13 Aralık 2014 Cumartesi

Bu dert kimin: The Cemaat mi, Akepe mi

İçinde yer almadığımız, hakkında kısıtlı bilgilere sahip olduğumuz hatta aynı kulvarda olmadığınız siyasi parti/hareket/çevre/cemaatleri/kişileri "desteklemek" muhtemel yeni kötü sürprizlere sebep olacaktır. 
Bu tür grupların davranışlarına hakim olamadığınız için ilerdeki tutumları bize "beklenilmeyen" ve "savunulmaz" gelebilir. Gelecektir. 
Bu gruplar ve ilişkiler hakkında düşünürüz. Aklımızdaki bütün olasılıklardan biraz baskın olanını ifşa etmemiz şart değil. Bunu yapmayınca demokratlığımıza da, hak bilirliğimize de  halel gelmez.  
Türkiye'de kim yargılanırsa yargılansın kayrılmaya karşı olmak ve adil yargılanmayı savunmak yeterli olacaktır. 
Dün kolkola olduğunu unuttuğumuz bugün kavgalı yarın barışık olabilecek kişi ve gruplardan bahsediyoruz. En iyisi işimize bakmak. 
Karı-koca kavgası yatakta biter derler. Bu da bir koltukta, ortak çıkarda bitebilir. Bitmeye de bilir. Bu bizim derdimiz olmamalıdır. Güçlü gruplardır, dalgalarında boğuluruz. Ayrıca daha önemli gündemlerimiz olmalı. 
Onlar kavga eder, dayağı biz yeriz! Sokak sokakta öğrenilir. Siyaset de... Siyasette kitabi devrimci de demokrat da az biraz kof ve şaşkalozdur. Sokakta ne olup bittiğini bilen insanlar bu duruma daha gerçekçi yaklaşma olanaklarına sahiptir. 
Derdimiz... Canımıza ot tıkamaya yeminli iki grubun kavgasını çözmek değil, buradan onların gerçek yüzünü ifşa etmek olmalıdır. 
Diğer fikirlerimiz kendimizde kalsın. İşimize bakalım.

Bazı tartışmalara bakış



11 Aralık 2014 Perşembe

10 Aralık 2014 Çarşamba

Osmanlı nece konuşur, nasıl yaşardı? (Sorularla anlama çabası)

1. Osmanlı Devleti'ni ve dahi bu devletin sınırları içinde yaşayan toplumun "tek", "yaygın" ve "ortak" bir yaşam kültürü var mıydı? 
2. Osmanlı tebaası bir dinin aynı mezhep ve tarikatından; aynı dili konuşan bir halktan insanlardan mı oluşmuştur? 
3. Osmanlı'da  konuşulan tek dil Osmanlıca mıdır? Tek dil Osmanlıca değilse kaç dil konuşulmaktadır? 
4. Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kaç din, mezhep, tarikat; farklı kökenden gelen ve farklı diller konuşan kaç halk bulunmuştur? 
5. Osmanlıca veya eski Osmanlı Türkçe'si denilen dil, ülke sınırları içerisinde konuşulan bütün bu dillerin ortak adı mıdır? Yoksa, saray ve ahalisinde dolayısı ile hanedanlığın ve bürokrasinin dili midir? 
6. Osmanlıca ile ağırlıklı Anadolu'da konuşulan dönem Türkçesi aynı diller midir? Bu dilleri konuşan kişiler ilk karşılaşmalarından itibaren kendi aralarında rahatça anlaşabilirler miydi?  
7. Osmanlı Devleti kontrolü altında farklı dil, din, tarih ve kökenden gelen insanlar birbirlerine katışmış mıdır? Yoksa her biri kendi mekanlarında (mahalle/köy) ötekilerden izole midir? Bununla birlikte mecburi haller, ticaret dışında birbirleri ile temas kurmayan gruplar mıdırlar? 
8. Osmanlı'da hanedanlığının onay veya önerisi ile ülke sınırları içerisinde herhangi bir dini gruba, mezhebe, farklı dile-kökene sahip halklara yönelik yağma/tecavüz/katliam/imha/zorunlu göç gerçekleşmiş midir? 
9. Batı'nın tek kültürü dayattığını söyleyen bu sebeple sürekli modernizmi-seküler yaşamı eleştiren, özümüze ve ecdadımıza dönülmesini öneren birisi; Türkiye toplumunun geçmişini temsil ettiğini düşündüğü dil-kültür nasıl sadece hanedan ailesi ve yönetici kastın jargonunu-kültürü olur? 
10. Osmanlı Devleti zamanında bütün Anadolu'da yaşanan kültür İstanbullu mudur? 
11. Anadolu'nun farklı farklı taşra evlerinde ud-ney çalınıp, ebru yapılıp, Dede Itri vs. bestekarlar hakkında kadir şinas muhabbetler yapılmakta, Mimar Sinan eserleri sayılmakta, dini ve musiki konuları konuşulup, bugün iddia olunan Osmanlı tarzında mı yaşanmaktadır? 
12. Hanedanlığın ve dolayısıyla İstanbul'un baskın kültürünü bilmek bir insanın ülkesi ve toprağıyla bağının ne kadar ölçüsü olur? 
13. Farklı köken, inanç, değer, düşünce ve dilden gelen insanlara İstanbul'daki hanedan dilini şart koşmak ile ne başarılmak istenmektedir?
14. Modernizmi ve seküler yaşamı; oryantalizmi ve bakış açısını eleştiren ve ya bu eleştirileri destekleyen, politik bir argüman olarak kullanan adamların bu "tekçi" zihniyetleri ile yapmak istedikleri nedir? 
15. Osmanlı geleneksel eğitim kurumlarının bilim-matematik-sanat örneklerinde dünyaya katkısı nedir?

"Yanlış bir doktrinin (düşüncenin) kurbanıydım"

13 Kasım 2014 Perşembe

Havuz Başı ● Sait Faik Abasıyanık

Beyazıt Havuzu'nun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş, sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini, sevinçlerini yaşaması ne demektir, diye düşünüyorum: Belki bir, geç olma hadisesi. Belki de bir çeşit hazları, kederleri, çocuklukları uzatma temayülü. Ama bu uzayan yaz, kışın gelmeyeceğine alâmet değil. Kış müthiş olacak, kar yolları kapayacak, bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek... 
Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. 
Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. 
Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12'yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok.Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?.. Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin? 
Önce yanımdaki kanepeye oturdular. Biri kadın, öteki erkekti. Erkek bana gülümsedi. Halim yok gülmeye; yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi. Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyordum. Hâlâ sizi bekliyordum. Belki de, bugün, bu saatte buradan çıkmayacaktınız... Yoksa hasta mıydınız? 
Bir ara, bir başkasında saçlarınızı, yürüyüşünüzü seyreder gibi olmuş, siz olmadığınızı görünce yeniden merak etmiş, üzülmüş; sonra, belki de benim burada oturduğumu tahmin etmiştir de öteki kapıdan çıkmıştır şüphesine düşmüştüm. Bu şüpheden çabucak caydım. O kadar ehemmiyet verilmeye değer miydim? 
Ya hastaysanız!.. 
Sanki hastaydınız. Koşup yatağınızın başucuna gelmiştim. Gözlerinizi açtınız. Alnınız terliydi. İki açık sarı tel, terli alnınızın üstüne yapışmıştı. "Ateşim düşmüyor" demiştiniz. Şehre koşmuştum. Karaborsalardan ilaçlar getirmiştim. İyileşmiştiniz. Rıhtım boyunca yürümüştük. Taze, kırmızıydınız. Alnınız terliydi. Gülüyordunuz. Alay ediyordunuz. Koşuyordunuz, yakalayamıyordum. Allah esirgesin! Hasta olmayın! 
Dört beş saniye içinde bunları düşündüğümden adamın selamına karşılık vermemiştim. Dört beş saniye bir gecikmeden sonra ben de güldüm. Bunun üzerine adam yerinden kalktı, yanıma geldi.
- Bu caminin ismi ne?

