27 Aralık 2013 Cuma

11 Tez Düşünülmüş Yargı

Bugün olanlara dair tezlerimizi yazalım: 
1) İslamcıları aynen sosyalist solun yaşadığı gibi bir yıkım ve karanlık dönem bekliyor. 
2) Bu ideolojik bunalımdan ancak modernist ve seküler hayatı toptan reddetmeyen bir islamcılık çıkabilir. 
3) Yıllarca sosyalistlere söylenen "sizi de gördük" lafı onlara da söylenecektir. 
4) İslamcılar para ve mevkiyle hızlıca yükseldi. Yüklendikleri sorumlulukları yerine getirmeyip olanakları da istismar edince daha hızlı dibe inecekler. 
5) Sosyalistlerin yenilgisinin nedeni kafa karışıklığı ve karşı propagandanın ikna kuvveti idi. (Hepsi çöktü sonradan -yetmez ama evet gibi- ama giden gitmişti) 
6) Türkiye siyaset arenası sol-sağ liberalleri ve düşüncelerini kalbura çevirmiştir. İlginç yanı iktidar olmadan ortak çıkar amacıyla yıpranmışlardır. Artık gülünçlükleri sadece bize görünmemektedir. 
7) Ulusalcılar, islamcılar, liberaller, sosyalistler ve onların ortaklarının hepsi yenilmiş olarak yeni bir döneme girmektedir. 
8 ) Son olarak bu tablodan Kürt politikerlere ve Türk solundan ortaklarına umut ettikleri hiç bir sonuç çıkmaz. Ama bu tablonun manyetosunu hep etkilerler. 
9) Bu dönemin en sevindirici kısmı: (a) Sosyalizme (eşitlikçi düzenlere) karşı önyargının azalması ve (b) İnsanların emekçi kimliklerini ve/ya sınıflarını baskın bir şekilde hissetmeleri. 
10) Hangi siyasi, dini, etnik gruptan gelirse gelsin emeğini satarak yaşamak zorunda olan insanların kardeşliğini kurmak görevi var. 
11) Irkçı, nefret içeren, diğerini aşağılayan her dille mücadele etmek de bir diğer işimiz. Şayet kardeşçe, eşit ve özgür bir ülkede yaşamak istiyorsak. 
27 Aralık 2013, Cuma
Kadıköy, İstanbul

8 Aralık 2013 Pazar

Postmodernizm vs Pozitivizm

Beyler,
postmodernizm ve pozitivizm arasından geçmek üzereyiz, ikisine de çok fazla yaklaşmamak için özen gösteriniz...
 

7 Aralık 2013 Cumartesi

Büyük hayaller kuralım sevgilim! — Sait Faik Abasıyanık

"... Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum. Tertemiz bir şehirde asfalt caddeler üstünde, dibinde metrolar geçen, üstünden kolosal [kocaman] otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum. Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peçetelerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:

Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim diyorum.

Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız, sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum. ..."

Büyük Hülyalar Kuralım (Havada Bulut, 1951) — Sait Faik Abasıyanık, Öykü, 1. (34.) Basım, Nisan 2013, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul

27 Kasım 2013 Çarşamba

20 Kasım 2013 Çarşamba

Sait Faik'in Ardından — Sabahattin Kudret Aksal, 1954

"... (Sait Faik)... Kendini zorlamaz, bir edebiyat adamı görünümüne girmek istemezdi. Bütün sevdası herhangi bir insan izlenimini vermekti. Hele yeni tanıştığı kimselerde, kayıtsız, edebiyata pek aldırmaz insan görüntüsünü, kuşkusuz isteyerek, uyandırdığı çok olmuştur. Ama bu dış görünüşün altında, yazgısnı sanatın yazgısıyla birleştirmiş kişiyi görmek o kadar da güç değildi. Belki sanatı kendilerine kaygı edinmemiş olanların, sanatla çok ilgili görünmek isteyen hallerinden tiksinmişti de, bu duygusundan sıyrılamayarak öyle yapıyor, her şeyin uydurulması ile savaştığı gibi, bu derbeder hali ile sanatçının düzmecesiyle savaşıyordu. Bu, içten, olduğu gibi görünmek isteyen edasını kesik tümceleriyle, inadına edebiyatça olmayan konuşmasından tutunda giyimine dek sindirmişti. Kaç kez sanatçı değişik bir yaratık gibi görünmemeli, insanlar içinde insan olduğunu unutmamalıdır, dediğini duymuşumdur. ..."
Sait Faik'in Ardından; Sabahattin Kudret AksalDoğu ve Batı dergisi; Haziran 1954; Yeni Seri: 5/4 (Derleyen: Adil izci; Yeniden: Lüzumsuz Adam, Sait Faik Abasıyanık, 1. (34.) Basım, Ocak 2013, İş Bankası Kültür Yayınları içinde)

15 Kasım 2013 Cuma

Romulus & Remus, F: Rimma Gerlovina & Valeriy Gerlovin, 1989

Romulus & Remus
Fotograf: Rimma Gerlovina & Valeriy Gerlovin, 1989

14 Kasım 2013 Perşembe

Bay Büyük Be

Hayatın şen kahkahasını duymak isteyebiliriz. Şuradan birisi çıkar: "Abicim o şen kahkaha nedir? Bir anlatır mısın bize" diyebilir. Hani iş arası, yorgun adamlar yanlarından geçen çocuğa bir laf atarlar da, çocuk o lafı gediğine oturtur da herkes, bir de o adamlar böyle katıla katıla güler, o şen kahkaha... 
(akademik, paradigmaları aşmış, her yerde iktidara direnme sevdasında zatı muhteremlerin bahsettiği o kahkahalardan değildir benim ki) 
Elbette birileri bizim gönülden inandığımız ve yürekten bağlandığımız düşüncelere dair sorularını sormalılar. Sormalılar ki, sabah sabah soğuk suyu yüzüne çarpan insanlar gibi olmalıyız. Yine de kinayedir, dokundurmadır eksik olmaz bu laflarda... Kızmak!? Yine de insanlığın şen kahkahasını atabilmeliyiz. Gıcığına değil asla, yürekten ve kendimizle barışık olarak. 
* 
Sabah sabah yüzümüze çarptığımız soğuk su ile hissettiğimiz kaygı/korku nedir? Muhtemelen bir tür şok, acil bir şeylere dair çağrısı bedenin! Olabilir? Ama sonunda su ve hava ciddi bir eksi derecede değilse endişemiz de yersizdir. Ama buna rağmen bedenimizin ve sinirlerimizin gösterdiği tepkiyi anormal karşılamayalım. Vücudumuzun tetikte olması ve hafiften hissettirdiği bir duyguyu çok da yersiz bulmayalım.
Kahkahamızı atarken hissettiğimiz sinirlerdeki yorgunluk boşalmasının, soğuk suyu yüzümüze vururken içimizi titreten ürperiş... Bir memleket gerçekliği, bir dengesizlikler toprağının ruh halidir.  
**
Burası dengesiz insanlar ülkesidir. Turgut Uyar şiirinde "dengemi bozmayın" der. Şairanedir, buna ne kadar karşı olsa da. Bu yüzden aslında dengededir, ritmi vardır. Dengesizlikten kasıt ritimsiz ve tutarsızlıktır. Sonuçsuzdur ve uzun vade izlendiğinde anlamlı bir şeyler çıkaramazsınız. Çünkü sürekli birilerinin bir şeylerin etkisi, sıkıştırması altındadır. 
Burası saçma insanlar ülkesidir. Dengesizlikte bulamayacağınız anlamlı noktaları, aynı kişilerin etkilendikleri şeylerde de bulamazsınız. İleri teknoloji ürünleri takip ederken, en taşralı halinde kalmış bir tarikat şeyhinin eteğini öper. Yazılarında, muhabbetlerinde çevresindekilere eleştirel becerisini gösterir, 'ufuk açıcı-tabu kırıcıdır'; kültürlenme ortamı gelişmemiş eylemcilere kızar; konformizm, snopluk hayatında bir kusur değildir. Muhaliftir ama bu ülkede ne gözaltı ne hapishane görmüştür. Bir gün önce deli gibi savunduğu davasını ve yoldaşlarını; bir gün sonra en önde taşlayandır. Belki bile bile susanlardandır. Bir gün sıranın ona geleceğini düşünür belki. Bütün beceriksizliklerinin suçunu yükleyeceği birileri vardır, çevresinde ve ileride yine olacaklardır. Belki bataklığından çıkamaz. Sıkışırsa bunların her biri ile acınır, övünür. 
***
Hikayelere sebep olurlar. Bu hikayelerin çokçası dinlenilecek türden değillerdir: Sanat pratikleri için bol kaynaktırlar, akademisyenler için keza öyle... Ama sol politik pratikerler bu hikayelerin sebepleri ile iştigal ederler. Sanat ve akademinin pratikerleri durmadan, politik pratikerlere eleştiri ve uysal öneriler getirerek politik müdahalenin doğasındaki acı gerçekçiliği eleştirirler. Ama artık kanıksanmış, ete işlemiş, gün içerisinde yaşanan daha acı gerçeklikleri; konforları ve snoplukları nedeniyle görmezden gelirler ya da aptallarsa da hiç bir zaman fark etmezler. Suçlu kim?
Güz 2013, Fotoğraf: Dursun Yoldaş

3 Kasım 2013 Pazar

- Hürriyet... Hürriyet... Hürriyet - İstifa Menderes - Katiller... Katiller... Katiller...

