29 Eylül 2008 Pazartesi

T: Son Kriz / Aydemir Güler

Türkiye'nin krizsiz kaldığı pek görülmedi. Ekonomik kriz, siyasi kriz, ideolojik kriz derken toplum "özel dönemlere" alışıyor, her an her şey olabileceği hissine kapılırken, her şeye alışmanın rahatlığını da yaşıyor. Aydemir Güler, krizi bol ülkemizin 1990'lı yıllardaki serüvenini ele aldığı kitabında devlet içi gerilimlerden düzen siyasetindeki yeniden yapılanma gereksinimine, Kürt sorunundan uluslararası gelişmelere varıncaya kadar birçok başlığa değiniyor. Kriz dinamiklerinin birbirleriyle bağlantı noktalarına odaklanarak sağlam bir model oluşturan Güler'in bugün yaşananların öncülü sayılabilecek gelişmelerin çarpıcı bir fotoğrafını sunduğunu söylemek mümkün. 1990'lara dikkatle bakan bir gözün bugün AKP iktidarına, Ergenekon operasyonuna, kimilerinin "fetret devri" dediği, kimilerinin ise düpedüz Türkiye Cumhuriyeti'nin tasfiyesi olarak adlandırdığı sürece fazla şaşırmayacağı açık. Zaten kitabın gözden geçirilmiş ikinci baskısına bu nedenle karar verdiğini söylüyor Aydemir Güler. Son Kriz, çürüyen bir toplumsal sistemin neden kriz ürettiğine açıklık getirdiği kadar, krizlerin insanlık için yarattığı olanaklara da işaret ediyor:
Kriz aynı zamanda yeni olanın da habercisidir!
Yazar: Aydemir Güler
Yazılama sıra no: 16
Dizi: Türkiye Yazıları
Kapak: Gökçe Erbil
Sayfa sayısı: 229
Ebatı: 13.6 x 21 cm.
Fiyatı: 15 YTL

28 Eylül 2008 Pazar

• Sorguç

Zaman içerisinde durmadan akan grilere ve karalara bürünmüş bir ırmak gibi hava. Görülmemiş olan budur bu ülkede, gün dönmeden dökmesi sularını ve gürültüsünü havanın. Yıllardır, yaşadığı çıkışsızlığa bakıyor gibi Sorguç. Sessizce inceltiyor havayı, irili ufaklı tepeleri, kırılgan ağaçlarını ve en önemli misi çiçeklerinin bırakması kendini birdenbire… yerden bir yere… İyice bulanmış küllenmiş suya karışmış gibi bulutların altında dolaşıyor. Otların rüzgârla sesi geliyor. Yardıma mı çağırıyor? Zir’in o bilinmez korkunç gök adaların alt kısımları suyun üzerine sivri bir şey çıkmış gibi derinin içindeymişiz de bıçak içeri saplanmış gibi görünüyor şimdi ve Sorguç söyleniyor kendince:
“Ak bir akışkana benziyor hava, kirecin toprakla bulanarak yol alması... ahh!
kara bir iz içinde. Gün olmadan... biliyorum, onlarla beraber paylaşıyorum... her
şeyi... sadece kaybedişim hariç. Her şeyi çalışmaya ayarladılar ve bizler için
Zir’i en ilginçlerinden bir kırılgan ağacına çevirdik. Kırılgan ağaçlarının kendi
kırılganlıklarını yaratması korumak isterken kendisini... Ne kadar etkisiz bu
yapılar oymaların sessizliği ve bizi bir şeylere mahkum eden mükemmel
anlayışımız. Ateş odasının duvarında yazan şu laf ne ilginç. Yediğimizin artığı,
çalışmamızın yorgunluğu ve ateşin kara bir izi var. Evet, hepimiz de... bir kara
iz var.”

--- 2001-2002 kışından kalmış bir iş ---

• Tadımlık

• •

Bu metin 08 Temmuz 2003 Pazartesi günü açılmış ve kısa bir süre uğraşıldıktan sonra bırakılmış. Orada burada duran CD'lerin içinden çıktı. Nedense atamadım. Devam etmekte hiç içimden gelmiyor. Ama diyorum ki devamını siz yazın ya da düşünün. Bu metin okuyucusunundur. Tabii bir okuyucu olarak benimde sayılır. Daha ne olsun.