Bir türlü bulamadım caminin ismini, dersem, inanır mısınız? Hâlâ sizinle beraberdim. Hayır, hasta filân değildiniz, çok şükür! Beni görmemek için arka yollardan gidişinizi görür gibi oldum. İçimi mütevekkil bir sıkıntı sardı. Kızamıyorum size... Dünyaya kızıyorum. En iyi arkadaşıma kızıyorum. -Yok a...- Bu mayıstan başka her şeye benzeyen soğuk bin dokuz yüz kırk altı mayısına kızıyorum. Budalaca gülen kızlara kızıyorum. Size kızamıyorum. Arka sokaklardan beni görmemek için kaçtıysa, beni düşünerekten gitmiştir, diyorum. Hatırladım caminin ismini:
-Beyazıt camisi, canım! 
Kadın da yerinden kalktı. Adamın mühim bir sual sorduğunu, cevabının bütün karışık meseleleri halledeceğini bağıran pek mütecessis bir yüzle yanımıza geldi. Yanına oturdu adamının. Bu sefer o sordu:
- Ali Sofya hangisi? 
-Şu tarafta... 
Bir işaretle sol tarafı gösterdim. Anlayamadılar ne taraftadır Ali Sofya... Elimin gösterdiği istikameti bir türlü kestiremediler. Gösterdiğim yerde kocaman binalar, birbirini kesen, biçen yollar, dükkânlar vardı. Oradan Ayasofya´yı nasıl bulacaklar? Ama ne yapsınlar, çaresiz kabullendiler. Zahir oralardadır, diye akıllarından geçmiş gibi yüzüme baktılar. Son bir defa daha: 
-Her halde ıraktır, dediler. 
-Yok, pek ırak değil. dedim. 
Adam ellisini asmıştı. Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı.
-Bunu getirdim köyden, dedi. 
Çarşaflı kadını gösterdi: Sütlaç gibi buruşuk, ufacık gözleri ile yanaklarının elmacık kemiklere rastlayan yerleri pırıl pırıl, dişleri bembeyaz, yüzüne bakınca bir süt kokusu duyar gibi oldum. Bu yüz pembe mi pembe; içinde ne güzel bir kan akıyordu kimbilir... 
-Hiç İstanbul görmedi bu. Bakıyor, hoşlanıyor da gülügülüveriyor. Hoşlanıyor pek. Biz Lüleburgazlıyız. Ben geldim birkaç defa İstanbul'a. Bu gelmemişti. Camileri gezdiriyorum.
- Taksim´e de bir gidin. 
- Gideceğiz. Beyoğlu'nu da görürüz ha? O da, Taksim'e ulaşmadan değil mi? 
- Evet. 
- Tramvayla mı gidelim?

- Tramvayla gidin, ya!

- Ama biz, tonelden geçmek istiyoruz.

- Tonel işlemiyor, kapalı.

Yaa, Tonel kapalı demek... Tonelin kapalı olmasına beraberce üzülüyoruz. Kadın, elinde gazete kâğıdına sarılmış bir şeyi bana gösteriyor:

-Bakır ucuzlamış, ucuza aldık.

- Kaça aldınız?

- Kilosuna... ne verdikti?.. Dört yüz elli kuruştan verdiler. Te, bak şuna, üç yüz on kuruş verdik. Pahalı değil, değil mi? 
- Üç yüz yirmi beş kuruş verdik. Yedi yüz gram geldi. 
-Sen beş lira verdin. Ne geri verdi sana bakırcı?
Hesap ettiler. Önce anlaşamadılar. Sonra anlaştılar. Üç yüz on kuruşa almışlardı tencereyi. 
Ben senin gelmen ihtimali olan yola gözlerimi dikmiştim. Onlar, hesaplarını yapmış, havuzu seyrediyorlar. Ben geçmenizden ümidi kesmişim. Sizi nerede bulabileceğimi: "Bana bakın! Beni dinleyin, n'olur? Bırakın da bir gün samimî olayım. Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz. Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz. Bırakın anlatayım..." 
-Bu, dibinden mi kaynar? 
-Yok canım? Babacığım, bu pınar mı? Boruyla içine terkos gelir. 
Adam yanındakine dönüyor:
-Borularla doldururlarmış. Dibine boru döşemişler, senin anlayacağın.

Bana:
-Pekiii? Hani bu, suları fışkırtırmış...

-Bayramlarda, sıcak havalarda... Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar.

Adam, kadına:
-Hava soğuk soğuk da ondan fışkırtmıyorlar, anladın mı? Sıcak havalarda fışkırtırlar da insanları serinletir...

Bana da dönüyor:
- Peki?.. diyor. Hani üstüne top korlar da sular lastik topu havaya fırlatır, oynatır durur, öyle de yaparlar mı? 
Elli yaşında adam, ellisine yakın kadın, fıskiyeler, toplar... Onlar, benden de çocuk. Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor, seviniyorum. Kadın eğilip beni dinliyor. Taksim'den, öteki camilerden, meydanlardan, Boğaziçi'nden, Kız Kulesi'nden söz açıyoruz. Sonunda lakırdılarımız bitiyor. Konuşmuyoruz bir zaman. Ben, size bir mısra bulup söylemek istiyorum. Yağmurlu havalardan, dağ yollarından, katırlardan, çıngıraklardan bahseden mısralar yok mu yeryüzünde? Bu sırada adam, kadınına Kızkulesi'ni, Haydarpaşa'yı, Selimiye Kışlası'nı anlatıyor... 
Bir ara üçümüz de susuyoruz. Mühim şeyler düşünüyor gibiyiz. Hele ben, neler düşünmüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz. Koşa koşa yanıma geliyorsunuz. Kolunuza bile giriyorum.
Tam bu sırada adam: 
-Kışın donar mı bu su?

Ne diyeyim ben şimdi? Üzüntüm yine dağılıyor:
-Donar, diyorum, donar da çocuklar üstünde kayarlar.