Bütün alıntıların kaynağı Vedat Türkali'nin Bir Gün Tek Başına adlı romanıdır.
Pasajlar rastgele dizilmiş, kimi koyu yazılmış, puntosu değiştirilmiştir.
Kitap künyesi: 3. Baskı, 1976 Aralık, Cem Yayınevi, İstanbul.



Hükumete ateş püsküren en ateşli muhalif birçok genç, söz gelimi toprak reformu, köy enstitüleri diyorlardı ya, bu konuda biraz ileri gidenleri şakacıktan "komünistlikle" suçluyorlar, usulca uzaklaşmaya bakıyorlardı. Aşırı sollar, işçi sözü eden, grev hakkı isteyen, gizlice Nazım Hikmet şiirlerini okuyanlardı. Solcu bilinen bazı ünlüler, profesörler, doçentler yapılan her şeyi C.H.P.'nin bir oyunu sayıyor, sokulmaktan kaçınıyorlar, bazıları da açıktan açığa karşı çıkıyordu. Toplantılarına bunların katılmasını C. H. P.'liler de istemiyordu. Menderes'i destekleyen solcular da varmış deniyordu. C.H.P.'ye, onun yöresinde toplanan gençlere veryansın edip Menderes'in doğru yolda olduğunu savunanlar bile... Bir gün bakıyordunuz ünlü bir romancının, bir üniversite ilgilisinin adı karışıyordu bu söylentilere. 
* * * 
Dün akşam Meclis'te ne kavgalar çıkmış. Anayasayı çiğniyor herifler. Çiğnerler. Burası Türkiye... 
- Hürriyet... Hürriyet... Hürriyet 
- İstifa Menderes 
Menderes'in İstanbul'u bayındırma oyunu. Arsa vurgunu, soygun, yağma 
- Hürriyet... Hürriyet... Hürriyet 
- İstifa Menderes  
(Bağırmak geldi içinden onlarla birlikte, olmadı bir türlü. Bir iki denedi. "Hürriyet" dedi, "İstifa" dedi; öyle yalnız, öyle cılızdı ki sesi, kendine bile gülünç geliyordu. Peki kiminle birlikte bağıracağım ben? İşçilerin arasına da giremedim. Tek başınayım şu yolun kıyısında)
- Dağılın!.. 
- Hürriyet, HÜRRİYET, HÜRRİYET... 
- Su sıkacağız!.. 
- Hürriyet, HÜRRİYET... 
- Kalkın gidiyoruz gençleer... Son uyarı bu... 
- HÜRRİYET, HÜRRİYET, HÜRRİYET 
- Haydi bittttiiiii... DAĞITIN!.. 
- HÜRRİYET... 
- Katiller... Katiller... Katiller... 
- İstifa Menderes... Hürriyet... 
- Hürriyet... Hürriyet... Hürriyet...
* * * 
- Ekmekler geldi arkadaşlaaar! diye bir ses duyuldu.Onurlarına dokunmuştu sanki... Özgürlük, demokrasi vatan, millet derken... Söylenecek şey miydi bu? Bağrışmalar oldu birden: 
- Ekmek istemiyoruz!... Özgürlük istiyoruz!..Bir an sessizlikten sonra açlığın mı, bilincin mi ağır bastığını bilinemeyen bir tepkiyle yer yer karşı çıktılar: 
- Ekmek de istiyoruz!.. Özgürlük de istiyoruz!...Alaylı bağrışmalar birbirine karışıyordu... Kalınca bir oğlan sesi de taşralı ağzıyla ağırdan, bastıra bastıra: 
- Saçmalamayın lan, dedi, ekmeksiz olur mu? 
* * * 
- Arkadaşlaaar... Bir gün evlenip de çocuklarımız olursa... Söz verin arkadaşlaaar, ilk doğacak çocuğumuzun adını Hürriyet koyalım...
* * * 
(Baba: "Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, ya evlat, arasına bir şey koymadın mı kendi kendini öğütür, sakatlanır. Ya evlat.")

16 Ağustos 2013 Cuma

'hindi ve mısır'

Otokrasi (autocracy): Sözcük anlamıyla, herhangi bir taraftar ya da asta karşı olmayan bir kişinin yönetimi ... Otokratın tanımlayıcı özelliği, (anayasa ya da yasa) kısıtlamaların olmamasıdır. Otokratın yönetimine karşı meydan okunmaz, otokrat egemenliği ve devlet erkini üzerinde toplar. Otokratın keyfi ve kısıtsız yönetiminin geçerli sayılan sınırları yoktur. ...

Bir hükumet ya da yönetim biçimi olarak otokrasinin ayakta kalması ancak belirli türden toplumsal ve iktisadi koşullar altında olabilir. Bu koşullar doğal hakları konusunda bilgisiz olan ya da çok az şey bilen ve durumlarını iyileştirmeye yönelik her hangi bir siyasal hedeften yoksun olan, eğitimsiz, geri kalmış halkı içerir. Otokratın varolan koşulları korumaya yönelik kişisel çıkarları vardır.
* Vernon Bogdan (2003), Blackwell’in Siyaset Bilimi Ansiklopedisi, Cilt 2, Ümit Yayıncılık
"Bir hükumet ya da yönetim biçimi olarak otokrasinin ayakta kalması 
ancak belirli türden toplumsal ve iktisadi koşullar altında olabilir."


(bknz. Yakın Türkiye Tarihi) 
"Bu koşullar doğal hakları konusunda bilgisiz olan ya da çok az şey bilen ve durumlarını iyileştirmeye yönelik her hangi bir siyasal hedeften yoksun olan, eğitimsiz, geri kalmış halkı içerir."

Seçilmenin, hesap verme sorumluluğundan kurtulmak olduğunu düşünen bir tutum demokratik değildir. Oysa büyük bir aldatmaca ile seçilenlerin hesap verme sorumluluğundan kaçışın en büyük dayanağı demokratik yaşantının sadece teknik bir ayağı olan seçim sonucudur. Daha önemli diğer bir çok başlık hasıraltı edilmekte yada çarpıtılmaktadır. 
Bir ülkede hükümetin/yöneticilerin devleti/sistemi yurttaşlarının mı yoksa kendilerinin çıkarları için mi organize ettikleri belli bir eğitim ve tecrübeye sahip insanlarca rahatça anlaşılabilir. Ama bunu, başkalarına anlatmak büyük bir meseledir. Çünkü gerçekler yok edilemezler ama önlerine set çekilmiştir.  
"Otokratın varolan koşulları korumaya yönelik kişisel çıkarları vardır."

Yüksek devlet katlarındaki bütün atama ve yükselmelerin neye göre tercih edildiği, oralarda nasıl bir ilişkinin hüküm sürdüğünün de görünümüdür. İster din ideolojisi paravanı arkasında oluşturduğunuz parasal ve kayırma anlayışlı cemiyetiniz; ister hemşehrilik, kurnazlık, kimi ticari çıkarlar için bir araya gelmiş en doğru dindarlar ile bu görünümü bozmaya çalışacaktır. Ne zaman ki setin tutamadığı gerçekler bir damla ile taşacak, o sel karşısında birbirini suçlayanlar olacaktır. Bu selin bir sebebi de insanların 'kayıt tutma'da gösterdikleri gelişme ve daha da önemlisi bu sürecin demokratikleşmesidir. 
Bugünlerde buna şahit oluyoruz. Hesap vermemek için birbirlerini suçlayarak sıyrılmaya bakacaklar.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Taksim — Tahrir kardeşliği

Tahrir, Mısır  — 30 haziran 2013  — kaynak: ?

