27 Nisan 2017 Perşembe

"Lokantamızda Prens ve Prensesler Daima Taze ve Bol Masal Sosu ile Sunulur."

Kitap, Yunan toplumunda kadın, cinsellik, ahlak, evlilik düşüncesi hakkında yazarın uzun bir "önsöz"ü ile başlıyor. Gayet derdini anlatan bir yazı ama "sonsöz" olsaymış. 
Kitap'ta biri uzun üç öykü var. 2. Dünya Savaşı sonrası Yunan toplumuna taşra-şehir ilişkisi, zenginlik, soyluluk ve ahlak üzerine yazılmış öyküler. 
Kitap, toplu aldıklarım içinden çıktı. Bu kitabı, kelepir kitaplarda çok görmüştüm. Niye şimdi okudum? Çevirmeni. Kitaplarını okuduğum bir yazardı. 
Kriton Dinçmen, Türkiyeli Rum bir yazar, çevirmen ve psikiyatrist. Çevirmen olarak Kitap'ta adını görünce okuyalım dedim. Güzel bir çeviri... 
Kitap niye kelepir düşmüş derseniz. - Baskı kalitesi okumayı zorlaştırıyor - Önsözün samimiyeti rahatsız etmiş olabilir. - Pazarlama hatası olabilir.
- Yazım ve noktalama yanlışları düzeltilip önsöz sonsöze taşındı mı, çok güzel olur. Yeniden basılabilir.
"Lokantamızda Prens ve Prensesler Daima Taze ve Bol Masal Sosu ile Sunulur."
Lili ZOGRAFU 
Çeviren: Kriton DİNÇMEN
1. Baskı, 1990, Mitos

26 Nisan 2017 Çarşamba

15 Nisan 2017 Cumartesi

"şu Türkiye kadar selam söyle"

- Annem uzaktaki çocuklarına, sevdiklerine selam gönderirken "şu Türkiye kadar selam söyle" derdi. bildiği, en büyük ölçü buydu. 

gece yolculuklarında şehirlerin, kasaba, köylerin yanında geçersiniz. Türkiye'nin büyük bir ülke olduğunu o anlar hissederim. sayılamayacak pencereden ışıklar yayılır, sokak lambaları ile boş sokaklar görülür. hesap edilemez insan ve hikaye demektir. gündüz bu kadar görülmez. gece görülür ki büyüktür. 
siyasi mücadelede yarın devrim olacak düşüncesine hiç sahip olamadım. çünkü Türkiye'nin büyüklüğü eziyordu. daha çok bir şeyin taşıyıcısıyız. yine de "nasıl olabilir"i Gezi'de gördüm. 
Türkiye büyük; herkese büyük... kolay lokma değil, boğazına takılır boğar adamı.


14 Nisan 2017 Cuma

Gaewern Slate Madeni (1970) Robin Friend

Gaewern Slate Mine (Abandoned in 1970) — Robin Friend

13 Nisan 2017 Perşembe

Çakışma

Evet, Hayır! Referandumunun son haftası, sokaklarda "bilbord"lar (bunun kolay söylenir Türkçe bir karşılığı olmalı) dev panolar diyelim, malum zatın fotoğrafları ile dolu. Başka kimse yok. Bu önceki seçimlerde de oldu; ama bu sefer neden bu kadar dikkatimi çekti?

Bu referandumda, bir parti ve karşısında bir küme/cephe seçime gidiyor. Bunun bir etkisi var. Evet'te bir genel seçim havası var. Hayır tarafında bir referandum havası sürüyor. Buna bakarak "evet" bir ölüm-kalım mücadelesidir diyebilir miyiz? Dev panolar bundan mı gözüme batıyor?

* * *
2002 öncesi seçimleri anımsayanlar, hiç kimsenin tek başına bu panoları ele geçiremediğini bilir. Ama anımsadığım kimi örnekler var: Uzanmış kolu ile muallak bir yeri gösteren Tansu Çillerli "Türkiyem İleri" panolarını anımsıyorum. 1990'ların ortası olmalı. Ama bu da seçim haftası değildi. (95 Sonbaharı olabilir. Seçim 24 Aralık 95'te olmuştu.) Melih Gökçek'in her seçim öncesi ve sonrası işgal ettiği panolar vardı, yereldi. Böyle belli belirsiz örnekler. 

* * *
Peki neyi anlatmak istiyorum?

Türkiye'de reklamcılık "piarı" ile siyasetçi buluşmasının ilk örneği Turgut Özal oldu. İkinci örneği Genç Parti ve Cem Uzan'dır. Bu girişimi, bir çok karanlık işi olan ailesinin Türkiye'de sonunu getirdi.  Ama seçime giderken bir kişi/partinin son hafta bütün panoların doldurulmasını ilk kez 2002'de gördüm.

Seçim çalışmasının son haftasına girdiğimizde Cebeci Kampüsünden çıkıp Mamak-Tuzluçayır'a seçim çalışmasına gidiyorduk. Abidinpaşa'ya çıkarken görmüştüm. Bütün panolarda bir yıl önce kurulan Akp reklamları ile doluydu. Bu gücü nasıl bulduklarını anlamamıştım. Arkasında emperyalist-liberal-sermaye desteğini çok görmemişim. Aynı zamanda TV, gazetelerde reklamlarıyla dolmuştu. Son hafta, bir nevi "guerilla marketing" adına "pat pat" reklamlar girmişti.

Yaz tatili taşrada satış yapan arkadaşın güzel bir siyasi tespiti vardı (onun mu tam emin de değilim): Kahvehanelerde tartışılan en sol parti Anap, demişti. İşte o taşra, Akp'ye desteğini vermişti. Reklamlar ise yeni bir ürün, paketi açılmamış hediye gibi ilgi çekmişti. Yüzde 21'in başarılı sayıldığı bir zamanda yüzde 34 ile çıkıp geldi Akp. Ertesi gün, ağlayan Chp sempatizanı arkadaşı teskin etmek de bize kaldı.

Gerçek, zor kabul edildi. Azdık. Daha kötüsü, o günler ve sonraki on yıl politik gücümüz daha da azdı. Bütün medya ya susuyordu ya da gerçekleri işine gelecek şekilde çarpıtarak yayınlıyordu. Hepimiz yalancı bir havanın esiriydik.

* * *
Kafamda çakışan işte bu panolar. 15 yıl sonra o günlere geri götürdü. Oysa insanların iktidar lehine politik tutabilmek adına yapılan seçim tekrarlarında aklıma gelmemişti, bu çakışma.

* * *
Bugünleri ezberlerindeki tarihe uydurmaya çalışan akademisyenler değil; bizler gerçeği/olacakları gördük. Bazen geç kaldık, tam bilince çıkaramadık belki, ama tuş ta olmadık. Bugünün, "dünya tarihinde" özgün bir dönem olduğunu da yine bizler göreceğiz: Reel politikler.

7 Nisan 2017 Cuma

Bir Nisan Günü Hakkında Notlar

1.
Burjuva demokratik mekanizmanın ve şu güne kadar bilinen en katılımcı yönetimlerin dayanağı görülen parlamentonun (meclisin) fiili feshi için Evet/Hayır'lı günler geçiriyoruz.

2.
Evet, çıkarcılar birliği ile sürerken... Hayır'da ise birbirine benzemektense araçta kısmen ortaklaşan bir cephe oluştu. Bu cepheyi oluşturanlar çoğu kalıplaşmış siyaseti baştan aşağı yardı: milliyetçiler, islamcılar, kürtler... Bu süreçte doğası gereği sol/sosyal demokratlar yekpare kaldı. Bu yekparelik her konuda olmasa da...