Kadına dönüyor adam:
-Donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış, diyor. 
Ne dersin, sevgilim. Beyazıt Havuzu kışın donar mı? Murtaza Çavuş'la karısı Hacer anaya ben, donar, dedim.
Havuz Başı ● Sait Faik Abasıyanık (Aynı adlı kitabından, 1952)

12 Kasım 2014 Çarşamba

Kasım (1882) Carl Larsson


Kasım (1882) Carl Larsson

Kaynak: http://biblioklept.org/2014/11/01/november-carl-larsson/

14 Ekim 2014 Salı

Alphaville (1965) Jean-Luc Godard


Eddie Constantine as Lemmy Caution in Jean-Luc Godard’s Alphaville (1965).
Kaynak: http://ratak-monodosico.tumblr.com/post/15345733089

1 Ekim 2014 Çarşamba

Haritada Bir Nokta ● Sait Faik Abasıyanık

Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar… Robenson Kruze’yi okumuşumdur herhalde; unuttum gitti. Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ada görmeyeyim, içimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir. Hemen gözlerimin içine bakan bir köpek, hemen az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk, abalar giymiş bir balıkçı, yırtık bir muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış, ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşini bırakmayan bir kuş, ağ, balık, pul, sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve dülger balığı haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir deniz…
Tabiat, çoğunca dosttur. Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkânları veren, yüz vermez bir babadır; fırtınasında kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgârında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor; canavarıyla karşı karşıya bıraktığı zaman adale kuvvetini sınıyordur. Orada dört tarafı suyla çevrili yerde insanların büyük, sağlam dostluklar, sağlam adaleler, namuslu günler ve gecelerle birbirlerine sokulmalarını, yardımlaşmalarını buyuran rüzgârlar, fırtınalar, deniz canavarları, kayaları günlerce, haftalarca döven dalgalara ancak tabiatın buyurduğu şekilde yaşanabileceğini; sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için; keskin aklın daha kör, daha mülayim, daha gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini; çorbanın çorbasızlarla taksim edilmek için mis gibi koktuğunu öğreten, belki de öğretmeden öyle iyi, öyle mübarek anadan doğulduğunu hayal ettiren bir düşünceyle haritalardaki maviliğin ortasında, kocaman kıtaların kenarındaki büyük denizlerin bir tarafına kondurulmuş adalara bakar, kurar dururdum.

Yatak odama da bir tane asmışımdır; geceleyin yatmadan önce okuduğum kitaba inanmazsam, canım sıkılır da gözümü kitaptan kaldırırsam haritaya gözüm ilişsin diye. Haritayı görünce bir nokta ada, ada görünce de hemen fırtınaları, rüzgârları, uğultuları, köpekbalıklarını, sonra birdenbire adanın namuslu insanlarını hatırlayıveririm. Haritada herhangi kargacık burgacık şekil almış adalara kara sevdalıya kurşun döken bir ihtiyar kocakarının aklı veya sezişleriyle dalar, bir şeyler bulup çıkarırım a, daha çok şekilsiz, ancak bir nokta gibi gözüken adalar merakımı çeker.

Bir gece ansızın bir motor katranlı bir iskeleye yanaşır. Işıkları kan portakalı kırmızılığında yanan haritadaki nokta adaya çıkıveririm. Hemen üç günlük sakalı pırıl pırıl beyaz, orta yaşlı bir adam yakaları kalkık, gocuklu bir paltoya gömülmüş yüzüyle gülerek yanıma yaklaşır:

- Geldin mi kardeş? der.

- Geldim, ağam, derim.

- Artık gitmeyeceksin ya?

- Aaah, derim,birdaha mı?.. Bir dahamı?..

- Adamızdan iyisi yoktur.

-Yokmuş ağabey, derim.

- Babam sizlere ömür…

Gözümüz bulanmış, tahta havalisinden hiç gözükmeyen bahçeli bir eve gireriz. Bir asma çardağı altından geçeriz.

- Ben bir elimi yüzümü yıkayayım hele…” der, eve girmeden sağ kolda bir çeşme vardır, hatırlayıverir, yönelirim. 
Heyecandan, üzüntüden, utançtan, titreye fitreye, yüzüme suyu çarpa çarpa yıkanırım. İki üç kişi boynuma sarılır. Komşular seslenir. Ürkütülmüş tavuklar bağırır, anam ağlar, ağam ekmek keser, bacım bardağı doldurur, ben duvardaki ağları seyre dalarım.

- Hava bugün lodos muydu, ağabey? derim.

- Başlarken lodos başladı. İkindiye doğru batıya çevirdi. Şimdi batı karayelden esiyor ama çevirecek, karayele çevirecek.

- Sonu kar mıdır ağabey karayelin?

- Geldiğin yerlere kar, amma bize pek yağmaz… Sen nasılsın bakalım? Rengin iyi maşallah!

- Çok şükür, ağabey!.. Köy nasıl?

- Bildiğin gibi gardaş! Hep öyle… Çocuklar iskambile dadandı, başka bir kusurcukları yok.

- Parasına mı oynarlar ki?

- Yok be anam! Para nerede ki parasına oynasınlar. Balığına oynarlar, misinasına oynarlar, çaparasına oynarlar, olta iğneciğine oynarlar. Hele bir oynaya görsünler parasına da…

Hani frenklerin “L'enfant prodigue” [harika çocuk] dedikleri bir oğlan vardır. Ben o çocukmuşum; israftan, delilikten, serserilikten dönmüşüm gibi olurum yatağımın içinde. Işığı söndürmemle uykumun başlangıcı arasına güneşli bir sabah, kayıklar, bütün bir balıkçı köyü halkı dolar. Kalkık uçları çiçekle balık resimli çifte kayıklar bir anda uzaklaşır. 
Bugün deniz, yüz veren bir anne gibidir. Bu kadar naz etmemeli, bu kadar yüz vermemeli, bu kadar ışıklı, bu kadar sakin, bu kadar lastik çizme gibi pırıl pırıl olmamalı deniz. Bunun yarını var. Dalga kırık cam parçaları gibi keskin ve soğuk vurduğu zaman olacak, o canavar su baştan girip kıçtan çıkacak. 
İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin haritalarındaki adalar beni, sonunda bir gün özlediğim gibi bir adaya tesadüfen bırakıverdiler. Yaşım orta yaşı bulmuştu ama nihayet asıl yuvama dönmüştüm. Sanki on dört yaşında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. Bir motor beni alıp büyük şehirlere götürmüştü. Yaşamıştım. Cebim para görmüştü. Kadın görmüştüm. Şehvet tatmıştım. Kumar görmüştüm. Hırsızlık, mahpusane görmüştüm. Kerhane görmüştüm. Yankesicilerle, hırsızlarla arkadaşlık etmiştim. Sulanmışlar, sulanmıştım. Aç yatmıştım. Para çalmıştım. Irza geçmiştim. Sevmiş sevilmemiştim. İşte bitkin, işte yorgun, işte hepsini hepsini yitirmiş, gittiğim motorla yeni geri dönmüştüm. 
Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, müsamaha dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim.

Sonbahar uzun ve güzel geçti. Çardaklardaki yapraklar kırmızının en son haline doğru ağır ağır kızara kızara, kırmızının renk oyunları içinde, düşmeden önce ne kadar sallanıp durdular. 
İnsanlara ağır ağır sokulmaya çalışıyordum. Babadan kalma ev, anamın sayesinde gürül gürül işliyordu. Bense, orada kafamı kuma sokmuş devekuşu gibi oldum önce. Artık bütün günümü ve gecemi burada geçirecektim. Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum. Niyetim, yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, saffeti, dostluğu, alınterini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma arasıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu muvaffakiyetler, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem kalemsiz kağıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım. Biliyordum ki, insanlar beni pek sevmeyeceklerdi. Bir adam ki, onlar gibi değildir. Balığa çıkacak olsam, “Koca evi barkı var. Ne bok yemeye balığa çıkar? Deli midir nedir? Pay da almaz” diyeceklerdi. “Baba fırını has çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki, anası var, yoksa satar savar sürünür” diyeceklerdi. Hiçbir zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlaya; rüzgârı, balığı, denizi, ağı seve seve ölümü beklediğimi bilemeyeceklerdi. 
Ne zararı vardı. Ben onları hayalimde adanın insanlarıyla ölçe ölçe, en büyük kusurlarını hoşgörüsüzlüklerinde bularak mahcup sevecek; bir sigara, bir adaçayı, bir kâğıt oyunuyla rüzgârlı günü bitirdikten sonra yatağıma yeni doğmuşçasına günahsız, hatıraları kova kova; iyileri, kahramanları, namusluları, hak yemezleri, alınteriyle sert tabiattan kavga ve dostlukla ekmeğini çıkararak, birbirlerine fedakârlıklar ederek yaşayanları seyirden duyduğum hazla derin ve rüyasız bir uykuya dalacaktım. Sabahleyin yine rüzgârla, yağmurla uyanacaktım. Camları buğulu bir kahvenin içinde elleri nasırlı, yüzleri güneş ve rüzgârla çizgili insanların arasında bugünü de bir günah, daha doğrusu bir kötülük işlemeden bitirecektim. 
Onların arasına seyirci sıfatıyla sessizce karışarak oldukça mesut yaşadım. Şehire bile inmiyordum. Her şey tahayyül ettiğim gibiydi. Yalnız pay meselesinde çirkin hadiseler geçtiğini işitiyor, onu da duymamazlığa geliyordum.