Gezi Parkı, Taksim, İstanbul — Haziran 2013 — kaynak: soL haber facebook sayfası

27 Haziran 2013 Perşembe

"gördüm iki kişi mezar eşiyor / gam gasavet gelmiş boydan aşıyor"

İnsanlara yeterince sus payı vermeyi bilen her çeşit düzen gittiğince yaşar. Ne kadar adaletli olmaya çalışırsa çalışsın ekonomik başarı/süreğenlik gösteremeyen her düzen de göçer gider. 
Aç/geleceksiz insan için inandığının, inancın, ezber ettiğinin, efsanelerin çok anlamı kalmaz. Bunlar yenilecek şeyler değildir. Bunun yerine eline geçirdiğini yer: Bu kimi zaman bir padişah, kimi zaman onun yancılarından olabilir... Kimi zamanda kendisindendir bu. 
İnsanlar ideolojileri için ayaklandıklarında dar bir çerçevede, bir hedefe yönelik ve buna uygun bir toplam içerisindedir. İnsanlar yaşamlarına kastettiğini düşündükleri bir şeye karşı ayaklandığında ise karma bir toplam ile başlar her şey, hedefleri süreçle belirir. 
Bugün yaşanılanlar ne tam anlamıyla modern Türkiye'nin içinde bir sınıf kavgası, ne de dinci tahakküme karşı bir varoluş beyanıdır. Aslında ikisini de bir arada yapmaktadır. Başarısına göre dünyanın tepesinde sofrasını kurmuş ve insanları köpek gibi harcatıp it gibi çalıştıran sistemin efendilerine yönelebilir. Bilince çıktıkça göreceğiz. 
Bununla birlikte isyan edenlere karşı bir kumpasta hep çalışacaktır: Sahtekarlık, yalan, ikiyüzlülük, oyun-hile, aldatmaca, birbirine düşürme, nefreti artırma, kine yatırım yapma... Her birini yapıyorlar ve yapacaklar. 
Bu sefer bu isyanı uzun süreli tutacak olan iktidar kadar iktidar beslemesi bir toplamın icraatları da olacaktır. Onların konuşması isyancılara her gün bir sebep olacak. Bir gün Ethem'in bir askerlik fotoğrafı hakkında yazdıkları. Başka bir gün hükumetin dillendirdiği bir yalan ardından... 
***
Bir yandan mezar kazanlar. Diğer yandan başka mezarları da açacaklardır. Bu, isyan edenlerin açtığı mezar ne kadar taze ise efendilerin bir dönemin isyancılarını gömdüğü mezarlarda o kadar eski olacak. 
Bugün örgütlü olsun-olmasın ayaklanmış ama bir şeylerin eksiğini hisseden herkes eski mezarları belki mezarları bile olmayan her insanı toprağından çıkaracaktır. 
***
İnsanlar sokakla sınanır, sonrasında esas mesele gelir: İnsanın insanla sınanması. ... Bu mücadelede hiç bir direnişçi yalnız kalmayı hak etmiyor. 
Başlık: 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta katledilen Nesimi Çimen'den...

9 Haziran 2013 Pazar

Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik...

kimse bir halk kadar dayanıklı olamaz 
susuzluğa, yalana ve mavi ispirtoya 
Bizim en büyük hazinemiz tarihimizden getirdiğimiz bellektir. Onu okuyarak, izleyerek, dinleyerek edindik; yaşayarak edimledik; şüpheye düşerek, sorgulayarak bugüne geldik.

Kimi insanlara saygım, onların mezun oldukları okullar, yüksek eğitimleri ve bildikleri olmadı. Zaten bu tür statüleri yoktu. Sadece yaptıkları işe gösterdikleri özende görülen bir mirasın taşıyıcısı olmalarıydı. Kimisi hamur denen şeyin nasıl ilginç, kimisi bir bina temeli atmanın ne kadar önemli, kimisi bir insana bir beceriyi kazandırmanın en özel yollarını gösterdi. Tarihin mirasçılarıydılar. Bizim de bilmek zorunda olduğumuz insanlık tarihinin. Antik bir kentte gezerken yıkılmış bir duvar arasında gördüğünüz bir ustanın/işçinin neredeyse bin yıl önce bıraktığı parmak izi yanı başımdaydı. Hiç birisi uzak değil...

Katliamlar, savaşlar, yıkımlar gören yine de yaşamaya; yaşamı sürdürmeye mecbur olan insanlar sayesinde bugüne geldik. Tarihi düşünmek, onun güncel lafazanlığından kurtulmak için toprağımız bir çok hazineyi taşıyor. Bir çok izi...

Biz bugün onların mirasçılarıyız, doğru-yanlış-çarpıtılmış olsa bile o belleğin sahipleri ve taşıyıcısıyız. Süzgecimizden kimi evrensel değerleri çıkarabiliyoruz. Bunlarla hareket etmek gerektiğini görebiliyoruz: Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik

12 Eylül 1980
Türkiye solunun ağır 12 Eylül yenilgisi, bu yenilgiden çıkışı arayan bir çok arayışa sebep oldu. Bu arayış Fransız yada Rus tarihinin neredeyse 200 yıllık bütün tartışmalarının bir 30 yıl içerisinde yaşanmasıydı. Ulus-dil-din sorunsalları, modern-seküler/geleneksel-dindar yaşam, kadın sorunu, ekonomik yapı ve sonuçları, adalet sistemi, zor aygıtı... buraya nice başlıkta katılabilir. Bunlar birbirleri ile karmaşık ve kolay yanıtlar verilemeyecek sorunsallardı.

Ek olarak... Sovyetlerin yıkılışı ile ABD hegemonyasının insanlığın en büyük arayışı olan eşitlik ve özgürlük mücadelesinin bütün kazanımlarına saldırması ile sürdü. Arkasında duldasına geçebileceğimiz bir taş bile kalmadı. Sovyetlere karşı düşmanca tutum içerisinde olan sol-sosyalist-komünist yapılarda birer birer kum tanesine dönüştü. Oysa ki onlara gün doğacaktı. Göremediler, belki görevleri buydu. Başarıyla tamamladılar.

Sovyetlere, sosyalizme ve bunun mücadelesine karşı klişe suçlamalarla on yıllarımız geçti. Hepsi nedensiz demiyorum, ama çözümü yine buradaydı. Oysa burjuva hükümranlığın, emperyalist propagandanın, dinci zihniyetin ve sol düşmanlarının elinde bize karşı birer silah olarak kullanıldı. Bu davanın esas sahiplerine karşı kullanıldılar. Zor atlattık. (Stalin'i, Troçki'yi, tarihimizdeki bütün hataları tartışalım, yeter ki bu mücadelemizde bir daha yaşanmasın diye. Bir daha olmasın diye. Yoksa düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmeye döndüğünde: susalım.)

Türkiye'nin mücadele insanı bu yanıtlar peşinde kimi zaman takıntılar edindi, kimi zaman sorumsuz adımlar attı. Ama bildiğini yapmaya bir yol açmaya çalıştı. Hep beraber öğrendik... Hala öğreniyoruz. İğne ile kuyu kazılır gibi kazanıldı bu her bir mevzi: Sokağa çıkmak; insanlar arasında düşüncelerini konuşmak; dergi-gazete çıkarmak, sokakta satmak; siyaset yapmak; örgütlenmek; "hayır" demek ve bu akan kanın en can alıcı noktası; sistemin ana şalterleri hakkında fikir yürütmek... Riskli, korkutucu ve insanı çekingenleştiren bir yanı olduğu apaçık. Korkutularak büyüdük! (Bugün Taksim'e çıkan ama onu oraya taşıyanın solun onlarca yıllık mücadelesi olduğunu anlamayan, ona karşı laf eden şapşallara da haddini bildirmek de bize düşüyor.)

Bu kadar sıkıntılı bir alan ve zamanda komiklikle, temelsiz yaratıcılıkla sorunlarımız çözülmez. Polis önünde okuduğunuz ve ciddi kitap okuru hiç kimsenin evinde olmayan dandik bir yayınevinin kitabı ile olmuyor. Bu ya saçma bir özgüvendir ya da iyi niyetli bir donkişotluk. Her zaman ikincisinden yana kalbim. Oradaki kimseyi suçlama hakkını kendimde görmüyor. Ama bu beni düşündüklerimi yazmaktan geri tutamaz.

Şimdi...
Başka bir zamandayız. Ne kıyısından köşesinden anımsadığım 1980'ler, ne korka korka keşfettiğimiz yasaklı bir tarihi öğrendiğimiz 1990'lar, ne de neo-liberal politikaların dincilerle şaha kalktığı 2000'lere benziyor:
- ABD hegemonyası zayıflıyor
- Batılı kimi seyyah yazarların 50-60 yıl önce uyuyan bir dev dedikleri İslamcılık ideolojisi gücünün tepesinden iniyor
- "İnsan nedir" sorusunu "benim zevkim için yaşayanlar" diyecek büyük bir çirkinlik, bütün kibri ile ortada geziyor. Hatta Taksim'de geziyor.
- Sanat ve politik pratiğinde insansız bir dava güdenler kendi fil dişi kulelerinden konuşuyor.
- Sokağa çıkan, direnen insanlar esas şimdi o dillendirdikleri "birey" oluyor.
Nice çıkarsamalar yapılabilir. Ama bugün net olmak, anlaşılır olmak gerekiyor. Bu aklı direnişin önde gelen bütün yapıları biliyor/sezinliyor.
***
Daha yazılacak çok şey var. Bir akıntıdan çıkıyoruz. Hazırlıklı olun... Bir kazığınız olacaksa, elbette o hep İNSAN olsun. Dilinizde:
Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik...
— Quino (Joaquin Salvador Lavado)

