeyleri bizim yaptığımızı söyleriz. Aslında "bizim" katkımız başkalarının açtığı çukur doldurmak gibidir. Başkalarının çizdiği yolu gitmek gibidir. Yine de "biz" yaptık/eyledik deriz. En çok çaresiz liderler "biz" der. 
Hırçın insanın çaresi yoktu. Sade insanın kavgası. Karışa karışa yeni insan olur. 
Üzülecek ne çok şey var demeyin lütfen. Daha büyük felaketler var. Onlara izin vermeyelim. 
Naif, sıradan, saçma-salak insanlar... Devrimi de onlar yapar. Aklı yeten ama yüreği yetmeyen hep güçlüyü anlar ve sever.  
Güzel günler, iş sonrası pikniğe giden insanlarındır: Bedelini halkın ödediği lüksün içinde yaşayanların değil. 
Büyük şeyler değil olması gerekenler; sadece irili ufaklı büyük yürekler ister. Kahramanları bilmeyiz önceden sadece bi' aradalığımız var. 
Gece ve gündüz; karanlık ve aydınlık; bunlar bu devrin ikilemleri değil. Sudan var gücüyle çıkmaya çalışan bir balinaya atılan zıpkınlar bunlar. Gücüne akıl lazım. 
Bir zamanlar, sıradan üreten insan yücelmişti. Yeniden ne'liği fark edeceği bir zaman olacak mı?