Bir sabahtı. Kayık hülyalarımdaki gibi balıktan dönmüştü. Çevaleler [balık sepetleri] vapura verilmişti. Şimdi ağları denize çarpa çarpa yıkıyorlardı. 
Balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen on, on beş dülger balığı kayığın küpeştesinde hâlâ canlı, ince, zar gibi kanatlarıyla titreşiyorlardı. Biraz sonra işlerini bitirmiş olacaklar, hepsi orta parmaklarına birer dülger balığı takarak çekip gideceklerdi. Umduğum gibi dülger balığı çorbası çok evlerde tütecekti. 
Kayığı temizleyenler sekiz kişiydi. Yedisi bizim adadandı. Sekizincisi zayıf, sarı, hastalıklı adamı hiç görmemiştim. Ne kadar dostça, ne kadar içten bir sevgiyle çalışıyordu. 
Balığın bol çıkmaya başladığı duyulduğu zaman dışardan da insanlar gelirdi. Dışardan ırıba katılanlar pay almazlardı. Irıp tayfasıyla reis, gönüllerinden ne koparsa o kadar balık verirdi kendilerine. 
O adam da bir dülger alabilmek, bu balığı hak edebilmek için elinden geleni yapıyordu. 
Nihayet iş bitti. İki büyük dülger balığını reis kıç altına attı. Tayfalardan birine: 
- Bunu bize götür sonra, dedi, ötekilerini pay yap. 
Üçer tane alanlar oldu. Dışardan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki, böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı. Adamın yüz ifadeleri neredeyse yine eski temiz, memnun halini, taze meyve halini alıverecekti. İki adım attı. Elini balığa doğru uzatmak üzere eğildi. Ama ötekilerden, başparmağına irisinden bir tane dülger balığı takmış birisi, kocaman çizmeli ayağını dülger balığının sırtına bastı.

- Ne o? hemşerim?. Dur bakalım. Dağdan gelip bağdakini kovmayalım.

Adam elini çekti. Bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Söyleyecek halde değildi. Rıhtım kahvesine doğru yürüdü. Dışardan kahvenin önündeki seyircilerden biri seslendi.

- Bırak yahu! O adam da çalıştı. Veriver bir tane, ne olur? Kalkmış nerelerden gelmiş işte.

- Ne yapalım, gelmesinler. Kırmızı götlü ile davet mi ettik biz onları? O balığın bir iki buçukluğu var. Balık çıkmadığı zaman yanaşmıyorlar ağı temizlemeye hiç. Yağma yok, hemşerim!

Kayıktakilerden hiçbiri kalkıp da: 
- Ayıptır yahu, ver adama, demedi. 
Bir ikisi, en umduklarım konuşacak gibi oldular. Bekliyordum. Şimdi umduklarımdan birisi payına düşen balıktan birini, en küçüğünü adama doğru fırlatacak diye bekledim. Reis kahvenin önünde kahvesini öttürüyor, kayığın asıl tayfasına keyifle bakıyordu.
Hadiseye karışan adam: 
- Ayıp yahu, dedi, ayıp!

Bu sefer konuşacaklarını, hatta paylarına düşen balıklardan en küçüğünü fırlatacaklarını sandıklarımdan biri: 
- Sen karışma bakalım, babalık! Fazla söylenmeye başladın. Ayıp ne demek? Ayıp yorgan altında.

- Babanızın malı mı bu deniz sizin?

- Onun babasının malı mı?

- Değil ama, gelmiş kayığınızda çalışmış bir kere.

- Kim gel de çalış demiş ona, gelmeseydi.

Balık verilmemiş adam, kahvenin bir iskemlesine çökmüştü. Kahveci başına dikilmişti. 
- Kalkacağız, kalkacağız, dedi. 
Ayağa kalktı. Kendisi için laf işitmiş adama: 
- Zararı yok, hemşerim, dedi, zararı yok. Vermesinler, istemez...

Gözüken vapura doğru yürüdü. Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek uzaklaştı.

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

Haritada Bir Nokta ● Sait Faik Abasıyanık [Son Kuşlar, 1952]

26 Eylül 2014 Cuma

25 Eylül 2014 Perşembe

Yabancı Basın

Çeşit çeşittirler... 
Yazıyı yazma amacına göre Türkiye'yi yorumlayanlar 
Bu tür yazılarda, yazıcıların amacı ülkelerinin Türkiye veya benzeri bir ülkedeki para-mal-hizmet-ticaret-askeri hareket serbestliğinin durumu ve geleceğini merak edenleri tatmin etmeye yöneliktir. Bu yazılarda kimin haklı olduğu önemli değildir. Ticaret, para vs ciddi işleri kimlerle götüreceklerini bulmaya yardımcı yazılardır. Devlet aygıtı kimin elinde, hangi taraf güçlü...yü anlatan ve tabiy durumu güçlüye göre yorumlayan yazılardır. Köklerine kibrit suyu vermeli! 
Özgürlük, İnsan Hakları ve Demokrasi havarileri 
İyi insanlardır! Öyle varsayıyoruz. Kimi zaman doktordur ve Afgan dağlarından mücahitlere yardıma koşmuştur. Ama çantasından nedense ilaç değil de silah alınacak para çıkar. 
Küheylandır! gittiği her yerde ülkesindeki hijyen duygusunu aramaktadır. Bu hijyen toplumu, steril kurumsal yapı teorisinin aşısını yapmak istemektedirler. (Çünkü ülkesinde dört dörtlük uygulanmaktadır. Biz gariplerin ihtiyacı budur) Bursu, kredisi, kursu ve destekleri vardır. Gittikleri her ülkede o ülkenin vatandaşlarından 'eğitimli' ve 'yabancı dil bilen' önünde on takla atacak onca kişi tarafından etrafları sarılır. Bu taklacıların neredeyse hepsi şikayet ettikleri ülkelerinin lider-yönetici-bürokratları kadar para ve statüye düşkündürler. Taklacılar iyi çalışır. Araştırma başlıkları belirlenmiştir ve buna yönelik araştırmalar hazırlanır, ardından veriler toplanır, yorumlanır, raporlaşır, hatta kitaplaşır... 
(Bu araştırmanın o ülkenin hangi ihtiyacına yönelik olduğu çok anlaşılmayabilir) 
Edebiyata dair bilginiz, bu yazıları okudukça yazıya küsmenizi engeller. Bu veriler ve raporlar altında silinip gitmiş insan gerçeğini, tarihini; yazı dili ile nasıl bu kadar kuru anlattıklarını okumak sıkıcıdır. 
Kurtarıcılar, taklacıların kişisel husumetleri ve tarihleri ile ortaya çıkardıkları işe bakarak ülkelerimizi yorumlarlar. Yazarlar... Bu yazılar görece tarafları ve olanakları daha fazla ayırt etmekle birlikte "özgürlük, insan hakları ve demokrasi"yi istedikleri ticari-siyasi ve askeri kararları alan taraf tarafından savunulduğunu yazmaktadırlar. 
(Bir ülke halkının içine salıp büyüyecek adalet duygusu ve kurumlarının inşaası o ülke ilericilerinin derdi ve işidir. Ancak onlar yapabilirler!) 
Kurtarıcılar paralarını kazandığı, tekerleklerini döndürdükleri, çarklarını çevirdikleri, askerlerini yerleştirdikleri sürece adalet, insan hakları, demokrasi s*klerinin derdi olmayacaktır. 
Diğerleri 
Bunun dışında bütün kurumlara eleştirel durarak (durmaya çalışarak) bağımsız yorumlarını ve yazılarını okuyacağınız onca insan da vardır. Azdırlar ve çok da bilinmezler. 
Kim olduklarını siz bulun!