3.
Genelde seçime bir hafta on gün kala sonuçlar sezinleniyor. Bazı şeyler kesin olmasa da belli belirsiz malum oluyor. Neden acaba? İşin şakası bir yana seçimlere giderken malum olan son haftalarda siyasal-tarihsel hatların daha belirginleşmesidir. Bu referandum gidişindeki belirsizlik sebebi bu tarihsel hatlardaki yarılmadır. Ayrıca propaganda olanağının yarattığı köpük algıdır.

4.
Sol/sosyalistler için her seçim ne alırsan al bir yenilgi... Bilindik partilerin çok yorulmadan gösterdiği başarıların çok uzağında kalırsınız. Siyasi mücadele gereği söylemek ve umut vermek zorunda olduğunuz mesajlardan dolayı gereksiz polemiklere dalarsınız. Kaç kişi bunu görmezlikten gelebilir?

2002 seçimlerinde yarım milyon oy bekleyen Cem'e (toprağı bol olsun) "eğer yüz bini geçersek sokağa çıkar dansöz gibi dans ederim" demiştim. Niye bunu demiştim, saçma... Ama olmayacağına emindim. Malını bilen tüccar hesabı. Alınan altmış bin oy çok komik gelmişti. Oysa iki yıl önce aldığımız kırk bin ile coşmuştuk. Ne yaparsın!?!

5. 
Görünen, istenen burjuva demokratik kurumların ve anayasanın ilgası... Hayırcıların ağırlıklı toplandığı yer burası... Gerçekliği tartışmalı demokratik süreçlerin toptan biçilmesi insanları ürkütüyor. Haksız değiller.

6.
Demokratik yolların tıkanması, başka yolların denenmesi olacaktır. Kimse birbirinden farklı mecralarda akan damarları bir anayasa değişikliği ile yok edemez. Ancak, onları yok etmek için kimi kılıflar hazırlar. Herkes bunu görüyor.

7.
Evet'in istenmesi anayasa değişikliği değil. Dışarıya karşı özgüven oluşturma çabası önce...

8. 
Evet, kötü bir yoldan dağın ardına dolanmak gibi; aslında Hayır'da bilinmedik yerlerden dağın ardına yürüyecektir. Dağın arkasında buluşacağız, bu kaçınılmaz. Ertelene ertelene gidemeyecektir. 

9.
Evet'in merkezinde zıkkımlanmayan üç-beş kişi kaldık. Bu merkez Liberalleri, Kürtleri ve cemaati yol ortasında bırakıp arabasına milliyetçileri/ulusalcıları almıştır. Türk milliyetçi ile Kürt milliyetçi, liberal ile ulusalcı yer ve görev değiştirmiştir. Bu oyun büyük bir kurnazlığın eseridir. 

10.
Bu güçlü merkezin gücü yetmemektedir. Özelliğini yitiren toprak suyun götürdüğü kum gibidir. Atılan kum eskisi gibi yerinde duramamaktadır. Bu tüketir.

11.
Yıllar önce Türkiye Sol tarihinin 1970 sonundaki halini anlatan bir oyun okumuştum: Devrimci Ado'nun Ölümsüzler Katında Yargılanması. Bu kitap inişe geçmiş siyasi yapıların küçük bir temsili gibi gelmiştir. Lümpenleşen, kendi bildiği doğruda durma ferasetini yitiren, gittikçe eski günlerin daha çok arandığı bir çöküştü anlatılan. Korumacılık ya da yıkıcılık iki sivri ucu oluyor. Evet, benzetiyorum.

12.
Soluğu yetmeyen bir hayvan görüyorum. 

13.
Yine üzerine büyük oyunlar oynanan ülkemin, gayet hal ve gidişe hakim bir vatandaşı olarak...

Bu sözlerin bir yeri ve zamanı elbette olabilir. Türkiye üzerine en çok oyun oynanan ve en çok plan yapılan ülkelerden dersek, yanılmayız. Ama bunu diyen herkesle aynı yerden bakmadığımız gibi "rol"ümüzde farklı.

14.
İktidarı, nedense Türk-islamcı iktidarı demeliyim diye düşünüyorum, destekleyenler "bu planların oyunların içine katılıp hepsini alt-üst edip kazanarak bu işten çıkmalıyız" diyor. Biz, bu rol ve bu yolda kazanılmaz diyoruz. Her bir grubun kazanılacaklar listesi de bir değil. Doğası gereği...

15.
Fil değil fillerin ezdiği  insanlarız. Elbete bazı şeylerin kaderini değiştirebiliriz.

16.
Şimdilik, bir "hayır" diyelim. Tersinde de aşağı yukarı aynı yere gideceğimizi bilelim.

17.
Kazanılan bir seçimin başarı getirmeyeceğini göreceğiz. Kazanan kim olursa olsun büyük yükler bırakacak, ortalığı dağıtıp gidecektir.

18.
Günler uzamaya başladı. Bu çok güzel.

19.
Bazen kötü kişiler şansımız olur. Ben öyle görüyorum. 

6 Nisan 2017 Perşembe

Bir Guillaume [Giyom] Tell Hikayesi

Kaynak: İnternet :)
Olayın böyle gerçekleşmesi ardından hikaye nasıl ilerlerdi?


Düzeltme için ali ince‏ @AliCengizince 'ye teşekkürler.

29 Mart 2017 Çarşamba

gecekondu

1980'lerin bir gecekondusundan çıkıp dolmuşa gitmek gibi... Çamurlu, gocuklu ve umutsuz!

1999 seçimlerinde Mhp Meclis'te 2. parti olunca "miliyetçilik yükseliyor" diyerek teyakkuza geçen sol, 3 yıl sonra 2002 seçimlerinde Akp'nin tek başına iktidar çoğunluğuyla 1. parti olmasını önemsemedi. Kimileri bunu egemenlerin iç hesaplaşması yada göz boyama amaçlı suni gündem gördü. Siyaset tarihi suni-aldatıcı gündem ile gerçeğin ne olduğunu çok belirlenemeyeceğini bize öğretir. Milliyetçilerden ya da dincilerden hangisine burjuvazinin ihtiyacı olduğunu ve hangisini seçtiğini bilmek lazım. 1. süpriz, 2. tercihti.

Çok uzağında bu yerlerin... Atatürkçülüğün yılmaz savunucularının birbir yol verdiği türk-islamcıların işgali altındaki devlet kurumlarında yürüyen çalışmaların kurbanı kimler olacaktı?

Bugün halen süren işgal ve artık organikleşmiş gericilik, neredeyse döllenmeden itibaren ezberlerini ezberletmek için uğraşıyor:
"...3. Anaokulu ve ilkokula da din eğitimi: 4+4+4 sisteminin öven ancak eksik olduğunu belirten din öğretmenleri, bildirgelerine, “Din eğitimi temellerinin sağlam olması için imam hatip ilkokulu açılmalıdır. Din eğitiminin okulöncesinden başlayarak verilmesinin uygundur” maddesini de koydu...." http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=446870&kn=7&ka=4&kb=7
* * *
Dinler yada dini ideolojiler ezeli değillerdi, onlardan önceki inanışların yetersizliklerine doğdular. Ve artık onların korku ile ayakta duran kullanım ömürleri de doluyor. Aynen eski inanışların dolduğu gibi... Dini ideoloji eleştiriye kapalıdır. Üstüne üstlük bütün doğruların, ahlakın kendinde olduğunu vaaz eder.

Dinin insan bilincinin bir ürünü olduğunu ve ihtiyaçları doğrultusunda şekil aldığını söylüyorum. Oysa dinciler, insan bilincinin üstünde bir şeyin dini yarattığını söyleyip yine onun içinde geçen kimi kurallara uymazsak, bunun sonucunda katlanmamız gereken cezalardan bahsediyor. İnsanlar kendilerine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmadığında "cennet-cehennem korkusu" anlamsızlaşır. Ahlak, korkuyla kurulduğunda görüntüsü de saadeti de aldatıcı olacaktır. Çoğu dini topluluk ve dini rejimlerde olduğu gibi...