29 Mayıs 2013 Çarşamba

28 Mayıs 2013 Salı

Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler — Sait Faik, 1939

Beyaz Altın*
...Neden bu yemeklerden bu kadar iştihayla bahsettiğimi harp nedir bilmeyenler, tesadüf edecekleri her kırk yaşındaki adama sorabilirler. Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler.Kimisi vatan, kimisi şeker ve un için ölen bu insanların yaşadığı devirde, bir Eskicizade'nin yazıhanesinde öğle yemeği yemenin ne kadar mühim bir şey olduğunu, bana bunu ikram eden Eskicizade de biliyordu. Ben sessiz açlardandım. İsyan duymuyordum. Kimseye karşı sesimi yükseltecek kudreti kendimde bulamıyordum. Bütün şehir halkı gibi zaman diyor, harp diyordum. Ama toklar adamakıllı tıkınıyordu. Zeka diyordum ve aptallaşıp oturuyordum. Eskicizade bana yaptığı ikramda tamamen diğerbin kalırdı. O, ya birisini batırmak yahut kafese koymak için ziyafet çekerdi. Bana ise yaptığı kurnazlıkların, zekanın hesabını vermek için yemek yedirirdi.... 
Ormanda Uyku* 
...
Bir Küçük insan zerresi halinde bu sabah, bütün insanları, çocukları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgiyle seviyor, kederlenmeye zaman kalamadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan bin bir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındayım. Vapurdan kimseler çıkmayınca kaleme kağıda sarılıyorum.  
(*) SarnıçSait Faik, 1939
Sarnıç — Sait Faik, 1939, Öykü, Çığır Kitabevi
Görsel Kaynağı: http://evvel.org/kapak-sarnic-1939-sait-faik

22 Mayıs 2013 Çarşamba

belleten

Bazı şeylerin yayılmasının, popülerlik kazanmasının yada tersinden farklı tonlarda dağılmış onca benzer dileğin ortak bir dil oluşturmasında insanların icatlarının ne kadar büyük bir başarı gösterdiğini düşünüyordum. 
Birbirinden farklı toplumlarda benzer ruh halleri ve düşüncelerin üremesi insanın iletişiminin hızlanması ve yaygınlaşmasını doğurdu. Görüyor ve yaşıyoruz. Yaygınlaşan çeşitli ortak dil ile birbirinden farklı coğrafyalardaki bir çok ilginçlikte ortaya serildi. Kimimiz utandık, kimizi gururlandık, çok azımız umursamadık ve bildiğimizi okuduk. 
Yine de bu gidişin kültürel miraslar açısından çeşitliği koruyamayacağını söyleyebiliriz. Bilinç ve dönemin karakteri anlaşılmadığından, özgünlükleri ile bir çok kültürel miras toprağa karışıyor. İleride bu süreç daha da hızlanacak. 
Ana kültürel taşıyıcı öncelikle dil ve dille de bağlantılı olan ritüeller... 
*** 
Belki bu yüzden kimi Türkçe kelimeler arasındaki anlam ayırdını, söz dizimini fark etmek keyifli bir uğraş oluyor. Bu uğraş ile fark edildikten sonra ise silikleşen farklılıkları, benzerlik veya aynılıkları; tekrar ve tekrar düşünmekle birlikte bunun bir süre sonra çokta neredeyse silikleşmiş kimi davranışsal özellikler ilginizi çekiyor. 
Anımsamanın herkes için farklı bir yolu var. Günlük yaşantımız içinde de neleri ne derecede anımsadığımız ise üç aşağı beş yukarı işimiz gereği gereksinim duyduğumuz başlıklardadır. Diğer türlü anımsamak: özlem, nostalji olarak adlandırılabilir. Uzak tarihli anımsamaları böyle adlandırmak ne yazık ki bir çok insanın ön yargısı... 
Oysa bazen bilimin, çoğunca sanatın, mücadelenin her zaman gereksinim duyduğu -uzak- anımsamaktır. Çünkü anımsadıklarımız, yazılı/sesli/görsel bellek dışında en çok veriyi elde edebileceğimiz kişisel kütüphanemizdendir. 
*** 
Utanmak, gururlanmak ve umursamamak günlük yaşantımızda çok önümüze çıkabilir. Özellikle de kimi yerel farklılıklarda... Bunlar ile diğer durumlar arasında belli bir duygu patlaması yaşadığımız kadar kayıt altına alabilmek iyi bir iş olacak gibi geliyor. 
*** 
Belleğin aktarımında insanoğlu bir çok teknik kullanır. İzlerin silinmesine karşı en yaygın olanak söz; sözün silinmesine karşı daha az yaygın olanı yazıdır. Çok daha az olmak kaydıyla video kameranın, fotoğraf kamerasının ve ses kayıtlarını da kullanır. Gelecekte nasıl olur bilemem. Şimdilik durum bu... Derdimiz hangi tekniğin üstün olduğu değil elbette içeriğin nasıl olacağıdır.
The mill of oblivion, 1999 — Gilbert Garcin



16 Mayıs 2013 Perşembe

gerçek — bizi var eden dış

"Bütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum."*
Sait Faik, yalnız adam. Öyküleri kalabalıklar içinde beyhude gezerin anlattıklarıdır, diyecektim. Ama o hemen yanıt verdi:
"Ancak böyle dolaşırsam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam nafile! Böylece hiç kimseyi, hiçbir eşyayı, hiçbir olayı dört başı mamur gördüğümü ve duyduğumu iddia edemem. Daha çok işin hiç lüzumsuzunu, teferruatını kılı kılına görüyorum, duyuyorum da esaslı kısmını kaçırıveriyorum."* 
I — Olur olmaz şey hakkında konuşma hakkımız var. Ayrıca gerçek (dışımızdaki dünya) dediğimiz şey hakkında edindiklerimiz ve bu edindiklerimizden yola çıkarak sahip olduğumuz tutumlarımız da var. Ne kadar sağlıklı, adil ve gerçekçi oldukları bu yazının konusudur. Böyle olmak zorunda mı, derseniz. Tabi ki değil, ama istenilen ilgiyi istiyorsanız ne olduğu anlatmanız önemli:
"Beni bir şahitliğe çağırsalar hapı yuttuğumun resmidir. Sokakta bir adamın bıçak çektiğini göz önüne getirin. Ben bıçağı görmem de, bıçağı çekenin kaşlarına takılırım. Bıçağı yiyenin fışkıran kanını, yüzündeki acıyı görmem de münasebetli münasebetsiz bir şey görürüm. 
Yargıç bana sorsa, "Bıçağı çeken bu muydu?" dese önce adamın kaşlarına bakarım. Kaşlarını herhangi bir tesadüfle uçlarından almışsa, "Hayır, bu değildi" demezsem yalan söylemiş olurum. Yahut bu yargıçtan müsaade ister, kaşının kenarları alınıp alınmadığını araştırırım. Böyle olmasına böyleyim. Şahitlikte pek zararlı bir adam olurdum ama, şu hikayecilik işinde zararı bana dokunuyor."* 
II — Sait, dürüstçe gördüklerinin "adamın kaşları alınmışsa, değişir" diyor. Acaba kaç yazar, gazeteci, sanatçı, politikacı, ünlü: Şu, kimileri için bilindik isimler şahitlik yaparken kaşları alınmış yada alınmamış olsa bile gördüklerini söyleyeceklerdir? Hem de yazarken, çekerken, söylerken, çizerken, oynarken, yaparken... Acaba onlar da bilir/bilmez bir şekilde o kaşların alınmasına hayran kalıp yada tiksinip gerçeği başka türlü anlatabilirler mi? Kaç yerli-yabancı mühim kişi ben kaşın alınmış olmasına göre fikir değiştirebilirim dürüstlüğünde? Daha önemlisi kaçı gördüğünün ne anlama geldiğinin farkındadır? 
III — Gerçek sadece beş duyu organımızdan gelen veriler ile anlamlandırılabilseydi: Bilime, sanata ve mücadeleye ihtiyacımız olmazdı. Doğalı ile insanın sosyal varlık olmasından yürürsek gündelik yaşantımız gördüğümüz gibi olsaydı, politik pratikte var olmayacaktı. 
IV — Gerçekte neyin olduğunu anlama uğraşımız, onun farklı boyutlarını algılama arzumuz, ona müdahale etme ve değiştirme isteğimiz bize mecburiyetler yaratır. Mecburiyetler yaratır ama bunların ne kadar "gerçek"e götürücü ya da "hayal"i kalan olduğunu bilemeyiz. Bunun için de bir arayış/pratik gerekir. 
V — Nedir bu gerçeği ararken yararlandığımız araçların/kişilerin sıkıntısı: Samimiyetsizlik, çarpıtma, suistimal, yetersizlik, dar görüşlülük, yordayamama... Sonucu da bu yolla elde edilmiş gerçekten yola çıkarak oluşturduğumuz çarpık 'doğrucu' tutumlarımız olur. 
VI — Çarpıtılmış algılarımız ve nihayeti ile tutumlarımız şayet sınanmaya kalksaydı, muhtemelen çoğumuz sınıfta kalırdık. Yine de bu bize konuşurken suçlayıcı olmaktan, bir çok boyutu ile düşünmekten alıkoymuyor. Bazen de bu çarpıklıklar sebebiyle tarafımızı karıştırabiliyoruz.  
KARAR — Şimdi gelelim davaya... Şayet o davanın hakimi biz isek. Bir karar vermemiz için Sait Faik'in anlatıklarını dinledikten sonra bir de sanığın kaşlarına bakmak iyi olacaktır. Ha, o kaşlara göre ifade vereceğini nasıl bileceğimiz ise altında sürekli kaçtığımız emek, mücadele ve sabırla öğrenilebilinir. Yoksa zararı yine bize olacaktır. 
(*) Bütün alıntılar Kafa ve Şişe öyküsünden yapılmıştır. (Alemdağ'da Var Bir Yılan  Sait Faik Abasıyanık, 1954) 
r.Lucian Freud — Sanatçının Annesi,1984

7 Mayıs 2013 Salı

yazı, yazın, yazım: Yıkım — yeni yazı, yeni yazın, yeni yazım: Yeni Yıkım — ...