13 Eylül 2014 Cumartesi

Bakış



Heykel (Ayrıntıları anımsamıyorum)

(İstanbul Arkeoloji Müzesi, Temmuz 2014)

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Symphonia Kakophonica -- Kriton Dinçmen

Kriton Dinçmen'in adını az duydum, kitaplarını orada burada çok gördüm. İlgimi çekmiyor da değildi. Toplum Kitapevi'nde çalışırken Remzi İnanç övgüyle bahsetmişti. Ölüm haberini televizyonda duymuştum bedenini araştırmalar için bırakma kararını da... Ölümünden çok bu işlerin içinden gelen bir insanın 'bedenine' karşı bu rahatlığı kalmış aklımda. Bilmiyorum belki ben tutucu bir adamım, ama ölü olsa dahi beden bütünlüğüne dair bir takıntım var. Bu bahar Alkım Kitabevi'nin Kadıköy şubesinin ikinci katında yer alan ucuz kitaplar içinde 1 liraya gördüğüm Symphonia Kakophonica'sını aldım. Öyle de dururken misafirliğe giderken yanıma aldım. Gece uyumak isterken bitirdim bu öykü kitabını kısa kısa olsa özetleyeyim içindekilerini:

Hiçliğin Ballad'ı
Mahpeyker'in hikayesi... Türkçe yazılmış en koyu öykülerden, kadife,ve eski eşya kokusu sarmış bir ev... Anlatılması güç bir hikaye şaşırtıcı ve etkisi sert oluyor. Şaşırtıcı neredeyse hikaye ile bir ömrü adım adım yaşıyorsunuz. Bunda Dinçmen'in kısmen dönem ile ilişkiler kurmasının, devrin değişen yaşantılarından anekdotları da katmasının etkisi var. 62 sayfalık uzun hikayesi ile tek başına bir iş yapmış Dinçmen.
"Kışları ada hemen hemen boşalıp tek-tük evlerde geçmişlerine kıvrılıp kalmış bir-iki ihtiyara kalınca, Hiç'lik egemenleşerek artık kendisinin dahi hiçleneceği Son'u bekler... Öyle olur ki sade bugün veya yarının yokluğu değil, dününde yokluğu biter ve Hiç tüm görkemiyle, her şeye yerleşir... İhtiyarlar (...) kendi içlerindeki bitmiş dünyada günlerini geçirirler. 
Mahpeyker o her zamanki "vücudu burada ise de kendisi çok uzaklardadır" tavrını ve o garip gülümsemesini hiç bırakmadı... başörtüsü, temiz giyimi, olmayanı görme ve gelmeyeni bekleme ifadesi ile tek başına yıllarını geçiriyordu..."
Hidayet'in işemesine Aya Yani kızınca, sarhoş papaza iş düşer
Bu öyküsü yazarın Sait Faik'ten esinlenmiş olduğunu gösteriyor. Birincisi olay yerimiz Adalar'dan birisi (Heybeli). Sahnelerin çoğu balıkçı sandallarında, denizde, gidilen Aya Yani'de ve denizci kahvelerinde geçiyor. Bir de biraz uyumsuz sarhoş bir papazımız var. Hatta diyebilirim ki bu öyküde adı geçen bu sarhoş papazı Sait Faik Lüzumsuz Adam (1948) kitabındaki "Papaz Efendi"nin ta kendisidir.
"ağları boş, cavelileri boş, elleri boş olarak adaya döndüler."
Yedi adet portakal, bir çocuk ve koca-koca adamlar
İki ortaokul öğrencisinin şakalaşmasından doğan hikaye Aziz Nesin öyküsü tadında ama az mizah çok Orhan Kemal var içinde:
"Mahalledeki çocuklara gün doğmuştu; yeni bir ad bulmuşlardı Ahmet'e: kaçık Ahmet!"
Üçüncü tanığın yaşı kaçtır
Bekir Yıldız bu evet, hem Almanya var, hem yüzyılların karanlığına boğulmuş Doğu insanı. başkası da anlatamaz bunu.
"hiç karşı koymadan söylediklerimi yapıyordu... her şeyi tamamen yerine getirdiğini görünce, silahımı çıkardım... gözleri yaşlı idi..."
Hata Nerede
Muhtemelen Dinçmen'in adli vakaları bu öykülere sızmıştır. Bu hangi vak'adır demeyeceğim. Yine de hangi yazar olacağını çıkaramadım. Son dönem yazarlarından olmalı okusam çıkarırdım. Belki de okudum ve hiç iz bırakmadı bende.
- Di mi Hakim bey!
Symphonia Kakophonica Kriton Dinçmen
Öykü, Telos Yayıncılık, 1998, İstanbul

Yine sıradan yağmurlu bir gün (F: Martin Munkacsi)

Kaynak
http://pour15minutesdamour.blogspot.com.tr/2014/07/the-night-is-calling.html

































10 Ağustos 2014 Pazar

Cumhur başkanlığı seçim gününden notlar (Ağustos 2014)

4-7 Ağostos 2014 
Halk, Timur'a gitme işini Hoca Nasrettin'den beklemediği güne kadar... Sürecek, sürecek! (@belirtiler · 4 Ağu)