2014

* * *
Bir sessizlik var. Büyük bir suskunluk, yorgunluk. Bahar yorgunluğu kış uykusu... Bekliyoruz sisin ardından ne çıkacak bahtımıza. 
Bir düğüm var. İster "evet" ister "hayır" çıksın... O düğüme varacağız. Tek merak ettiğim ne tür sürprizlerin bizi beklediği. 
İçerdeki ve dışardaki belirsizliklerin yaratacağı bir "pat" durumu da olasılık dahilinde... Diğer türlü gidişat o düğüm(ler)den geçiyor. 
Yazmalıyız. Ama kafamız da karışık. Şu günü net görüp sonuçları çoğunca doğru tespit edene saygım büyük. Aklı kesen herkes sözünü tartıyor. 
Bir hissim sonuna vardı. Türk-İslamcı tayfa ile devlet buluştu. Ama işleri tüm kesat çıktı. Bu olmalıydı. Bu hülya böyle böyle yıkılmalıydı. 
En güçlü dil, bu evin sahibi olduğumuzu duyurmak. Dincilerin ideolojik çöküşü bu ülkenin, bu halkın yolunu açmasını kolaylaştırır.
27 Mart 2017

16 Mart 2017 Perşembe

11 Mart 2017 Cumartesi

"I see around a lot of loser these days"

Saat sabahın 8'ine vardı, belki de geçti birkaç dakka. (Bu saatlere, günlere takılmak...) Ama derim ki daha geçi değil. Erken kalkmadım, uymaya eve gidiyorum. 12 saat çalışmışım işyerini kapatıp çıktık Ahmet'le. Belirsizlik yoğun çalışma ile geçen günlerde "yurdumuza dair" bir şeyler istedik. 

- Nerede sabahları sıcak sütle Kürt böreği satan yerler?
- Nerede mercimek çorbası içeceğimiz bir yer?
- Nerede simitçi, sabahçı kahveleri?
- Nerede, nerede, nerede...

İndik English Bay'e Bulgar "Burek"çiye geldik. Katmer şeklinde sarılmış pizza dilimleri şeklinde kesilmiş ıspanak böreği yedik. Yanında küçücük bir kasede öz-hakiki yoğurtla... Çay istedik. Torba çaylarımız geldi. Varız, biziz. Memleketinden gelenleri derin bir çekişle koklayan Uzak Asyalı ruhunu bilebiliriz. Ülkesini anlatmaya bayılan bir Afrikalı; nerelisin dediğinizde üstüne basa basa "Yugoslavya" diyen kadın gibi... İnanılmaz bir güçle çalışan Filipinli kadınların bir araya geldiklerin konuşup gülüşmeleri gibi... Varız biziz.

* * *
İranlı siyasi mülteciler azalmış yeni nesil İranlılarla sık karşılaştım. Yıllar öncesinden ülkesinden kaçmış Reza ile tanıştım. Bana döner yapmayı öğretecek. Bir bildiği yok. Anlaşıyoruz. Memur emeklisi bir tonton amca gibi... Ülkesinde aldığı eğitim orada iş yapmamış.O da orada burada çalışarak ayakta kalmış. Soruyor bana: "Niye oradaydım? Ne güzel ülkem vardı." Solculuğumuzu öğrenince içi ısındı az çalıştık, çok konuştuk. Şurada bir kapı var, ötesi İran desem hiç durmaz geçerdi. Sonra işten ayrıldı, bağım kalmadı. Üzülürüm buna. Oysa İstanbul'a gelecek, ben de İstanbul'a yerleşeceğim için onu gezdirecektim.

Kaldığımız evin iki "bilok" üstündeki caddede yeni açılmış bir konvinyıs market var. Arada gitmişimdir. Bankodaki satıcı ile muhabbetim olmadı. Ama Ozan tanıştırdı. Yeni gelmiş, İranlı bir eşcinsel. Üzerine hep kalın işlemeli (nasıl denir bilmiyorum.) siyah bir kazak giyiyor. Mülteciymiş Türkiye'de. Kütahya'ya yerleştirilmiş. Ama, o hep Antalya'da yaşamış. "Ne işiniz var burada?" diyor. Tercih edebilse Antalya'da yaşamayı seçermiş. Sevinmemiş, aradığını bulamamış. Bizi görünce çok seviniyor: Yüzü gülüyor. Bizim de...

82'de İran'dan kaçmış: 20'lerin başında bir üniversite öğrenciymiş. Korkmuş ailesi... Türkiye sınırında dolandırıcı hırsız çok demişler. O da uyuşturucu kaçakçılarıyla Afganistan üzerinden Pakistan'a geçmiş. Tayland'a ulaşmış. Orada bir kampta beklemiş uzun süre, sonra ver elini buralar. Kafası gidik biraz. Çalışmayı sevmiyor. Düzensiz ve pis çalışmasından tartışıyoruz. Patrona beni "sigaraya kokain sarıp içiyoruşum" diye şikayet ediyor. Amacı işten ayrılmak biliyorum. Öyle bırakamayacağı için bahanesi benim... Soruyorum: - Ailen nerede? - İran'da...

Zenginleri de var. O hikayeleri çok dinlediniz.

Türkiye'deki davasından kaçıp gelmiş. Dil hocası ile evlenmiş. Bilse dava-mava yok atlayıp dönecek. Kürdüz, baskı görüyoruz diyerek oralarda gezen gençlere kızıyor. Hanım, Yunan aileden belki orada öğretmenlik bulur, yakın adalara gideriz diyor. Türkiye'yi siyaseti tartışmayı seviyor. Anlaşamıyoruz, yine de el mahkum birbirimizin kapısını çalıyoruz. Kürtler ile Türkler arasında son köprü biziz.

Malum cemaatin şakirtleri ile de karşılaşıp daha açık konuşmalarına şahit oluyorsunuz. Onlarla birlikte bazı cahillerin (her şeyi askerlerin yönettiği ezberini yapanlar filan), ülkeleri hakkında daha cahilce konuşmalarını dinliyoruz.

Kaçanlar, çökenler, pişman olanlar, ülkesine dönmek için gün sayanlar; mutlu ve zengin olanlar, rahata erenler...

* * *
Yurtdışında kalabilirdim. Akıl-ruh sağlığım için yurduma ihtiyacım vardı. Burada bu kadar kötü haber alırken oralarda olamazdım. Sevdiklerim burada... Keşke ülkemizde kalsaydık diyen İranlı'yı; Fidel'in ülkesini görünce iç geçiren Nazım'ı konfordan daha çok anladım, sevdim.

* * *
İsteyen gidebilir. Dilerim yolu açık olur; umduğunu bulur. Bu sözlerimde en küçük bir küçümseme veya eleştiri yok. Ben burada olacağım. Her zaman... Gelene kapımız açıktır. Geriye bakmayacaksanız yolunuz açık olsun.