Roland Barthes'ın 'Yazının Sıfır Derecesi' adlı kitabını on yıl önce kısalığına karşın uzun bir sürede okuyabildim. Kitapta bir çok yerin altını çizmişim. Yaklaşık bir yıl önce notlarımı bir yere geçirebildim

Bu kısacık kitaptaki her bir konudan yola çıkarak 'yazı ve roller'i hakkında her başlık için birer ders/tartışma programı hazırlanabilir. 

I. Yazı
Belli belirsiz bir zamanın akmış olması kişinin yargılarını, yaklaşımını da değiştirebiliyor. Bu, elbette akıldaki yorum hiziplerinden bazılarının güç kazanması ile de ilgili...

Barthes'ın durduğu yerden yol aldığı mutlak yazı düşüncesi ve yazının bir çok rolüne olumsuz yaklaşımı artık çok dert edinmiyorum. Barthes, nihayetinde "olmaz böyle" demiyor, "böyle" diyor.

II. Yazın — Yazım
Kitapta yazının rolleri içerisindeki kimi aldatıcı ve/ya kendi olduğunu iddia ettiği nitelikleri çokta taşımadığını vurgulayarak bir yazı orjini, bir mutlaklığa doğru ilerlemeye çalışıyor. Bunun ulaşıldıkça ulaşılmaz bir hedef olduğu vurgusu yine kitapta mevcut:
... başlangıçta bir özgürlüğün bulunduğu yerde alışkılar oluşur, bir katılaşmış biçimler ağı söylemin ilk tazeliğini sıktıkça sıkar, belirsiz dilin yerinde bir yazı doğar yeniden. Yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratımının öykünücüsü olur, toplum yazısını bir "tarz"a dönüştürür ve onu kendi biçimsel söylenlerinin tutsağı olarak geri yollar. (*)
Bir kanonun veya baş yapıtın çıkışı izleyicilerini nasıl yaratır? Kanonların ardından ürünlerin gittikçe ne kadar o ilk(ler)e benzediği kıstası bir cendere kuruyorsa bu karşı bir direnişte ortaya çıkartıyor. Burada Barthes, bu tutsaklığın fark ve müdahale edilmesine karşın kendi felsefelerine karşı felaketlerini taşımasından da söz ediyor:
... yazarlar bu kutsal yazıyı ancak onu parçalayarak başlarından atabileceklerini düşündüler; o zaman yazınsal dili yıktılar, kalıpların, alışkıların. yazarın biçimsel geçmişinin yeniden doğan kabuğunu durmamacasına parçaladılar; biçimlerin kargaşasında, sözcüklerin çölünde, tümüyle Tarihten yoksun bir nesneye ulaşmayı, dilin yeni bir surumunu tazeliğini bulmayı düşündüler. Ama bu düzensizlikler de sonunda kendi tekerlek izlerini açar, kendi yasalarını yaratır. (*)
Yine de bu isyanlarını biçeme yönlendirenleri bekleyen yenilginin sebebi de beliriyor.
Yazar yazısını zamandışı bir tür yazınsal biçimler ambarından seçemez. Belirli bir yazarın olası yazıları Tarih'in ve Geleneğin baskısı altında belirlenir (*)
(Klasik Marksist metinlere biraz aşina olanlar yukarıdaki alıntıyı okuduklarında Marks'tan sıkça alıntılanan bir paragrafı anımsayacaklardır.)

III. Yıkım
Siyasal toplumsal olayların Yazın'ın bilinç alanına yayılması, "militan"la yazar arasında yer alan, birincisinden en iyi bağlanmış insan imgesini, ikincisinden yazılmış yapıtın bir edim olduğunu düşüncesini çıkaran yeni bir yazıcı türü yarattı. Yazarın yerini aydın alırken, dergilerde ve denemelerde, biçemden tümüyle sıyrılmış olan ve katılmanın mesleksel dili gibi görünen "militan" bir yazı doğdu. (...) Bu ortak yazıların ortak özelliği, dilin ayrıcalıklı bir yer olmaktan çıkarak bağlanmanın yeterli göstergesi olmaya yönelmesidir. (...) yazı burada ortak bir bildirinin (kendimiz yazmadığımız bir bildirinin) altına konulan imza gibidir. (*)
Girişte belirttiğim gibi Barthes'ın "siyasal yazılar" üzerine söyledikleri hakkından yazacaktım. Sonrasında iddialarımı siyasal yazının asla taşıma niyetinde olmadığını daha bir hissettim. Bir metin vardı ve bütün metinler onun altına atılmış birer imza idi. Yine de Devrimci bir yazı var mıydı? Ya da nasıl olurdu?
Devrimci "yazı"nın kimliğini tarihsel durumların benzersizliği oluşturdu. (*)
Buraya bir ek daha koyalım:
Yazınsal dilin parçalanması bir devrim olgusu değil, bir bilinç olgusu olmuştur. (*)
Barthes bilincin çabasına politik etkiyi küçümsüyor geliyor. Belki söyle diyelim, bilincin oluşumunda alış-verişi sadece bir yanından görüyor. 

Ek — Yazı nedir
Dil ile biçem birer nesnedir; yazı ise bir işlevdir: Yaratım ile toplum arasında bağıntıdır, toplumsal amacıyla dönüşmüş yazınsal dildir, insansal amacı içinde kavranan ve böylece Tarih'in büyük bunalımlarına bağlanan biçimdir. (*)
Sonuç
Uzun ve anlaşılmaz bir şeyler karalamaya gerek yok. Yazmak, ölümden sonra da konuşabilmektir. Mutlak yazı arayışı da bu konuşmanın olanaklarını araştırmaktır. Oysa arananın ta kendisinin ölümün o donuk imgesine dönüşme olasılığı vardır.

Şayet bir yazı ne kadar mutlak olana inmek istiyorsa, Barthes'ın kimi vurguları arasından iki başlık öne çıkar: (ı) bilinç, (ıı) 'zamanın ruhu'...

iyi okumalar...

———
(*) Yazının Sıfır Derecesi, Roland Barthes, Çeviren: Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 2. Basım, Mayıs 2003
Yazının Sıfır Derecesi
Le Degré zéro de l'écriture, 1953
Roland Barthes, 
Çeviren: Tahsin Yücel, 
Metis Yayınları, 2. Basım, Mayıs 2003

6 Mayıs 2013 Pazartesi

17 Nisan 2013 Çarşamba

Hep Nisan...

14 yıl önce genel ve yerel seçimlerin bir gün öncesi... 17 Nisan 1999 günü saat 17:17 Aydemir Güler televizyondan Sosyalist İktidar Partisi (SİP) adına 17. sıradan seçim konuşmasını yapacaktı. 17 yaşındaydım. Herkes gibi seçim etkinliklerinin son günü olan Cumartesi "en kalabalık" kitlemizle "Sosyalist İktidar" gazetesinin seçim özel sayısını Kızılay (Ankara)'da dağıtmıştık. Gazetenin orta sayfası (zaten hepi topu 4 sayfaydı) karikatürlerle doluydu. İçlerinden birisi de "Analar ağlamasın" diye bir karikatürdü. Bu karikatür yüzünden sürekli faşistlerle gerginlik çıktı. Son yürüyüşümüzü yaparak Aydemir'in konuşmasını izlemek için elimizde bayraklar, gazetelerle partiye yöneldiğimizde İstanbul'da Hüseyin Duman'ın adlı 28 yaşında genç tekstil işçisi yoldaşımızın polisler arasından ateş açan katil bir faşist tarafından öldürüldüğünü öğrendik. ... Bir taraftan faşistlerin gerilimi bir yandan acı... Faşistlerle araya giren çevik kuvvetin saldırısı ile sonuçlandı. Biz, üç kişi, o geceyi ve ertesi akşama kadar ki zamanı Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde geçirdik... (Ne zaman insanlar gözaltına alınsa kaç kişi olduğunu merak ederim. Çok olurlarsa polis o kadar kolay dövemez, saldıramaz. Onu da gördük yaşadık, ağızlarının payını da verdik.)... Bize açılan davada hakkımızda olmadık iddialarda bulundular. (Silah gaspı, öldürmeye teşebbüs... bunlar düştü) Elimizi sürmediğimiz, arbede sırasında yaralanan polisler yüzünden bize ceza kesildi. Bizim de raporlarımız vardı. Tabii onlar bize kaldı.... Bu olayı niye anlatıyorum. 13 yıl sonra geçen yaz bana bir haciz bildirisi geldi. Davayı kaybetmemiz üzerine İçişleri Bakanlığı bize dava açmış. Kaybetmişiz. Haciz kararları, faizler almış başını yürümüş. Belirledikleri keyfi fatura 7 katına çıkmış. Tam 13 yıl sonra haberimiz oldu. Avukatlar itiraz ettiler. Burada diyeyim o parayı benden kimse kolay kolay alamaz. Yiğitse evime gelsin alsın... Bu hayatta bir sözüm varsa "yiğit iken ölenlere"... Ben sandalımın kazığını o gün orada bir yere çaktım, kimse oynatamaz.