Rte'nin tv konuşmasından anlaşılan: 1- Seçime katılıma önem verdiği 2- İkinci turun olacağı 3- Ekonomiyi hala sıkıntılı bulduğu... (@belirtiler · 5 Ağu)
Hep beraber öğreneceğiz, hep beraber yaşayacağız: farklı dinden, farklı dilden, farklı kökten olacağız yanyana iç içe aynı yerde yaşayacağız (@belirtiler · 7 Ağu
09 Ağustos 2014, Cumartesi 
Yarın bu saatlerde aslında kimsenin bizi kurtaramayacağı ve yine baş başa kaldığımızı anlayacağız. (@belirtiler)
Bu seçimi kazanmak imkansız ve kafası gövdesinden ayrılmış bir ülkede, seçim bunun sebebi iktidarın meşruluk kaynağı... (@belirtiler)
Keşke şu an tek derdimiz Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması olsa... (@belirtiler)
RTE gitse bile hurdaya çıkmış bir devlet, komşu ülkelerin bozulan iç güvenlikleri ve bizi de tehdit eden savaşlar ne olacak. (@belirtiler)
Rte ve tayfası mermerden kale yapmış. Bir sahne kurmuş. Biz orada kumdan kale yapıp yenelim diyoruz. (@belirtiler)
Bütün devlet olanakları yıllardır arkasında olan birisi nasıl yenilir? Oy vererek mi? Geç kalmadınız mı? (@belirtiler)
Yerel seçimden bugüne olan-bitenle ne kadar ilgiliydik? Aldatmaca-yönlendirme haberlere karşı ses çıkardık mı? Neyi yeneceğiz? (@belirtiler)
Seçim yarın, bugün Maliye Bakanı vergi cezalarına af-düzenleme gelecek diyor. Cezası olan biliyor ki Rte istediği oyu alırsa bu af gelir. (@belirtiler)
Eeeee? Hadi İhsanoğlu ne yapsın, Demirtaş ne yapsın? #cbseçimi2014 (@belirtiler)

10 Ağustos 2014, Pazar
Oy ver ya da verme: Ama unutma! Uludere, Reyhanlı, Ethem, Ali İsmail, Soma, "Paraları Sıfırla".... nicesini UNUTMA pic.twitter.com/pNRGOo7gcP (@belirtiler)
***
(*) Cumhur başkanlığı seçim gününden notlar: #cbseçimi2014  (@belirtiler)
1. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi fikri ve önergesi Erkan Mumcu'nundur. Akp vekili iken sunmuş Anap başkanı iken savunmuştur. (@belirtiler)
2. Cb'yi halk seçsin demiş ve parti olarak (Anap) meclisteki seçime katılmamışlardır. (@belirtiler)
3. O gün, akp-c medyası bunu askerin zorlaması olarak medyalarında vermiş, olayı işlerine gelecek şekilde çarpıtmışlardır. (@belirtiler)
4. Halkın cumhurbaşkanını seçmesi fikri uzun süre Akp'de kabul görmemiştir. Mecliste kolayca alacaklarını düşünmüşlerdir.  (@belirtiler)
5. Ne zaman Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi mecliste sorun olmuş. Akp'nin aklına Mumcu'nun önerisi gelmiştir. (@belirtiler)
6. Yemişim Erdoğanla, Gül'ün laf salatası "demokrasi bu", "aracısız" zırlamalarını. "Demokrasi, halkın seçimi" hikayeleri buraya dayanır. (@belirtiler)
7. Aklınızda olsun, yolda-belde biri bunları savunursa söylersiniz. Yoksa Ne Rte ne Gül halkın seçimini filan düşündükleri yok (@belirtiler)
- - - 
(*) Kaynak: serdar akinan ‏@serdarakinan 14:20 - 14 Tem 2014
Ne olur sabredip izleyin sonuna kadar... Bundan altı yıl önce bunları öngördü. Sözün bittiği yer! https://www.youtube.com/watch?v=INidrUmlD1o …
Yukarıdaki girdiler @belirtiler tivitır adresinde yayınlanmıştır. Girdilerin sonundaki @belirtiler bağlantısı tıklandığında gönderiye tivıtır üzerinde ulaşılabilir. 

8 Ağustos 2014 Cuma

Bela ilen Kaygı

Suyun, akan suyun; yazı, kışı ve dört mevsimi belirsiz olan, gittikçe de mevsimleri belirsizleşen bir coğrafyada...O suyun kenarında tarlası, evi, çocuğu, belleği olan insanlar. Bir o kıyıyı vuran su, bir bu yanı vuran su... Bir o yanı güldüren,bir bu yanı ağlatan... Yeniden güleni, ağlayanı değiştiren su. 
Bu su durmaz akar, akacak.  
Tarih, siyaset bize geçmiş zamanların sıradan insanlarının kaygılarını anlatmaz. İşgalciler, salgın hastalıklar, kötülükler bir şehri kuşatırken oradaki insanlar ne yaptı? Haberini önceden aldılar mı? Mevsimin ve işlerin bozulduğu, bir şeylerin ters gittiğini sezinledikleri, gidenlerin dönebilenlerinden iyi havadisler alamadıkları sosyal medyasız çağlarında nasıldılar? Elbette gerçekle karışık çarpıtmalar vardı. Elbette kulaklarına onca fısıltı ulaştı. Geçmişin o küçük parçacıklarını barındıran masallarına-mesellerine kulak kesilmişler ne yapmıştı?
Sanırım bizler bugün neler yapıyorsak onlarda onları kendince devrince yaptılar.  
Bela ilen kaygı birbirleri ile o kadar güçlü bir bağa sahip ki "şu önce", "bu sonra" diyebilir miyiz?
Bela yaşamadan, belalara dair doğru-yalan-yanlış anlatılanları dinlemeden kaygı duyulabilir mi? Bütün kaygılar apaçık yaşanmış belaları gerektirir mi?  
Hiç bir kaygının kökeninde apaçık bir beladan bahsedemeyiz. Ama insanlığın, insanın belalara dair belleğindeki izlerin kaygının bir büyük azdırıcısı olduğunu görürüz.  
***
Kaygılıyız. Daha sokağımızda kimsenin kafasını kesmediler. Daha kimsenin evi yağmalanmadı. Güçsüz ve savunmasız insanlar aksak topal eski tas eski hamam gidiyorlar. Sonra gidebilecek miyiz? 
Kimi düşünüyor. Kimi, ESKİ'nin  kalıntıları bunlar diyor. YENİ büyük bir başarısızlık, büyük bir yenilgi ile başımıza çökecekken... Ne olacak? Bu YENİ (bütün iddialarını kaybetmiş) eskinin hastalıklarının eleştirisi ile büyüdü ve onlarla sarmaş dolaş bugüne geldi. 
Her devrin efendisi olanlar, her devrin rengine derisine, dinine bürünenler yine olacak. İstekli ama isteksiz olacak. Onlar bu YENİ'den çok umutlu, varlık havuzları doldukça da umutlu olacaklar.
Bir "Cumhuriyetçi teyze" vardı. O, haklı mı çıktı şimdi? Aman ne ayıp! Akademik becerisi müthiş camiamız bir şeyleri yine yanlış yorumlamış. Komünist partiler ve sosyalist ülkeleri yargılamayı bildikleri kadar kendi ettiklerini de masaya yatıracaklar mı? "Mutfağında olmadığın bir davanın sofrasında ancak bir sığıntı, bir soytarı olursun" demedi mi hikaye edenler size? 
Bu ülkenin derdi "bir adam" değil. Her devirde birilerinin adamcıkları olanlar değil mi? 
Sel geliyor önünde küçük taş setler, ağaçlar ne kadar iş görecek. Hepimiz biliyoruz, o su buraya varacak. Bu kargaşada en az zararla, hatta faydayla çıkmayı hesap edenler olacak: Kimi dost, kimi düşman. 
***
Suriye halkının önemli kısmı neden silaha sarılıp hükümete karşı savaşa katılmadı? Acaba Afganistan, Irak ve Libya'da yaşananlardan bir şeyler mi sezinlediler? Belirsizlik... Kaygı... Gelecek nasıl olacak? Daha iyi... Daha adil ve özgür bir ülke iddialarını taşıyanların kutusundan tarihin cani ve katillerinin çıkacağını mı gördüler?  
Buranın ve Doğu'nun insanları, onların birikimleri her bir kuşatmanın, yıkımın ardından batıya hep batıya göç etti. Şimdi göç edenler ne yöne göçüyor? Hala aynı mı? Yezidi, "kaçtık Alman vizesi bekliyoruz" diyor. Geri dönecekler mi?
***
Gelelim bizim mutfağa... Acaba küçük tezgahlarımıza mı desek? Çağını aşamayan dava ne olur? Geleceği taşıyacak genci deneyimsiz görüp ona bir yol, hareket alanı tanımayan gelenek ne olur? Dinler görünen, yanlış dediğinin sebeplerini anlat.a.mayan... Çocuklarını aşırı kontrol altında yetiştirerek geleceğe birer acuze hediye eden ailelerin kaderini mi yaşayacağız? 
Dinliyorduk duvardan, yerden, gökten gelen fısıltıları... Belki hükümet ve destekçileri kimi şeyler başardı, ama bu halkta bunlara karşı kendi kendine aşılandı. Elbette bu yetmez. 
O "iddiaların" çoğunu yeşertebiliriz. Muhalefet edip karşısında durduklarımızın "iddia, hakikat, ahlak" arasındaki uyuşmazlıkları ve kusurların kendi iddia, hakikat ve ahlakımızda olabileceğini de görerek olacak bunlar. Önce dinlemeyi, yargılamamayı sonra fikrimizi, bildiğimizi söylemeyi mi öğrenmeli? 