* * *
Burekçiden çıktık Ahmet'ten ayrıldım. Eve yürüyorum. Üzerimde ağır yağ kokusu yayan kıyafetler, yıkanmaktan solgunlar. Yağ sökücülerden parçalanmış çirkinleşmiş ayakakbılarla; giyim-kuşamla pejmürde bir haldeyim; kopişonlu hırkama sarınmışım. Eve gidip duş alıp akşam 4'e kadar çocuklar gibi uyuyacağım. Belki bir bira içerim. İki iri kıyım adam yanımdan geçiyor. Biri bana bakarak: "I see around a lot of loser these days" diyor.
* * *
2009'da Türkiye'de operasyonlar yapılırken ekşi sözlükte beklediğim üyelik açıldı. Yurtdışındaydım. Çatır çatır yazdım. Farkında değildim. Ama sitenin iç oylamasında gayet hızlı yükseldim. Çünkü çoğu kişi 2009*2010 arası yazamıyordu. Birkaç kere sitede engellendim. Son engellenme nedenim F tipi polis hakkındaydı. Engelimin kaldırılacağı saatlerde Odatv operasyonu yapılıyordu. O saatlerde beni de siteden attı Kanzuk efendi. Korku her yeri sarmıştı. 
Geriye şu iki yazı kaldı hakkımda. Elbette başkalarının:
https://eksisozluk.com/entry/19567135
https://eksisozluk.com/entry/22023846 
Aynı dönem Türk haber sitelerinde gizli izleme amaçlı küçük kalem/anahtarlık kamera, ses kaydı cihazı gibi elektronik cihazların satışına yönelik çok reklam gördüğümü anımsıyorum. Geldiğimde gördüğüm sebepsiz gözaltından, adaletsiz tutuklamadan korkan kaygılı insanların toplandığı şişkinleşmiş sol/sosyalist örgütlerdi. Bununla birlikte canlı ve muhalif bir damarın varlığı idi.

4 Mart 2017 Cumartesi

"Bu filim Afganistan'ın cesur savaşçı mücahitlerine adanmıştır." - Rambo III

Rambo III
"Bu filim Afganistan'ın cesur savaşçı mücahitlerine adanmıştır."

K: http://vintagegeekculture.tumblr.com/post/156827573456/the-ending-to-rambo-iii-has-aged-poorly

28 Şubat 2017 Salı

Bunlardan başka ne maksadımız; dostlardan başka neyimiz olabilir?

Bir karşılığı olmayan onca işle uğraşmamızın bir sebebi olmak zorunda değil. Yine de yazıyoruz mesela. Sadece yazmakla da değil insan gereksinimini tam nasıl karşıladığını bilemediğimiz onca iş ile uğraşıyoruz. 
Maslow'un ihtiyaç hiyerarşisi yeterli olsaydı bizlere: Hayvan aleminin ayrılmaz bir parçası kalırdık. 
Oysa bunun dışındaki uğraşılarımızla en büyük ayrımı oluşturuyoruz gibi. Yine de bu işlerimizin çoğu insanca bir anlamı yok. Fazlasıyla öznel dertler...
Bazı şeyleri sürekli-süreksiz de olsa niye yaparız. 
Anlamını açıklamanın güç olduğu davranışların sebebi nedir? 
Bunlar sorunlu, bağımlılık düzeyinde, "hastalıklı" davranışlar da değil.
Diyelim alışverişe gittiğimiz de bazı ritüel davranışlarımız? Sokakta, evde yapmaktan geri duramadığımız davranışlarımızın kökeni ne? Anlamı da yok aslında görünürde.
Bir an tatlı reyonu önünde kendini bulmak; abur-cuburlarla zaman geçirmek; okumayacağın-ilgini çok ötesinde dergi-kitapları karıştırıp almak; bir an bir mekana dalmak; orada oturmak istemek; her zamanki yolundan çıkıp başka bir yol kullanmak; hiç planlamadığın işlere dalmak; bir anlık kararla sinemaya gitmek; yalnız başına yolu uzatacağını bildiğin yerlere sapmak; izbe neredeyse terk edilmiş pasajlardaki dükkanları keşfetmek; aylardır ertelediğin bir işi yapmak ve keyf almak; nasıl aldığınızı bilmediğiniz şeylerle eve gelmek; bir an aklındaki ideal insana dönüşmek... Böyle şeylerdi bu bilinçsiz davranışlarımızdan kastım. Küçük küçük belirsiz çok da düzenli olmayan ama herkes de bir çeşidi bulunan. 
Yine de yıkılan bir dünyadayız. Kurulacak şeyler için gerekli bunlar... Bir tür ölümlü bir varlığın kaçamakları gibi geliyor. Çıkışı yok çünkü bir başı sonu ortası daha doğrusu amacı yok. Bu yanıyla güzel ve yaşamalı. Garip şiirinin ve ikinci yenilerin 50 ve 60'ların İstanbul'unda gezinmeleri; Ankara meyhanelerinde dostlarla buluşmaları gibi... 
Çalışıyoruz, yaşıyoruz: Bunlardan başka ne maksadımız; dostlardan başka neyimiz olabilir?

27 Şubat 2017 Pazartesi

1. TİP (Türkiye İşçi Partisi) Mirası


Nâzım için 1964'te diktikleri çınarı 12 Eylül'den sonra sökmüşlerdi. 1. TİP(Türkiye İşçi Partisi)'in mirasıydı. Ne yazık çoğalamadılar. Yine de direndiler.

26 Şubat 2017 Pazar

Kaybedilen onca iş, insan ve hayatı kim telafi edebilir?

"İnsanlar hapiste ölüyor, hâkim bozuntuları bilirkişi raporlarını umursamıyordu. Nisan 2013’te aşağıdaki metni kaleme aldığımda arkadaşlarla “Sadece profesörlerin imzasına açalım, gençlerin başını yakmayalım” diye konuştuk." (1)
* * *
Birkaç gün önce okuduğum yazıda yukarıdaki şu alıntıya takılmıştım. Akademisyen bir arkadaşla konuştuklarımla da düşüncelerim pekişmese de bende kalsın istemedim.
Türkiye'de ses getiren yıllarca tartışılan en son bildiri sanırım Aydınlar Dilekçesi(1984)dir. Onda bile ilk "höt"le imzasını çekenler oldu. Daha sonrasında belki binlerce bildiri çıkmış; yüz binlerce yazar, sanatçı, akademisyen, bilim insanı, bürokrat, gazeteci vs. imzası toplanmıştır. Beklenen-çok sarsıcı bir faydasını olduğunu düşünmüyorum.
Bu prestij kaybında toplumsal yapımızın, ciddiyetlerini yitiren kurum ve kişiler de etkisi çoktur. Bu kayıp hem imzacılarda hem de imza toplayanlarda oluştu, büyüdü. Sonucunda, bilinen birkaç insanın imzası yetmeyince huruç harekatı gibi ne kadar bildik "tilt" sahibi insan varsa imzası alınmaya başlandı. (Telefon başındaki gönüllü/sorumlu arkadaş listedeki isimleri sırayla arar/mail atar/faks çeker.) 
Artık bu tür imza metinlerinde imzası olanların bir kısmı metnin içeriğinden habersiz bir güvenle "tamam" dedi (bu da bir saçmalık); kimi vicdan baskısına uğramak istemediği için "evet" dedi; kimi imza vermek istemediğini söyleyemedi imzacı oldu; kimisi 'kurtarıcı'mız olacaktı; belli bir kesim ise işin içeriğine ve ciddiyetine hakimdi. Bu tür metinlerin sonuçları çoğunlukla yok'a yakın; toplum üzerinde etkisi sıfırdı. Yine de bir güç gösterisi olarak toplanmaya devam edildi. 
Barış Bildirisi'ni (2) de yukarıda yazılanlardan bağımsız görmediğimi söyleyeyim. Hükumet ile Kürt Siyasi Hareketi arasında bir nevi hegemonya mücadelesinin bir taşıydı. Öyle de kalacaktı. Hükumet (muhtemelen Mit çalışmasıyla) imzacılara savaş açmasaydı. Savaş ilanı ile yeni imzacılar geldi. (3) 
* * * 
MEB'de ise 29 Aralık 2015 günü Eğitim-Sen'in aldığı karara uyup greve çıkan emekçiler hükumetin hedefine girdi. (4) Bunun yanlış bir adım olduğunu hep düşündüm. Özellikle eğitimle bağı koparak bir siyasi hareketin uydusu durumuna dönüşen Eğitim-Sen ciddiyetini hızlıca kaybediyordu. Eylemi ne kadar etkili olacaktı? (5) 
Uzun süredir böylesi muhalif avı görülmedi. Soruşturmalar açılırdı, kapanırdı olay biterdi. Oysa üzerinden bayağı bir zaman geçmiş bir grev ve Barış Bildirisi imzacıları her türlü saldırıya maruz kaldı. 
Okulundan, öğrencisinden ayrılmış onca hoca sokakta... Kimi direniyor, kimi imzasının arkasında... Peki, konuşmayanlar? Taşra üniversitelerinde zar-zor tutunmuş onca muhalif hoca ne yapıyor? Yukarıdaki alıntıdaki hal-bilirlik, empatinin eseri yok: Filler tepişir çimenler ezilir. Elindeki avucundaki ortaya çıkarma hevesi... 
* * * 
Merak ettiğim: Bu metni hazırlayanlar nerede? "Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini [DE] içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz." Köşeli parantezle koyduğum "de" kalkınca metin bir siyasi tarafın bildirisine dönüyor. Basit bir "de" ama önemli bir anlam kayması... Belki abarttığımı düşünüyorsunuzdur. Belki oraya gelene kadar "Kürt siyasi iradesi" bile yeter diyorsunuzdur. 
Denilebilir ki bu kavga böyle verilir bu yoldan böyle çıkılır. Doğrudur. Yine de kaç kişi buna hazırdı acaba? İntihar eden araştırma görevlisi, yeşil pasaportu yandı diye yakınan profesör, sakin hayatım alt-üst oldu diye düşünenler, çalışmalarım-projelerim yarım kaldı diyen onca insan ne olacak? Akademi dünyasına çok hayırla bakmayan biri olarak bu tarz düşünenleri suçlamıyorum. Ama artık bu kadar düşüncesiz işlerden ve sonuçlarında yaşananlardan gına geldiğini de söylemeliyim. Birkaç hocanın imzalayıp duyurabileceği bir metni bu kadar kalabalıklaştırmanın ne anlamı vardı? Kaybedilen onca iş, insan ve hayatı kim telafi edebilir?
Notlar:

(1) Coşkun hoca, Cem SAY, Herkese Bilim ve Teknoloji, http://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/cem-say/coskun-hoca 
(2) Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî! https://barisicinakademisyenler.net/node/62
(3) 1100’ün üzerinde akademisyenden barış çağrısı: Bu suça ortak olmayacağız http://www.diken.com.tr/1100un-uzerinde-akademisyenden-baris-cagrisi-bu-suca-ortak-olmayacagiz/ 
(4) 29 Aralık Eylem Kararı ve İfade Örneği http://egitimsen.org.tr/29-aralik-eylem-karari/
(5) 11 Aralık 2014 tarihli Facebook notum: 
"Sendikalar, odalar, dernekler kendi gündemleri yerine yönetimde yer alan siyasetlerin tercihlerine göre işler yapmaya devam ettikçe üye kaybedip iyice kadükleşecekler! 
Bugün Eğitim-sen ve Kesk'in, kısmen Disk'in başına gelen budur. 
Öğretmen sendikası öğretmen hakları için mücadele eder. Ülkedeki her yurttaşı ilgilendiren gündemlere EMEKÇİ bakışı ile taraf olur. Misal sendika yönetiminde yer alan zatların taraf oldukları siyasetlerin bir yan kuruluşu gibi HAREKET EDEMEZLER! Siyasetlerini, görüşlerini rahatça ifade edecek siyasi partileri ve örgütleri vardır."

25 Şubat 2017 Cumartesi

Hayvan, Makine, insan

Hayvan yemiyor! Attıkça birikti, çürüdü; koktu önündeki. 
Yalama oldu dişliler; makinenin eski verimi uzak; tak tuk sesler çıkarır durur. 
İnsanın kafası gürültülü, dili yok, üreyen kökü boğazda oynar. 
İster öyle ister böyle yolun sonu, yolcuların takati, makinenin gücü, eski günlerin şatafatı yok. 
Sezinliyoruz, bekliyoruz; hava serin, titriyoruz; soruyoruz ona-buna: Bu kuyudan ne çıkar? Tahtamızda ne yazar?

24 Şubat 2017 Cuma

Günlük Çakışmalar

Zamanın Çizgili Tarihi - Çizgili Günlük -
Levent Gönenç
Kasım 1992, İstanbul
YKY, Doğan Kardeş İlkgençlik Kitapları 

Simpsons
Homer Simpson

23 Şubat 2017 Perşembe

unuttuğumuz çok şey olacak gibi hep

Günlük uğraşlar içerisinde derinleşen muhabbetlerde bir süre sonra söylenen iki kelime: Siyaset ve siyasetçiler kötüdür: Hırsız, yalancıdırlar; işe yaramaz adamları kayırırlar, hak yerler; yaptıkları şeyleri insanların yüzlerine söyleyemez, toplum önünde savunamazlar; basiretsizlerdir. Bunlara örnek onca siyasetçi de bulunabilir. Toplumları, grupları felaketlere sürükleyenler; gaddarlar... 
Şunu da görmek gerekir: alanlarında örnek olamamış, kötü örnek olmuş, felaketlere sebep olmuş:  onca bilim insanı, sanatçı, asker, ekonomist, doktordan vs. de bahsedebiliriz. Yüz binlerce insanı öldüren bombaları, bunları taşıyan uçakları siyasetçiler yapmadı; siyasetçiler, bunların üretilmesine ve kullanılmasına yönelik emeğin çoğunluğuna da sahip değildir. 
Bu kadar kötülüğü siyasetçi yapmıyorsa kim yapıyor? Hitler her cephede savaşmadı. Atom bombasını kararını alanlar üretim alanında yoktu. Siyasetçinin/liderin suçu nedir? 
Zayıf Etik, Estetik; İddiası kolay kendi zor: Vicdan