http://haber.sol.org.tr/soldakiler/huseyin-duman-yoldaslari-tarafindan-anilacak-haberi-71538

17-18 Nisan 1999... Yoldaşım Hüseyin Duman'ın anısına (19 Nisan 2009 Pazar, Vancouver, Kanada)

29 Mart 2013 Cuma

— kırık

Halk seyirlikleri her zaman "epik"tir, ister istemez öyledir ama. Unutmayalım ki, o kadar desteklediğimiz Brecht tiyatrosu, gelişmiş bir dramatik tiyatro yapısının kırılması ile oluşuyor, yani dramatik oyunculuk düzeyi olmayan bir acemi oyuncunun veya tiyatrocunun başaracağı iş değildir. Bu meselede temel prensip şudur: Çağdaş gerçekçiliğin sanatı, evet yerleşmiş yanlış kalıplara karşıdır, ama onların bir üst bilinçle kırılıp aşılmasını gerektirir. Yoksa, o kalıpların oluşum evresini yaşamamış olduğu için, acemiliğinden ya da ilkelliğinden "kırık" sanat yapanınki değil.*
* Bir görme biçimi olarak sanatYılmaz Onay. Söyleşen: Esat Bağış
soL Kitap eki, sayı: 26, 27 Mart 2013 Çarşamba

Sevgililer — Rıza Abbasi

Sevgililer (1630)Rıza Abbasi (1565-1635). İsfahan, İran.
Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Reza_Abbasi

27 Mart 2013 Çarşamba

— 1 Ocak 1959, Küba

"1 Ocak 1959'un ilk saatlerinde -daha kesin söylemek gerekirse sabah saat 03:15'te- dört Aerovias Q sivil uçak Havana'nın dışındaki Columbia askeri üssünden havalandı. İlk uçağa binmeden önce Fulgencio Batista, General Eulogio Cantillo'ya ülkenin tüm sorumluluğunu ona teslim ettiğini söyledi. Batista Miami'ye sürgün gitmek üzere havalanmıştı, ama maiyeti havada uçuş planını değiştirdi ve uçak Miami yerine gözünü kan bürümüş başka bir dikatatörün, Leonidas Trujillo'nun vatanı Santo Domingo'ya indi. Havana gazetesi Associated Press aracılığıyla dünyaya şu raporu geçti: "Hükümet güçleri tank ve hava desteğiyle Santa Clara civarındaki isyancı kuvvetlerini kıstırmış, onları Las Villas Bölgesine doğru geri çekilmeye zorlamıştır."

.......................

(...) sabah saat 07:30'da America şeker fabrikasında Fidel Castro, havaya ateş ederek yeni yılı kutlayan sorumsuz isyancılara küfürler yağdırarak kahve içmek için fabrika binasına girdi. Radyon Rebelde'den Batista'nın süpriz kaçış haberini alınca Fidel öfkelendi: Diktatör kaçmıştı ve ortada askeri darbe kokuları vardı. Fidel Castro Santioga'ya harekete geçmek üzere komutanlarını topladı.

Haber doğrulandı. Yüksek Mahkeme yargıcı Carlos Piedra artık cumhurbaşkanıydı. Devrimden kolayca sıyrılmak için bir yol arayan ve ABD büyükelçiliği ile fesat bir işbirliği yapan Cantillo ise ordunun başkomutanıydı.

Fidel yazma zemini oluşturmak üzere bir dolabın üzerine gazete koyarak şunları yazdı: "Devrime Evet. Darbeye Hayır." Sonra bir genel grev çağrısı ele aldı. Bir jipe atlayarak mesajını yayınlatmak üzere Radyo Rebelde istasyonuna gitti. Genel grev çağrısı sabah 09:00'da yayınlandı, sonrasında da ülke içerisindeki ve Latin Amerika genelindeki birçok radyo istasyonunda tekrar tekrar iletildi.

.......................

Öğleden sonra 14:00'te ABD büyükelçisi Earl T. Smith, diplomatik heyetinin tamamıyla birlikte Cantillo'yla görüştü (Cumhurbaşkanı Piedra ile değil; gücün nerede olduğunu gayet iyi biliyorlardı) ABD, dikatatörlüğün sona ermesiyle birlikte Fidel ile M26'yı dışlayacak, ama aynı zamanda Batista'ya bağlı kvvetleri de dışarıda bırakacak ve tarafsız bir görüntü çizecek bir yönetim kurulmasının yollarını arıyordu. Ordunun yönetimi ele geçiren kısmı "iyi askerler"den oluşan gruptu; başında Albay Ramon Barquin ile Batista'yı devirmeye çalışmış olan Borbonet vardı. İkisi de hapisteydi; Cantillo ise ABD baskısına son vermiş ve akşam saat 19:00'da Pinos Adası'nda mahkum olan bu iki subayla, onlarla birlikte M26 liderlerinden Armondo Hart'ı serbest bırakmıştı.

Halk sokaklara taşmıştı. Sokaklardaki kutlamalar Santa Clara'yı zafer naralarıyla yutmuştu, kalabalık isyancı savaşçıları adeta savaş ganimeti gibi sahiplenmişti. Kurtarılmış şehirde günün emri şarkı söyleyip dans etmekti, ama halktan, ele geçirilern işkencecilerin kurşuna dizilmesi talepleri de geliyordu." (*)
* Nam-ı Diğer ChePaco Ignacio Taibo II, Biyografi
Çeviren:Gürol Koca (İngilizce'den), 2004, Everest Yayınları
Bir gün önce La Coubre adlı yük gemisinin Havana limanında patlaması ile yaşamını kaybedenleri anma yürüyüşü  —  5 Mart 1960, Havana

Avanak Avni ve kadınlar - I















22 Mart 2013 Cuma

birikmişler — 2012'13


Çalışmak mecburiyeti — İşten eve, evden işe yol boyu "eleman aranıyor" ilanları var. Evet, insanlarımız çalışmayı sevmiyor. TV'lerde gördükleri gibi kısa bir yoldan köşeyi dönmek, popüler olmak istiyorlar. (Suçlayabilir miyiz?) İş var ama çalışacak adam yok diyene: "oğlunun-kızının haftada 6 gün 12-13 saat çalışmasını ister misin?" diye sormak istiyorum. Kazandığı asgari ücretin yol-yemek masrafı ile iyice kuşa dönmesi de cabası. İnsanımızı çalışmaktan soğutuyorlar (çocukları çalışmadan lüks içinde yaşarken) "kimse çalışmıyor" diyorlar. Onlar da çalışmasın, canları sağolsun...

Kredi Kartları — Ticari müessese değilseniz, nakit yapabileceğiniz ödemelerde kredi kartı kullanmak, kişisel ekonomi yönetimi için çok hayırlı olmaz. Kredi kartı bir kerede ödenemeyecek alımlar dışında tercih edilecek bir araç değil. Kredi kartı, eskiden çek-senet ile yaptığımız alış-verişin yerini aldığı gibi günlük üç-beş kuruş harcamamızı da onunla yapmaya başladık. Sonunda kazanmadığımız para üzerinden borçlandık. Her hangi bir işsizlik yada parasızlık halinde... bu borçlar bizlerden tahsil edilecektir.
(Ailenizin ekonomi servisi programı sundu :)


Sefiller — Les Misérables filimini izleyiniz. (Müzikal olarak hazırlandığını belirteyim, bir de insanın mücadelesini "çile" olarak sunmasalar iyi olur a! Tabiy, bu çile romanın örgüsünde de mevcut.) http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=5slbuWpZwjg

Chavez — 2002 yılının baharında okul dönüşü televizyondan Chavez'e yapılan darbenin haberini almıştık. Çok kötü olduğumuzu hatırlıyorum. Bir kaç gün sonra Chavez'i destekleyen askerler, Amerikancı darbecileri alaşağı etmişti. Chavez'i destekleyen halkı unutmayalım, en büyüğü onlardı. Yıllar sonra kuşağımızın gördüğü en önemli devrimciydi. Toprağın bol olsun Hugo Chavez. Her şeyi halkın için yaptın...