***
Gelip geçen selle... Eğer toprak kazınıp gitmemiş ise birileri kalacak. Sudan geriye kalanlar yeni bir ülke kuracak. Eski hastalıklar nüksetmez de geleceğe kalanlar; insanları dinlemeyi ve onlardan bir şeyler öğrenebileceklerini kabul ederlerse; o insanların da onların dinlemeye ne kadar açık olduklarını göreceklerdir. 
Şimdi günlük yaşamın derdine dalmış insanların bile belli belirsiz sezinledikleri: "fırtına geliy!".

Datça yolundan Gökova boyları (2014 Temmuz)

Datça yolundan Gökova boyları (2014 Temmuz)

1 Temmuz 2014 Salı

Şimdi Sevişme Vakti • Sait Faik, 1953

Çıplak heykeller yapmalıyım,
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen ak sakallı kasketli,
Yırtık mintanından adaleleri gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Aşkların tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım, resimlerden...

Şu oğlan çocuğuna bak
Fırça sallıyor
Kokmuş manifaturacının ayağına
Dört yüz bin tekliğinden
On kuruş verecek.

Seni satmam çocuğum
Dört yüz bin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin.
Söylemeliyim
Yok
Yok... meydanlarda bağırmalıyım,
Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.

Resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım.
Baygınlık getiren şiirler.

Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hakla o eski, o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem, 
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu...

Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını,
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan'dan
Orhan Veli'den
Yunus'tan, Yunus'tan...

Şimdi Sevişme Vakti • Sait Faik Abasıyanık, 1953
Ezginin Günlüğü yorumu:

30 Haziran 2014 Pazartesi

Bu hariç (palyaçoları sevmem)


Bir buzdolabı süsü, bir kayıp parça, bir eski zaman...

21 Haziran 2014 Cumartesi

Uzun Bir Hikaye

Yanlış yargılar mı oluşuyor nedir? Bazen uzakdoğulu bilgelerin yarı deli, yarı abdal, yarı çulsuz olmalarını düşünürüm. Evet, belki öyle değiller. Benim izlediğim filimlerde gördüğüm bir ayrıntıdır. Soru sorana güler, gülerler. İçki. Olmazsa olmazdır, her cihanda. Hangi filimler diye sorarsanız. Çok eskiden izledim; annemle, annemi beklerken Han'nın yolcu kavanelerinde, şimdi söyleyemem. Ama bizdeki bir şeyleri sezinleyen delilere benzer. Filimlerde, oyunlarda, sokaklarda rastlarız. Bektaşidir, abdaldır, düğünümüzde çalgıya gelendir bizde... Yanlış derseniz. Demek hakkınız, düşünmekte benim hakkım.
Yaşamı yavaşlatmak ile meşgul iken, bir yerinde ahmakça şeylerin gölgesinde boğulmaktan kurtulmak için biraz buraların açıklarına açılabiliriz. Bir derdin, çoğu için saç teli kadar değeri olmayan bir derdin peşinde koşuştururuz. Azızdır. Kimsecikler yoktur. Olan birkaçızdır. Uzağızdır. Delilik, sersemlik, ahmaklık, avanaklık ederiz. Sevenlerimiz üzülür. Ama öyle durumlar, öyle anlar doğar ki bu sefilliğimiz bize bağrımızdan kopan sözü söyleme hakkını verir. Kimsenin ekmeğini yememişizdir, kimsenin sofrasında ziftlenmemişizdir. Doğru bildiğimiz, peşinde gittiklerimiz vardır. Söyleriz. Söyle canım söyle deriz. Söyleyelim tabiy...

* * *
Gün kısadır. Hayatta kısa ama, demeyin. O gün uzamalı o hayat kısa olsun isterse. Uzaya uzaya ancak bir yere varır gibi olduğunda varamayacağını anlarız. Ama kertesini çözemeyiz, bilinemezci değilim. Bildiğimiz şeyler üzer bizi.

-Doğru nedir diye sorarsanız, durum nedir derim.

-Adam! O adam deli! derler. 

İlkgençliğine adım bile atmamış bir çocuk, 'öğrenme güçlüğü'nden kaynaklı özel eğitime gelmiş. Karşımda oturuyor. "Eğer insanlar bildikleri her şeyi kitaplara yazıyorsa insanlar neden böyle yaşıyor. Doğru olan nedir, niye yaşar insan. Neden mutsuz insanlar. Babam neden çalışıyor. Para ne. Neden, niçin, ama, ama, sonra, daha sonra, daha da sonra..." Sonra ötede beride birikmiş onca soru ve yanıtların doğurduğu her bir yeni soru... Herkesin bir yerinden keşfettiği ve her yeni gelenin bir yerinden tekrar ve tekrar keşfetme uğraşına girdiği bir evren. Aslında dürüst olalım: Çoğumuz keşfedilmiş olan o evren gölgesinden çok çıkmayız.

* * *
Ekmeğini kazanan insan, kazanacak insan, kazanması gereken ama kazanamayan, ama yeterince kazanamayan, lakin az kazanan gölgeden açılmamışlar, açılmaktan korkmuşlar. Haklılar. Ama doğrunun üzerindedirler de. O'nlar inşaa eder doğruyu. O alır-satar-yıkar-yapar. O'dur. Biz avanaklar da oralardayızdır. Sultanların kanlı konaklarına, patronların et ve kemikten yapılma gökdelenlerine bakarız. Bizler karınca, böcek ve insanız. Ama kibirliyiz, rutubetin içimize işlemesi gibi bu kibir. Gölgesinden çıkamadığımız, --sen çıktığını mı düşünüyorsun ya ben-- kan, et ve kemik yapılar içimizi çürütür. Bedenimizi ve kemiklerimizi olmadık biçimlere sokar. Birer yapı malzemesiyizdir.

* * * 
Müzik olmasa, şu an benim dinlediğim, bir an bir yerde sizin de dinlediğiniz. Resimler olmasa, söz olmasa, yazı olmasa, gülüş ve ağlayış olmasa; morglar ve doğumhaneler arasında ne yaparız. Arkamızda devleşen gölgeler bırakarak açılamayız buradan. Biz açıldıkça o gelir ve daha çoğumuzu alır karanlığına.