• •

Karanlık içinde bir fısıltı geldi. Telaşlı bir halde,
- Hazır mı?
Hafif metalik bir ışık yansıtan deri ceketli kafasını çevirdi. Elleri titriyordu. “Bitti sayılır.” dedi konuşmasındaki titremeyi engellemeden. Arkadan geçen insanların ve araçların sesi geliyordu. Bir o yana bir bu yana dönen ışık ikide bir yanlarından geçiyordu. Yan duvarın arkasında sarhoş, kâğıt toplayıcısıyla tartışıyordu. Işığı alanına girdikleri için ışık hiç sönmemişti. Bu yüzden gece bekçilerinden biri çıkıp yanlarına gitmiş ayırmaya çalışıyordu. Ardından polis minibüsü ışıklarını döndüre döndüre geldi. Bekçi polislerle bir şeyler fısıldaştı ve yeniden bankaya döndü. Polis tartışanlara dertlerini sordu. Bu sefer anlaşmışçasına başka şeyler anlatmaya başladılar. Nede olsa kimse geceyi nezarette geçirmek istemezdi. Sarhoş eve gitmek istediğini ve kâğıtçıdan bir taksi çağırmasını istediğini onun da ona laf attığını söyledi. Kâğıtçı “Abi tümden yalan” dedi ama geçen bir taksiyi ıslık çalarak çağırdı. “Al işte... iyi yolculuklar beni de işimde etme...” diye söylendi. Taksi birazdan hareketlendi. Bu sefer polisler kâğıtçıya niye bu saatte çalıştığını sordu. Kimliğini istediler. Başka bir polis çöp poşetlerini sen mi döktün diyerek; küfür etmeye başladı. Kâğıtçı zaten işinin bittiğinden eve gitmeye çalıştığından ve çöp poşetini yırtmadığını zaten içinde kâğıt olmadığının dışından belli olduğunu söyledi. Evde çoluk çocuğun beklediğini söyleyip polislerden yol istedi. İlerden yeni bir kavga başladı polisler bağıra çağıra o tarafa ilerlerken kâğıtçı arabasıyla duvarın dibinden sıvıştı. Polisler sarhoş birileriyle cebelleşerek sarhoşlardan da arda sırada “Ah... Uh...” sesleri çıkartarak minibüse bindirdiler. Polislerden biri “Kaatçı kimliğini alıp gaçmış” dedi. Diğeri küfreder gibi “Boş ver!” dedi. Minibüs ışıkları ve yeni misafirleri ile birlikte duvarın dibinden ayrıldı.
Yerleri iyice temizleyen deri ceketli hafifçe duvara süründü. Işık ayaklarına vurmuştu. Biraz daha erken olsaydım dedi ama daha geçte kalabileceği düşüncesi onu rahatlattı.
İki kişi ağaçlara dallarına tutunarak binanın arka duvarını aşıp kaldırıma geçtiler. Ayakları çöplerden akmış yağlı yemekler ve artık çayların akışkanlığı kalmamış kaldırıma yayılmış pisliğinin içine battı. İkisi de ayaklarını sürüyerek ilerledi, ayaklarındaki bu iğrenç kokudan ve yapışkanlaşmış pislikten kurtulmak istiyorlardı. Deri ceketli biraz ilerde çöp kovasına en son yediği bir iki yağlı gözlemleri de kustu. Kadife ceketli çocuk kendi biraz tutsaydın dedi. Sessizce yürümeye devam ettiler. Hiç böyle olmamıştı. Oysa nelere cesaret etmişti bugüne kadar kendini birçok insana göre korkusuz görürdü. İşini yaparken ellerini nasıl titrediğini konuşmakta nasıl zorlandığını düşünmek onu rahatsız ediyordu. Yanında kısa boylu koyu kadife ceketli çocuğa baktı sessiz ve sakindi. Fazla korkmuşa benzemiyordu. İyice canı sıkıldı midesinde ki acı su içini iyice yaktı. Neredeyse bir ara gırtlağına kadar hücum etti. Midesinde bir şey kalmış olsaydı kesin kusardı. Acı suyun hücumu geçtikten sonra ağzında kusmuk tadı ve boğazında bir yanma başladı. Artık mahalleye gidemezlerdi. Sokakta dolaşmakta istemiyordu. Her an polislerin eşliğinde geceyi nezarette geçirmeye gidebilirlerdi.
Tek çare uyumaktı. Ama nerede? Kadife ceketli onu anlamışçasına “Gel!” dedi kısa bir aradan bir binanın arakasına götürdü oradan binaların bahçelerini geçe geçe geniş bahçeli eski bir apartmanın arka kapısına geldiler. Kadife ceketli çocuk aşağı merdivenlere davrandı. Kapıdaki asma kilidi eli ile açtı. Deri ceketli çocuk biraz afalladı. İçeri girdiler içerisi sarımtırak bir renge boyanmıştı. Duvarlarda boyalar kimi yerlerde nemden kalkmıştı. Yaz aylarının sıcaklığı nemi bayağı azaltmışa benziyordu. Sadece hafif bir koku vardı. İki duvara yaslanmış hem sedir, hem yatak işlevi gören iki karyola vardı. Ortada sudan ve demliklerin sıcak altları yüzünden kalkmış eski bir sehpa vardı. Hemen girişin sağındaki mutfakta kadife ceketli çocuk piknik tüpüne çay suyu koydu. Kaldırımların seviyesindeki pencerelerden dışarıda olup bitenler duyuluyordu. Sokaktan içeri dökülen ışık bu yeri gündüz gibi aydınlatmıştı. Nerede olduklarını sordu. Kadife ceketli çocuk sadece “Yeterince uzaktayız.” dedi. Deri ceketli kendini aptal gibi hissediyordu. Eğer bunlar planlıysa kendisi niye bilmiyordu. Sordu. Kadife ceketli çocuk “Bilmenin bir anlamı yok. Bana bir şey olsaydı bile sen buraya gelemezdin boşu boşuna da bilmenin yeri yok zaten. Hem de tehlikeli. Burayı ararken yakalarlardı seni. Hem bende senin ne yaptığını bilmiyorum ama soruyor muyum? Takma bunları kafana işimizi yaptık.” Deri ceketli çocuğa bakarak “Di mi...?” dedi. Deri ceketli çocuk afalladı birden “Evet.” dedi soğukkanlılığını korumak isteyerek.