2001 krizi — nin sıcak günlerinde Flash TV'de bir programı izliyoruz. Tanıdıklar da çıkacak diye... Orada kriz filan derken ekonomi bölümlerinden birinde okuduğunu söyleyen bir çocuk ana-babalarımızın az çalıştığı ve çok tatil yaptığımız geyiği ile olaya daldı. Krizin sebebi ana-babalarımızın tembellik etmesiymiş. Bunu öğrencilerine anlatan, TV'de konuşan bayağı ekonomist vardı. Hala da varlar. (Türkiye'de insanlar çok tatil yapıyo!!!) Eleman, daha çok çalışmalıyız diyordu. Şu günler bir bankada çalışması muhtemel bu arkadaş haftasonunda da çalışayım, yıllık izine gitmeyeyim, günde 15-16 saat çalışayım diyor mudur? Kalkınacağız yaaa.... Çook saat çalışınca bir şeyin değişmeyebileceğine bir örnek: Ne yazık ki memleketim. http://www.yurtgazetesi.com.tr/ekonomi/en-cok-hangi-ulkede-calisiliyor-h29665.html

Zihniyet — Kendisiyle aynı kafada olmayana saldırıp kan dökünce, öldürünce, yakınca, katliam yapınca, arkadan vurunca vatanı kurtardığını sanan bir insan toplamı var. Bu toplamın arkalarına sığındıkları bir de "zihniyet" var ki, bizi de ayaklarımızdan kendi bataklıklarına çekmeye çalışıyorlar.

Milliyetçilik — kadar pespaye bir şey yok... bir de salya-sümük oraya buraya saldırarak ülkesini kurtardığını sanan dangalaktan da bol bir şey yok... 8 bit'lik beyinle ülke sorunlarını çözmeye çalışırsanız, sonuç bu olur.

Sinema nedir? — "...İtalyan yönetmen Passolini, Maria Callas’ın başrolde oynadığı ‘Medea’ filmini Avanos-Zelve’de çekti. Hacı Dayı ve bir çok Avanos’lu o filmde oynadı. Geçenlerde tesadüfen Medea’yı seyrederken, Passolini’nin fantastik boynuzlu askerlerinin arasında Hasan Hüseyin abi’yi gördüm. Pause’ye bastım, bekledim…Sinema’nın ne olduğunu düşündüm. Passolini’nin hayal edip çektikleri mi, kasabanın tarihine iyi yevmiye ve köfte ekmekle giren sosyal bir hadise mi ya da benim, gece yarısı odamda, belleğimin elinden tutmuş, bugünün gözüyle geçmişimi okuduğum bir metin mi? ..." Passolini ve Hasan Hüseyin Abi - Ercan Kesal - BirGün Pazar

MeslekGirişimci Hayat için Kuantumla Dikkat Geliştirme Koçu'yum artık...... (İstanbul'da bildiğiniz bütün moda lafları yan yana getirerek kendinize istediğiniz mesleği yaratabilirsiniz, insanlarımız yeterince cahil olduğu ve soru sormaktan korktukları için mesleğinizi duyduklarında çekinip sırıtacaklardır.)

Tilki — liğin de bir sonu, tilkinin lafının beş para etmediği bir gün de olur. O gün, o tilkiler aslanlara ya da kurtlara yem olur. Ama bir gün umutsuz ve geleceksiz bıraktığınız insanların eline düşerseniz: Sizi çiğ çiğ yerler.

Tayyip — Erdoğan'ın 2002 yılında Gaziantep'te..... “Yahu bir sürü bölüm öğretmenimiz boşta geziyor. Resim öğretmeni matematiğe, Müzik öğretmeni Beden Eğitimi dersine giriyor niye öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor. O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri yazık değil mi?! Öğretmen almıyorum de. Bu evlatlarım okumasın boşuna. Ama biz iktidar olunca inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak." Yıl 2002: 'Bizim hükümetimizde atamayan öğretmen kalmayacak', Yıl 2013: 'Al oyunu kendine sakla'

Bir sabah — aheste aheste işe giderken çoğu gün karşılaştığım adam (Kendi kendine konuşur, çevredekilere ve bana; bilenler de ona selam verir. Bazen hiç konuşmaz ve selam da vermez; sanki görmez.) yolun karşısından geçiyordu, birden:
adam — Babaa! Bir çanta dolusu para buldum denize attım!
ben — İyi yapmışsın.
adam — İyi yapmışım değil mi iyi!
ben — iyi yapmışsın iyi...

Birkaç gün sonrasabah işe giderken:
adam — Babaa! Denize mi gidiyorsun.
ben — Evet!

Rakı — yla demlenince insan korkuyor şu vakit gelse düşmanımı bile bağışlarım.

Çocuklar — a, öğrencilere veya gençlere yönelik aldığınız her kitabı önce siz okuyun. (filimler, animasyonlar, çizgi filimler, oyunlar, çoklu ortam materyalleri vs de buna dahil) herhangi bir sansür uygulaması veya ihbar için değil. Bu, öncelikle o kitabı aldığınız kişiyi okumaya teşvik eder. Birçok yalan-yanlış bilgi ve hatayı önceden görebilirsiniz. (Fazlası ile var) Ayrıca kimi dinci/ırkçı yayınevinin hazırladığı 'ideolojik' ve 'dogmatik' ezberlerin yanlışlıkla taşıyıcısı olmazsınız.

Kadıköy-Kartal metrosu — Büyük şaşaa ile taaa Ramazan bayramında (17 Ağustos 2012) açılan 17 duraklı (biri daha açılmadı) Kadıköy-Kartal metro hattı hala 97 KURUŞ. Oysa taaa 29 Ekim'de (2012) zam gelmesi gerekiyordu. Her şeyi para hesabı yapan bu esnaf zihniyetli yöneticiler niye zam yapmadı derseniz: İnsan ekonomik hayvandır. Yolunuz çok uzak olmadığı sürece yerin altına inen o dik merdivenlerden -yürüyen de olsa- en az iki-üç kat inip-çıkmak ne kadar hesaplı bir iş? Metro hattının büyük bir kısmı E-5 (yeni d-100) yolunun altından geçiyor. Oysa metrobüs benzeri orta şeritlere ray sistemleri döşenip daha az tünel açılarak bu hat yapılabilirdi. Hem yapım maliyeti azalır hem de insanlar yerüstünde yolculuk yapardı. Şimdi istenilen oranda kullanılmıyor. İnsanlar, hala seferleri azalsa dahi eski araçları kullanmaya devam ediyorlar. 1 Ocak 2013'te son otobüsleri de kaldıracaklar . Bakalım ne olacak. (Hala zam gelmedi - 22 Mart 2013)

Bir hale — nin, bir hayalin çöktüğü gün; halkın parası harcanarak yapılmış o ihtişamlı yalanlarınız da tek tek çökecek. Ezber ettirilmiş tarihi abartmaların bulandırıldığı yalan dolan konuşmalar bir gün iş görmeyecek. Sizi alkışlayanların üzerine çöken her bir yalan, bizim hiçbir zaman anlatamayacağımız birer ders olacak. Ne yazık ki, o günü hep beraber yaşayacağız.

Neş'et Ertaş — Hayatını kimsenin hakkını yemeden, hukukunu çiğnemeden yaşamış bir insanın dinsel-politik büyüklenmeye dönüşen cenazesi kadar insanın içini acıtan bir şey olabilir mi? O ömrünce ne bir padişah bozuntusu için bekletildiği o mekana gitti, ne o mekanda adına nutuklar düzenlerin peşinden seğirtti. Ama işte "yalan dünya"...

Otobüsler — de yaşlılara değil, oturmak zorunda olan ve uzun süreli ayakta duramayacak (hasta, sakat, gebe, ayakta duramayacak yaşta) insana yer verilir. "Ben yaşlıyım", "Bu gençler ne kadar saygısız" diye bıdı bıdı yapan, pekala gideceği yere kadar da ayakta gidebilir. Birisinin oturmaya ihtiyacı varsa söyler, buna karşı yerini vermekte kişiye kalmıştır. Vermiyor diye suçlayarak da kişiye hiç bir edep kazandırılmaz.

Maraş katliamı — hakkında bir şeyler okudunuz, belki izlediniz... Başka katliamlarda oldu biliyorsunuz... Hem de devletin askerinin ve polisinin gözü önünde. Kimi katliam avukatları milletvekili... Şimdi bu katliamcı zihniyetin Anadolu'daki yüzbinlerce Ermeni'ye ne yaptığını düşünün... Sonra Ermeni katliamı olmamıştır deyin... Kolay mı? ... Bu tuzağa düşmeyin. Katilleri savunmayın. Çok tanıdıklar.