İnsani iki değerin geliştirilmesini tartışırız: Etik ve estetik tutumunun. Vicdan, demiyorum. Vicdan bunca işin sonucunda filizlenen bir tutum. Vicdancılık savunmayacağım gibi vicdan bu yazının kısmen dışında... Vicdan tarifsiz ve önemlisi belirlenemez... Çünkü kimin cesur olduğunu bilmenin güçlüğü gibi kimin vicdanının has vicdan olduğunu gerçekle sınayamayacağımız için vicdan kimdedir bilemeyiz. Yoksa "vicdan, ahlak, güzellik benim tapulu malım, siktirin gidin lan buradan" diyen çok kişiyle karşılaşabiliriz.  
Siyasetçinin, bilim insanı yada sanatçıdan farkı bir belirsizlikte,bir boşlukta, bir çölde karar alma gücü ve bu konuda yalnız olmayışıdır. Siyasetçinin işi KARAR ALMAK ve uygulamaktır. Bu tür işlerin ayaklarının yere basması bilim için gerekli sanat için önemsiz siyasetçi içinse ikili bir durumdur. Devrimci yada önemli kararların ayakları yere basmaz görünür;oysa karar alıcı/lar için gelecekte ayakları yere basacaktır. "Bu KARAR(ın) bir aldatmaca" veya "bu KARAR(ın) kurtuluş yolu" olması sadece güç, strateji ve şansa bakar. (Makyevel'i anımsatsın.)  
* * * 
Bir de efendim, her alanda (siyaset-politika) her insanın söz söyleme hakkı vardır. Elbette, burada insanlardan belli bir yeterlilik bekleyemeyiz. 
Şunu düşünüyorum, diyelim ki, kurt bir siyasetçinin bilim ve sanat hakkındaki sözleri/yorumları/düşünceleri genel kaideye dönüşmez. Çoğunca insanlarda bu alanları bu sözlerle değerlendirip yargılamazlar. Siyasetçinin sözleri çok ciddiye alınmazken oysa tanınmış bir sanatçı veya bilim insanın siyaset/siyasetçiler hakkındaki görüşleri birer kaideye dönüşebiliyor. Birçoğu yanlış çıkan tespitleri yapıp yanlış kampanyaları destekleyebiliyor. Bunlar büyük bir ciddiyetle kabul görüp savunulabiliyor. 
Sanatçı/bilim insanlarının, bir karara yönelik işleri bir yere koyalım. Bir karar olmaya çalışanların çoğu basiretsiz görünüyor. Bu kadar umursanması ve kalabalıklaşması; nihayetinde sönmesi ile perde kapanıyor. Tuhaf değil mi? 
* * *
İnsanları, düşünceleri, dönemlerin seyrini belirleyen politika felaketlerinde sebep olanlara kayıtsız kalmak görmezlikten gelmek... Çare olmuyor. 
Politikaya karşı bağışlık kazanmak, kazandırmak onun reddiyle olmuyor. Politikadan uzak kalamayız, o çevremizdeki hemen hemen her şeyin içinde gizlenirken onu görmezlikten gelemeyiz. Onu sevmediğimizi, kötü olduğunu söyleyerek de etkilerinden kurtulamayız. Kötü politikaya karşı politikayla mücadele ederiz. Burası tartışmaya açık bir yanıt arayışına da...  
Hepimizi hokkabazı izliyoruz. Hepimizi madrabaz ilen birlikte yaşıyoruz. Hokkabaz ve madrabazlara karşı onların silahı ile savaşılabilir mi? Avcının bekleme kabiliyeti mi, tilkinin kurnazlığı mı, aslanın cesareti mi insana yakışır. Politika, politikacı hangi yolu izlemeli?  
* * * 
Sürekli savrulup duran bu düşüncelerle boğulup çıkıyorum. Ayran köpüğü mü daha ağır bir durum mu bilemiyorum. Birçok tanım aşırı öznel ve kafa karıştırıcı gelebilir. Daha iyisini yazacak netlikte olur muyuz? Sanırım siyaset için bu şart kaos istiyor, sakinlik değil.

19 Şubat 2017 Pazar

Zaman • İlker Maga

Zaman, İlker Maga
K: http://www.ilkermaga.com/pages.html?lang=tr

13 Şubat 2017 Pazartesi

TÜSTAV Yayın Arşivi

Zamanla geliştireceğim...

TÜSTAV'ın kuruluş amacından:
• "TÜSTAV’ın kuruluş amacının ve bu amaca bağlı öncelikli görevinin; TKP, TİP ve TBKP’nin bütün yazılı, sözlü, görsel, işitsel malzeme ve arşiv belgeleri ile müze malzemelerini toplamak, korumak, kullanıma açmak ve yayınlamak olduğu esas alınarak, Vakıf çalışmaları bu süreçte Türkiye işçi ve sol hareketini kucaklamaya dönük bir içerik de kazandı. Bu yaklaşım, Mayıs 2006’da Mütevelli Heyeti’nin aldığı 1 Nolu Karar’da ifade edildi: “TKP, TİP ve TBKP tarihi, Türkiye işçi ve sol hareketinin tarihinden ayrılamaz. Bu çerçevede TÜSTAV, kuruluş amacını gerçekleştirmeye çalışırken olanaklarının elverdiği oranda işçi ve sol hareketinin malzeme ve belgelerini de toplayıp değerlendirmeye devam edecektir.” • http://www.tustav.org/tustav-hakkin... 

Hikmet KIVILCIMLI külliyatı (eksikler var.) http://www.tustav.org/marksizm-bibl... 
Bütün süreli yayınlar (arada eksik sayılar var) http://www.tustav.org/sureli-yayinl... 
Türkiye’deki ilk sosyalist yayınlardan İŞTİRAK (1909) http://www.tustav.org/istirak/ 
1941’de çıkan YURT ve DÜNYA dergisi http://www.tustav.org/yurt-ve-dunya...
Tek sayı çıkmasına rağmen çıkış döneminde çok tartışma yaratıp kapatılmış bir dergi GÖRÜŞLER (1945) http://www.tustav.org/yayinlar/sure... CHP içerisinden ayrılan DP’yi kuracak kadrolarla o zamanki sol muhalefetin bir ortaklığı olduğu düşünülmüştür. Ama devamı gelmemiş hükümet tarafından kapatılmıştır. Sonraki sayılarından DP kadrolarınında dergiye katılacağı iddia edilmiştir. GÖRÜŞLERİN, G’sinin orağa benzetilmiş ve komünizm propagandası ile suçlanmıştır. 

NUH’UN GEMİSİ (mizah) 1949 http://www.tustav.org/nuhun-gemisi/ 
NAZIM HİKMET’e özgürlük yayını 1950 http://www.tustav.org/nazim-hikmet/ 
TİP sonradan aylık olan SOSYAL ADALET (1964-1965) dergisi sayıları http://www.tustav.org/sosyal-adalet... 
1968-1971 Milli demokratik Devrim(MDD)’in temel tezlerinin oluştuğu dergi AYDINLIK (D. Perinçek ile M. Çayanlar ayrılınca dergi iki farklı formda devam etmiştir.) http://www.tustav.org/atilim/ 
TİP içerisindeki Sosyalist Devrimcilerin (SD) çıkardığı 15 günlük EMEK dergisi (1969) http://www.tustav.org/emek-1969/ 
TİP içerisindeki Sosyalist Devrimcilerin (SD) çıkardığı aylık EMEK dergisi (1970-1971) http://www.tustav.org/emek-1970-197... 
1975-1980 arası çıkan TİP’in haftalık dergisi YÜRÜYÜŞ http://www.tustav.org/yuruyus/ 
1976-1980 arası çıkan TİP’in parti içi dergisi ÇARK-BAŞAK http://www.tustav.org/cark-basak/ 
1974-187 TKP’nin aylık yayını ATILIM http://www.tustav.org/atilim/ 
TİP’in teorik dergisi YURT VE DÜNYA (1977-1980) http://www.tustav.org/yurt-ve-dunya... 
TKP’lilerin çıkardığı Devrimci Savaşımda SANAT EMEĞİ dergisi (1977-1980) http://www.tustav.org/sanat-emegi/ 
1981-1988 arası çıkan TİP’li gençlerin dergisi YARIN http://www.tustav.org/yarin/ 
1994-2002 arası çıkan SOSYALİST POLİTİKA http://www.tustav.org/sosyalist-pol... 
Yukarıdaki seçimlere daha çoğunu zamanla eklerim bugünlük bu kadar. 

Eleştiri ve notları aşağıya yazınız.

31 Ocak 2017 Salı

Güç kimde?