6 Haziran 2014 Cuma

insanlar: ben, biz, siz, onlar ve ötekiler... ve daha da ötedekiler

"Teori politika beni her zaman sardı. Bazen pratik politika da yaptım. En çok 1977 seçimlerinde "pratik" oldum. İstanbul'da, işçi sınıfı partisinden milletvekili adayıydım. (...) Bir ay kadar önce, 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı'nda beş yüz bin kişi toplanıyor. Seçimde bizim listemiz beş bin oy alıyor. Çok üzüldüm; ancak hiçbir zaman kendimi eksikli görmedim. Daha önce söyledim ve şimdi yazıyorum: Eksikli, bize oy vermeyen, kütlelerdi." Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat, Önsöz (Ekim 1984) 
 Yukarıda yazanlara burnu büyük bir adamın halkı küçümseme gayreti diyebiliriz. Cidden burnu büyüktür. Ama sözünü cezaevlerinde yatacağını bile bile sürdürmüş insana söylemek ile ülkemizin tuhaf 'yazıcı'larına söylemek arasında bir fark var. Birincisini yine de okurum: Ne demiş, derim. Yazıcıları ise aldatıcı ve pohpohlanmış bulurum. Okurken sıkılırım. Halk dalkavukluğu yapmak yerine doğru bildiğimizi söylemek arasında bir ikileme düşerseniz, gerçek; korkunç ama daha cazip geliyor. Çözüm denilen; sorunları, onları çözme olanağı da verecek bir üst basamağa taşımak gerçekle yüzleşmekten geçiyor. Pohpohlanmanın aldatıcı yüzüne çok aldanmayın. Geçici ve uçucudur. Sizi yalnızlığınıza bırakır gider. Ve devam ediyor Küçük: "Yenilgi bir büyük öğretmendir".Yazıldığı gün için özgün ve değerli olabilir. O gün için düşünün. Bugün laçkalaşmış bir laf bu. Öğrenemeyen ve gerçeği ilk gördüğü sanana; ne zafer ne yenilgi iş görür.

* * *
Mesleğiniz insanlarla; özel dert ve tasalarına gömülmüş insanlarlaysa ve siz bunu insanlarla paylaşırsanız. Alacağınız yanıt bir kaç başlığa toplanır. Yardım etmeye çalıştığınız insanlara acıyıp mesleğin zorluğunu vurgulayanlar. Onlar için söyledikleriniz, hiç ilgilenmedikleri ve karşılaşmadıkları bir gerçektir. Kendilerinden uzak olduğu sürece sizi pohpohlayarak kendilerini rahatlatırlar. Bir diğeri mesleğinizin çevresi çeperinden olup insanlara yardım ediyormuş gibi görünüp cebini doldurmak, şişinmek derdinde olanlardır. Bir de yardım etmeleri gereken insanlara kendini adadığını düşünen ama çaresiz çıkışsız insanlardır. Oysa insanları yargılamak, acımak, onları sınıflandırmak için çalışmıyorsanız; onları bağımsızlaştırmak, ayağa kalkmaları, düşüncelerini ifade edecek ortamlar yaratmaya çalışıyorsanız kimi sıkıntılar ortaya çıkar. Nedir bu?

* * *
Halklar çocuklar birbirine benzeşir. Atalarının onlara hazırladığı bir ortamda gelişirler. Ortamın ve ataların yeterliliği onların zihnini ve geleceğini belirler. Modern dünya bu ortamı ataların verdiklerinden daha fazla ve karmaşık bir hale getirdiğinde işler daha da karışır. Başka halklardan ve çocuklardan da öğrenmeye başlanılır. Eşitsizlik her halk ve her çocuk için kendi belirleyemediği bir gerçektir. Diğerleri ile eşit değillerdir, içlerinde de böyle bir eşitlik söz konusu değildir. Kimimiz bunun öyle ya da böyle farkında olarak hayat içinde yerimizi alırız. Öğrendiklerimiz hepimiz için daha yaşanılır bir dünya isteğini kamçılar bazen... Onlar: Sefilliğin, adaletsizliğin kavurduğu insanlar... ya acıyarak bakar, ya yardıma koşar, ya hep birlikte kurtulmaya bakar... ya da bayağı kalabalık olarak bu bakışlara karşı başka konumlarda yer alırız. Sonuncular konu dışı bırakıyorum. İlk üç grup... Kendi tanımladığım bu üç grup... içinde koşuştururuz.  
Dertlilerle duygudaşlık... Onlara yardıma koşan biri olur ya da onların bir parçası olduğumuzu ve onlar gibi bir düzenin kurbanı olduğumuzu bilerek ortak bir kurtuluş yolu bulmaya çalışırız. Ama hiçbirimiz tam anlamıyla ne bu acıların sebebleri ile hesaplaşmışızdır, ne de onları var eden o zemini hissetmişizdir. Öğrendiğimiz kadar kendimizi korumaya, insanları kollamaya çalışarak yolumuza bakarız. 
(Bazen deriz romanların, anıların derinliklerinde kimdir bu insanlar, kim?) 
Adil olmayan bir dünyada bağımsız ve özgür olmanın sınırlarına yapışırız. Süreğen bir yolun yolcusu alışkanlıkların, yanlışların izlerini de taşır. Ama hiç bir yoldaşının bunların izini taşımasını istemez. Yanlış! Varsa böyle lanet bir düzen o da görmeli ve yaşamalıdır. Ya çekip gidecek ya da ayakları üzerine basıp yürüyecektir. Acımak, duygudaşlık göstermek, evet! Ama tek başına fırtınaya düştüğünde ne yapacağını bilecek, ilkelerini kuracak ve yaşatacak bir kişi isteriz yanımızda.

* * *
Ağlaşanlara katılmak, onlara içimizin cız etmesi veya onlara onlardan biri olarak bir yardımlaşmanın, dayanışmanın ve mücadelenin ortağı yapmak geçer. İlki gelen hastasının yakınları ile oturup ağlaşan doktora benzer, oysa hastanızı iyileştirmek için yapmanız gereken (belki de hiç istemediğiniz) mecburi müdahaleler vardır: Soğuk gelebilir, kaygısızlıkla suçlanabilirsiniz. Sonuçları görmeden kimseye niyetinizi anlatamazsınız. Ağlaşanla ağlaşmak, acıların içinde kaybolmak, bir an ayağa kalkandan kendinden menkul bir beklenti içine düşmek; bizi rahatlatır. Yenileri ve yenilerinin geleceği bir çaresizliğe çıkışsızlığa mahkum oluruz. Oysa öğrenmedik mi hala?
* * *
Bir de bu gruplar içinde yanımızda yöremizde birileri vardır: Belki sever, belki rahatsız oluruz. Belki her sabah aynada karşılaşırız. Ne yazık hep olacaklar. Onu da Sait Faik anlatsın: 

"O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bir anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman Sinağrit Baba büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit baba etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba'nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir ikiyüzlü köpek olduğunu bizim görmediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihli yaver gitmiş birisiyidi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama, belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bu imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek olan bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnında okuyordu. Bu adam o kadar talihli idi ki daha, ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit baba son nefesini, böylece bir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi." Sinağrit Baba, (Mahalle Kahvesi, 1950)