"Dünyanın en eski satış tableti — (senedi) ... M.Ö. 7-8. yüzyıla ait olan senet, bir meyve bahçesinin satışına ilişkin. '... Bu senette 'Sarri' ismindeki babanın 3 oğluna ait meyve ağaçları ve içindeki meyvelerle beraber 'Nabulu' ismindeki şehrin kuzeyindeki, nehrin hemen kenarındaki bir meyve bahçesini, 'İstarnadin' adlı bir adama satma sözleşmesi yer alıyor. Burada 4 başka adamın mühürleri ile şahitlik yapmaları söz konusudur. (...) 2 bin 900 yıl öncesine gittiğimizde Nusaybin'in eski isminin 'Nabulu' olduğunu biliyoruz.' ..." (ntvmsnbc)
My Mother Likes Pop Art, Because Pop Art is Colorful Benim annem pop-art'ı seviyor; çünkü pop-art çok renkli — Halil Altındere, 1998

14 Şubat 2013 Perşembe

Analiz 1 • Gerçel Sayılar 1 — Ali Nesin

Yeter ki Kararmasın... — Onat Kutlar, 1984

"Üstelik bilirsiniz, her mektup iki insanın usulca konuşmasından başka bir şey değildir." 
"Ortaçağ karanlığı büyülüyordu bizi, ama ondan kurtulmak istiyorduk."
"Merhaba Elma Ağacı!" — 15 Şubat 1983
"Bilginlerin görebildiklerini görmeye çalışmakta herkes için sayısız yarar var. Çünkü tarih yok etmek istediğini kör eder." 
"Üç başlı bir köpek, ölen despotları sırasıyla Hades'e, cehenneme götürüyor. Arkalarında yoksulluk, yıkım ve talancı barbarlar bırakarak."
Barbarlar ve Köpekler — 15 Nisan 1983
Yeter ki Kararmasın...
1984
Onat Kutlar
Görselin Kaynağı:
http://evvel.org/onat-kutlar-imzasi-ve-karanfil-sahaf

18 Ocak 2013 Cuma

Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup — Zygmunt Bauman

*Akışkan Modern Dünyadan
44 Mektup

Zygmunt Bauman

Çevirmen: Pelin Siral
Habitus Yayıncılık, 2012
İstanbul, 199 sayfa 


"... günümüz genç kuşağının büyük bir kesiminin gerçek zorluklarla, uzun ve umutsuz ekonomik bunalımlarla ve kitlesel işsizlikle hiç karşılaşmadığını hatırlayalım. Bu insanlar (...) her günün bir gün öncekinden daha güneşli ve daha tatlı maceralarla dolu olması umulan/beklenen bir dünyaya doğdular, böyle büyüdüler. (...) Gençlerin dünyanın 'doğal' hali sandıkları iyimser ve vaat dolu mutlu hayat daha fazla devam edemeyebilir. Son ekonomik bunalımın tortuları -kronik işsizlik sorunu, hızla geri çekilen yaşam fırsatları ve kararan umutlar- kolay kolay belki de hiç erimeyebilir."* 

Türkçe'de ilk Bauman kitapları 90'larda Sarmal ve Ayrıntı yayınevinden çıkmıştı. Sonradan kervana başka yayınevleri de katıldı. Bugüne kadar hiç okumadığım bir yazardı. Modern Yaşantıya Dair 44 Mektup'un mektup başlıklarına baktığımda kitap ilgimi çekmiş, ama kendi okuma seyrim içinde yer açmamıştım. Kısa bir Akmar pasajı gezisinden ucuz kitaplar içine atılmış su yemiş bir kopyasını görünce alıp okumaya başladım.

***
Bauman bugünün dünyasına dair onlarca şikayeti ve eleştiriyi denemeleri ile aktarıyor. Yazılanların kimi kısmını şu ya da bu şekilde görüyor, tartışıyor ya da  hissediyoruz. Bu görme, hissetme, tartışma süreci herkesin durduğu yere göre değişiyor ve değiştiği kadar da belirli-belirsiz bir ideolojik konumlanışı da işaret ediyor.

***
Kitapta, yukarıdaki alıntıda bahsedilen 2008 ve sonrası gelişen; bugün hala çözülememiş olan ekonomik kriz üzerine modern dünyanın aldatıcı mutluluk büyüsünün bozulduğunu fazlası ile işliyor. Bauman bu bozulmaya neyin sebep olduğunu çok anlatmıyor. Daha doğrusu bütünsel bir bakış getirmiyor.  Bauman iyi niyetli bir antikomünist ruhla -aynen sosyal-demokratlarda olduğu gibi- akışkan modern dünya'sının bu kadar bozulmasına şaşıyor. Şaşırmak ile birlikte bireyleri totaliter düşünce ve devletlerden özgürleştirmek isteyen çağdaşı kurtarıcı entelektüeller gibi uyarıyor.

Oysa 'bizimkiler'in kaybettiği... Bizimkilerden sosyalist bir ülkeyi terk etmiş olan Bauman'ın desteklediği 'ötekiler'in kazandığı bir dünyanın nasıl görüldüğü her birimize göre değişir. Kazananların sosyalist ülkelere karşı parlatmaktan geri durmadıkları sistemleri tekliyor. Hiçte öyle vaat edildiği gibi değiller. Yazarımız, sosyalist ülkelerin çözülmesi ardından bir on yıl süren kafa karışıklığından sonra görülmeye başlanan yok edilen sosyal haklar ve emekçiler aleyhine değişen yasaları çokta konuşmuyor. Küreselleşmeden ama onun adaletsiz olmasından şikayet ediyor, çözümü de sunuyor. Şimdi şikayetimize ve çözümümüze bakalım:
"... iktidar ve siyaset arasında kaybedilmiş dengeyi yeniden kurmak ancak küresel düzeyde ve sadece yürütme ve yargı kurumlarının desteklediği küresel yasama (ne yazık ki henüz var olmayan) tarafından gerçekleştirilebilir. Bu zorlu iş, şimdiye dek neredeyse bütünüyle 'olumsuz' yaşanmış bir küreselleşmeyi (yani, sermaye, finans, ticaret, enformasyon, suç, uyuşturucu ve silah trafiği gibi, kurumsallaşmış siyasete özünde düşman güçlerin küreselleşmesi) henüz gerçekten başlamamış olan 'olumlu' karşılığı ile (mesela siyasi temsilin, yasama ve yargının küreselleşmesi) tamamlama gereksinimi diye tercüme edilebilir."* (Vurgular bana ait)
Eğer önce küresel adaletsizlik ardından küresel adalet geleceğini düşünmüyorsa nasıl bir kurguya sahip? Sermaye uğruna başka ülkelere ambargo uygulayan, iç savaş çıkaran, savaş açan, işgal eden, işbirlikçi hükümetler kuran devletlerden hangisi bu küresel adaleti kuracaktır?

Küresel adalet gelişmeden önce sormak gerekiyor: Bugün dillere pelesenk olan uluslararası hukukun kapitalist ülkelerin mi yoksa Sovyetler Birliği'nin baskısı ile mi oluşmuştur? Bugün belli ölçülerde emperyalist ülkelerin elini bağlayan BM kararlarının sebebi nedir? Bugünün güçlü kapitalist ülkeleri küresel adaleti geliştirmek mi yoksa önlerinde engel gördükleri BM'yi ilga etmek mi istemektedirler? Bunlar Bauman'ı çok ilgilendirmiyor. Ama sosyal medya ve internet ile ilişkiniz üzerinden sosyal varlığınızı ve üzerimize gelmekte olan kara bulutlardan bahsedebiliyor. Bir gün kim veya kimlerce ne amaçla yapılacağını bilmediğimiz bir küresel adalet oluşursa sorunlarımız da çözülür gibi geliyor.

Bauman fazlası ile maddi temelleri zayıf idealize edilmiş başlıklar hakkında konuşuyor. Günümüz dünyasında küreselleşen sermaye hareketlerinin daha güçlenmesi için savaş çığırtkanlığı yapılıyor. Kimlerin bu çığırtkanlığı yaptığını, kimlerin işgalci olduğunu birbirinden farklı medya kanallarını izlediğinde görecektir. ("... yirminci yüzyılın zorba ve kanlı iki totaliter rejimi, yani Nazizim ve komünizm gibi iki korkunç deneyim ...*"den hiçbirisi bugün yok. Kuzey Kore de ünlü sosyoloğumuzun dişinin kovuğunu doldurmaz.) Bir de Bauman sosyalist ülkeler için gördüğü zorlama ama geçiciliği, nedense kapitalist düzenler için görmek istemiyor. Onları kimi reformlar yapılacak sistemler olarak anlatıyor.

***
Belirsizlikten ve bu belirsizlik sonucu oluşabilecek tehlikeleri işaret ediyor. Kara bulut belirsizliğinin sonuçlarının gidebileceği tehlikeler hakkında Bauman, Camus'yu kalkan ederek sınırları çizmemiz için uyarıyor:
"Camus bize isyanın, devrimin ve özgürlük [yazarımız durduğu yer gereği 'eşitlik'i atlamış] arayışının insan varlığının kaçınılmaz özellikleri olduğunu ama bu hayranlık uyandırıcı arayışların zorbalıkla sonuçlanmaması için sınırları çizmemiz ve kollamamız gerektiğini söyler."*
Yeniden komünizm hayaleti çıkabilir, hem Bolşevikler gelebilir. Sınırları çizelim ve bu tür belirsizlikten çıkabilecek tehlikeleri dışarı da bırakılım. Ama bir yandan da isyan edip devrim yapalım.) Batılı orta sınıf ve konformist toplumlar isyan ve devrim için sokağa ne kadar çıkacak bilinmez. Belirsizlik hakkında bu kadar uyarı da bulunan yazar; günümüzü tanımlarken anlamsızlaştırdığı, belki göremediği ilişkiler ve onların maddi gerçekliğini es geçiyor. Şayet insanlar harekete geçerse düşündüğü sınırların ne kadar uydurma ve ideolojik bağnazlık içerdiğini de görecektir.