1. Türkiye'de siyaset odaklarını birer çoklu bağlantısı olabilen abaküs boncuğu gibi düşünelim. Birbirleri arasındaki ilişkiyi de yakınlaşıp uzaklaşabilen birer ip bağlantısı olarak düşünelim. 
2. Her boncuğun alt parçaları ve ittifakları da var. Uzaktan her odak bir bütün olarak görülse de güçlüyken politik saflığı artarken güçsüzken dağılmaya meyilli... Siyasetin temel yasası diyebiliriz. 
3. Her odağın diğerleri ile değişken yoğunluklarda iletişimi var: koalisyon, düşmanlık, bir araya gelme, birbirinin kuyusunu kazma... Önemli önemsiz bir ilişki diyemiyoruz. Bunu süreçler sonunda anlayabiliyoruz. 
4. Odaklar ve aralarındaki ilişkinin bir ölçeği olmalı: TÜRKİYE diyebiliriz. Bu bağlantılar nihayetin ulusal bir ölçekte görünüyor. Bu alanın sınırlarını ve güç değişimlerini böyle çizebiliriz. 
5. Ama işaret edebileceğimiz bu ölçeği aşan başka müdahaleler var. Ülkede oluşan bu güç ilişkilerine iki etki var: Hem başka bir ulusallığı doğurma mücadelesinde olanlar, hem de odakları ve aralarındaki ilişkileri ülke içi dinamiklere/rastlantıya bırakamayacak daha büyük güçler: Kürt Siyasi Hareketi ve Emperyalistler. 
6. Dizayn edilecek bir dengede işler çıkarınıza yürümüyorsa, başka bir merkezin sizin gölgenizde oluşmasına izin verirsiniz. Eğer başka odaklar ortaklığa açıksa... 
7. İngiliz urganı ile dünya çapında hegemonya kuranların da desteği ile 2002 yılı öncesi 3 boncuk grubunun aralarındaki ipleri kısaltarak bir araya geldiğini gördük: islamcılar, liberaller ve sermaye. 
8. Bütün dengelerin zemini... Sermaye bir siyasi güç odağından çok siyasi güç odaklarını belirleyen daha gerçekçi bir güç odağı: adı da piyasa ekonomisi. Terk ettiği Kemalist diyebileceğimiz bağımsızlıkçı, karma ekonomili; eski paradigmadan kurtulmanın peşinde ilerledi. 
9. 2002-2013 bu merkezin gücünün ve çekim etkisinin arttığı bir dönem olarak yaşandı. Kimi yapıştı ve kaynaştı, kimi yaklaştı. Siyasette güçlenmiş bir odak uzaktan tek parça görünür. İçine karışmış bir cemaat çok göze çarpmaz. Ya da etki alanına çokça yaklaşmış bir başka siyasal odak. Her zaman aradaki mesafe olanları iki taraf için inkar etmeye de yarar. 
10. Ne oldu? Merkezi ele geçiren ve yılların Kemalist/Atatürkçü paradigması ile yetişmiş bir toplum bu merkeze bağlı güç çevresinde savrulmaya başladı. Aslında bu savrulanları Türkiye'nin sol/aydınlanmacı/modern grupları diyebiliriz. Özce muhalefetin toplamı. Merkezin bu çekim gücüne karşı verilen ilk ciddi tepki 2007 Bahar eylemliliğiydi. Merkezde birbirini perçinlemiş koalisyon bu eylemlilikleri ezemese de algı da sıfırladı. Bu, dairesel hareketin daha da sertleşmesine sebep oldu. İstenen bu toplamın merkeze katılması değil, yok edilmesiydi: Bütün ortakların dileği buydu. Bir yanı başlangıçta bir toplam iken bu savrulmaya karşı koyduğu dirençle bir odağa dönüştüğünü de söyleyebiliriz: Laik, modern... (Geciktiğini, gecikmesi için elden gelenin yapıldığını söylemeliyiz.)  
11. Alınmış bir merkez, elde edilmiş ganimet, ikna edilememiş ama merkezin gayet uzağına düşmüş tatminsiz bir toplam ile 2013 başladı. 
12. 2013 öncesinde, yakından bakanlar, merakla o anı bekleyenler için 2012 şubatında duydukları tıkırtılar ilk kez merkezde açılmış gerçek bir çatlağı haber veriyordu. Aslında önceki aldatıcı seslerden sonra gerçek (ve beklenen) bir çatlak keşfedilmiş de diyebiliriz. 2013 baharının ortaları gibi ikinci çatlak geldi. Merkezin merkezinde olanlar, liberallerle ortak bir projemiz olamaz dedi. 
13. Gezi Parkı ile başlayan direniş işaretlerini 1 Mayıs 2013 öncesi vardı. O günler organik güçlü bir toplam olduğumuz ortaya çıktı. Fazlasını yazmayacağım. 
14. Merkezin çeperinden ya da içinden ayrılanlar hızlıca dağıldı. Merkezde yaşanan kavga ise kaybedenlerin daha da hızlı yok oluşuna sebep oldu. Yenilen taraf siyasetten silindi, kazananın ise sınanması gerekiyor. Elbette daha büyük bir hedefle... 
15. Şu an kim merkezde, kim kimin etrafında dönüyor belli değil. Bir zamanların güçlü, merkezi elinde tutanlar bunu belirlemek yarım bıraktığı işi bitirmek istiyor. Böyle bir dönemde geçiş sürecini ipleri tek elde toplayarak atlatmaya çalışacaklar. Urgancıların da bunda etkisi var. Her şey sıkıntılı... 
16. Bizim için bildik bileli hep sıkıntılıydı. 
İyi geceler.

20 Ocak 2017 Cuma

Gerçek bir tohumdur, imkan buldu mu yeşerir

İnsanlar kitaplardan esintileri hissediyor, sadece yaşantılarında  fırtınanın içine düşüyor. Öngörüler öngörüdür; kapatır gidersiniz. Yaşanılanlardan kaçılmıyor. İnsanlar yaşadıklarından öğrendiğini başka hiç bir şeyden öğrenmiyor. Onlara yaşatılandan... 
Gerçeğin gücü güç; bileği bilek; bıçağı var, kör ya da keskin; ölümü ölüm gerçeğin; kurtuluşu da var; kitapların öyle bir gücü yok. Çünkü kitapta ölen kişinin kanı elinize bulaşmıyor. Kitapta haksızlık okuma durunca bitiyor. Çünkü yazıda çetrefil olayların soyulmuş hali var. Çünkü kitapta "insan çiğ süt emmiştir" diyor da bu insan hangisidir, gerçeğin böyle bir sözü yok. Gerçek hep oluşa oluştukça eskiyeni yenilenen bir oluşa dalıyor... 
Cahilin de sözü çoktur, bilgin edasında... Kişinin karakterini geliştiren okudukları değildir; yaşadıkları da değildir; hepsinden süzüp çıkardıkları; edindikleri, desturları, doğrularıdır. Karakter biraz da budur aslında bir yapı gibi üst üste konulmuş edimler, doğrular, kararlar. Karakter, tutum sahibi olmak, buna gerek olduğunu bilmek bunu sürdürmek. Bilmeden etmeden... Ben, kendim, biz olmak.
Size ilk elden, tez elden anlatılan muhtemelen olayın özü gerçeği değildir. Gerçek kuru fiğ tanesidir. Sert, küçük, dipte yer alan...Bir gün o yalanı yiyen herkesin dişine gelir. Kırılmaz, kırar. Bir gün yaptığınız tatlıdan çıkar; yaptığınız oyunun ortasında gümbür gümbür ses yapar; kimi de çıkmaz aslında yeleğin cebinde eve gider. Şans ya biri bulur. 
Gerçeğin gizlenemeyeceğini bilenlerdeniz. Gerçek bir tohumdur, imkan buldu mu yeşerir. Bulamazsa çürür/çürütür. 
Her yerimiz tohumlarla dolu, her biri patlayacak bir baharı bekliyor. Bahar gelmezse çürütecek.  
Gerçeğin insana attığı bir tokat ya da yumruk var. Dişe diş bir mücadele... Sevilecek bir yiğitlik. Bir hak ödeme, bir yol-yordam gösterme. Gerçeğin elinden öperiz. Kimi gülünç yanlarımız, avanaklıklarımızdır gerçeğin öldürücü darbesinden bizi koruyan. 
Yalanın sofrasında ne var: fiğ tanesi, çiğ süt; kimi içer kimi sıvar. Edindiklerimiz ne diyor, "bu bir yağma sofrasıdır", "bu bir ihvandır", "bu insanın zaaflarıdır"... Buranın çıkışı yoktur. 

19 Ocak 2017 Perşembe

Evet, neden böyle mutlu görünüyorlar?


Reddit'te "Turkish soldiers going to war, South-Eastern Anatolia, 1990" diye paylaşılmış. Fotoğrafın düşündürdüğü çok şey oldu. Dil, işaret değişti ama seferler bitmedi demek istemiyorum. Neden böyle mutlu görünüyorlar? Acaba savaşa gitmiyor da geliyorlar mı? "Hahahaha ulan hala hayattayız" gülüşü mü? Evet, neden böyle mutlu görünüyorlar?

6 Ocak 2017 Cuma

Şehir uyudu

Bir sevenimiz üzerimizi örtü ve gitti. Mis gibi uyku, dalacağız şimdi. Ama gelmiyor. Üzerimizde bir örtü, kadife koltuğa uzanmışız, gecenin sesleri ve ışıkları pencereden, zorluyor, kimi perdeyi de geçiyor. Bize ulaşanlardan biliyoruz. O da aslında şu koltukta uzansa da konuşsak mı? Anılardan, düşlerden, kurgulardan... 
Bunların zamanı değil. Zamanı olduğunda da değerini bilemeyeceğiz muhtemelen. İçinde olduğumuz şey bir Titanik, (yeni denenen, civardaki görülür her şeyi içine almış çok pohpohlanmış bir şey) gemide artık gizlenemeyen ciddi bir huzursuzluk var. Kimi rasyonel öngörüler, kimi mistik kehanetler mi ortaya çıkıyor? Pencerenin önünden uçan karaltı nedir? Bir ses geldi, kuş değil. Şurada insanlar toplanmış ama ama... "Yarın çok geç olmadan gülüm." Sanırım o yarın geride kaldı. 
Şu günler, neler denildiği, neler olduğundan daha öndedir. Bu da neyi anımsatır. Olana dair düşünce ve sözlerin olandan daha ilgi çekmesi bize neyi işaret eder? Belki de olana dair cevapların yetersizliği, kişilerde yarattığı tatminsizlik bayağı olmuş. 
Sizi bildiğim, ezber ettiğim yada kafam da belirlediğim bir yere götürmek istemem. Bir gece yarısı gelen çağrışan şeyler bunlar. Titanik batarken, Suriye'nin batması gibi... Biz masumlar hayatta kalmaya; atıp tutanlar malı kurtarmaya bakacak ne de olsa.
Asker oğlunu ziyaret eden Sırp baba-oğul uyuyor, 1915
K: https://www.reddit.com/r/HistoryPorn/comments/5lvojc/a_serbian_soldier_rests_in_a_trench_alongside_him/?st=ixkz5hoj&sh=7dee4c8b

Babanın ayağındaki çarıklar.. Deyneği...

3 Ocak 2017 Salı

Mustafa Kemal'den bir mesaj var sanırım


delilik, bir film, biraz da biz.

bize insan, tarih, sanat ve mücadele notları bırakan john berger'e 
Film izleyerek de zaman geçiren biriyseniz, arada bir de yazar, yönetmen, senarist, eleştirmen toplarını takip ederseniz alanın kısırlaştığına dair şikayetleri okur/dinlersiniz.  
Önümüzde bir sinema çöplüğü var. Sonra bu çöplüğü her bakışa göre bir değeriyle bolca değersiz şeyi var. İnsanlık ürettiğinin çoğunu çürütmeye meyilli... Her bir köşe çöp dolu. Çürüyen, çürümeyen hatır dolu çöpler... Binlerce fotoğraf, tablo, albüm, film vs çıkıyor. Bunların dışında disiplinlerarası performans ve pratikleri ile eldeki külah tepeleme doluyor. Taşıp dökülüyor. Yöntemleri yaratıcı ama nasıl bir şey olduğu dair insanı bir meraka sürüklemeyecek kadar tekdüze çalışmalar. Her sabah uyanıp ilk iş bu pratiğe baksanız "nıç" çıkar ağzınızdan. Oysa bu zavallı bilgimizle bile bizi ikna edemiyorsa... 
*** 
Bilmediğimiz, az bildiğimiz muhtemelen hiç bilemeyeceğimiz şeylerin sahnelenmesi, kurgulanması ve çekilmesi zordur. Yapılmaz değil. Kötü yemekleri örten sos ve baharat gibi filmin gerçekle ilgili kimi sıkıntıları efekt vs. ıvır-zıvırla kapatılabilir. Oysa filmi yaşatan ayrıntılar ve bu ayrıntıların aurasıdır. Bütünü mü deseydim. Bulamayız.  
Film ince ayrıntılar bütünüdür: Bu dengeyi tutturmak: Güncelle tarihseli yakalamanın tek yolu. Ama garantisi yok.  
*** 
Özgünlük konusunda komedi diye açtım ama aslında ağır bir film olduğunu düşündüm. Canımı sıkmadı değil. İzleyen kimileri komik bulmuştu. Ben bulamadım. Şu an içinde olduğumuz, hükümetçe düzenlenmiş kutuda yaşarken bunu kimi sebeplerle hayatında yaşayan insanlar aklıma geldi. Süreğendi. 
Delilik, delirme, kafayı yeme... Ya da doğuştan mental yetersizlikler; psikolojik rahatsızlıklar... Kalıtsal rahatsızlıklar dışında; bir çocukluk, iki ergenlik bu sürecin en güçlü tetikleyicisi. Yani demem o ki sağlıklı bir insanı da delirtebilirsiniz. Onca film var: Korkusu da komedisi de bir geliyor. Belki bu yüzden.  
Delilerin her biri ayrıntı yığınağıdır. Saplantılı takıntıların her bir kişiye özel davranışların nedensiz görüldüğü veya nedenle ilişkisi saçma bulunan onca malzeme elde birikir. Ayrıntı işte, üniversite öğrenciliğimde yaz-kış Ankada, Kızılay'da yaşayan evsiz bir deli vardı. Mithatpaşa Caddesi'ndeki köprü altlarında yatıp oralarda çöplerden çıkardığı çay atıklarını yerdi. Neden çay? Bilmek isterdim.  
Bir filim düşünün: Buradan, bizim gördüğümüzü olağan kabul ederek işe başlamıyor. Orayı o çayı yiyen zihni olağan sayarak işe başlıyor. Bu anlatıda devrim mi, bilemiyorum. Bildiğim, bildiğim örnekler arasından en çalışılmışı... 
*** 
Aşağıdaki örnek bir gün yaşadığım bir olaya dair ipucu verdi. Fotoğraftan gelen çağrışım diyelim. Kaldırıma açılan bir bahçeye istif edilmiş tahtaları tekmeleyip birkaç adım gidip gelip yine tekmeleyen onları zehirli bir yılanmış gibi uzaklaştırmaya çalışan bir adam vardı. Geçenler ürktü ve kaçıştı zaten. Neden o davranışı tekrarlıyordu? Anladığım tahtaların üzerindeki çivilerin ayağına batacağına dair bir düşünceye saplanmıştı. Orayı o tahta yığınlarını bir türlü geçemiyordu. Tekmeliyor, sürekli geri dönüyordu. Oyununa bırakarak ayrıldım. Bizler, toplum olarak neleri tekmeliyoruz acaba? Bizleri nasıl bir korku, kaygı tünelinden geçirdiler hangi saplantı ve takıntıları edindik? Bunun bir bedeli olmayacak mı? 
Film mi? Şu: Swiss Army Man  (Çaki Gibi, 2016) Yön: Dan Kwan, Daniel Scheinert