--- devamı size kalmış, nasıl isterseniz ---

• •

26 Eylül 2008 Cuma

Bir Barbar Kendini Tartar Bir Barbar Aşağlarda, Turgut Uyar

. . . EY susam!.. EY karanlık!.. EY Borçlarını Ödemeyenler!..
sen o ses misin en aşağılardan gelen!..
karıştırın bütün otları o aşağlarda
yıkın benim güvenimi,
soğuk bir at olsun seslendiğim ses, yıkın!..
ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...
EY Her şey!.. EY Beni Gülünç Eden Bitki Sapları!..
Sessiz katlanmalarıyla... İçimde ölmüş çocukları sallıyan
vazgeçilmez uğursuz şarkının salıncağı!..
Ben durmadan en utandırıcı şeyleri hatırlasam.
nasıl camsı gürültülerle olacak herşey,
ve sularla,
ve nasıl artık arınamaz kirlenmiş olurum o zaman, yıkın!..
ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak, boğulacak su bulsam
EY Bütün Kadınlar Uzak!.. Güneşi övmüyorum. Ve
kanım ne güzel akıyor... ıslak taşlıklarda. Sanki herşey, sanki her şey!.. katıyürekli kârcıların, yani büyük tecimenlerin
uzaklardan getirip sunduğu kanlı pahalı bir tabak...
EY Yanan bir şey,
yanan ve içilen bir şey,
karanlıktı kanım bir şey,
güneşe başkaldırmıştı kanım (.......) sanarak.
ben artık büyük kıyıları boylasam..
ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak, boğulacak su bulsam...
Ey Kimse yok!.. Ey Bir Mavinin Unutulmasından
Arta Kalan!..
EY Sen Var mısın?...
EY olma!..
Ah, yağmur başlayacak
Ah, yağmur başlayacak
Ah, yağmur başlayacak
Ah, yağmur başlayacak
Ah, yağmur başlayacak
Ah, yağmur başlayacak
Ah, yağmur başlayacak

gece olsa da sussam...
ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak, boğulacak su bulsam...
. . . EY Sür Atlarını Bacaklarımdan Bağlayıp Karışık ölümsıkıntııslakgülünçlüğü renkli camların!.. bir göl bulacağız sonunda, develerin suyunu içip tuzunu bıraktığı,
kirli ayakparmak aralarını yıkadığı cünüp adamların,
burunları kıllı..
benim kanım gülünç ve kahraman lekeler bırakacak
öbürkülerin yanında,
camlar nasıl olsa kırılacak
sonra yatacağı geceye gidecek herkes

ben ne yapsam ne yapsam ne yapsam...

. . . Senden Haber Ver, Ey Yaralı Kahraman Atlar!.. Ey Büyütüp yaralarını Yalayan Atlar!.. Otoburlukla kana karışmayan atlar!..
. . . arabanızı çekiyordunuz,
. . . aygırlarınızı iştahla uyandıran kalçalarınızda büyük yaralar...
. . . kuyulara eğiliyoruz, ve büyük övgüsünü yapıyoruz küçük yıkıntısının soğuk ışıklı kulüplerin, ve kara küplerin ve etekleri kısa, koltukları tüylü kadınların ve kötü dükkanlar karanlığının...

eğilmiş, çiçek toplıyan bir çocuk bulsam...
ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak, boğulacak su bulsam...
Turgut Uyar • Tütünler Islak, bütün mümkünlerin kıyısında… • Mayıs 1962 • Dost Yayınları
Birinci baskıdan aktarılmıştır. s. 20-21

Acıyor / Turgut Uyar

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar • Kayayı Delen İncir • 1982

25 Eylül 2008 Perşembe

• In Silence / Chiharu Shiota


bu çalışma ("bakmak" dışında) ve hazırlayan sanatçısı hakkında hiç bir bilgim yok. buna karşın bir şeyler yazmak istiyorum. tehlikeyi göze alıyorum.
müziğin bir fotoğrafı ya da görsel anlatımı olacaksa budur derim. bilirsiniz ya da en azından sezinlemişsinizdir: "böyle bir şey önceden vardı ya da aklıma gelmişti" deriz. kimimiz: "bu şey bir anda kafamdakileri görünür kıldı su üstüne çıkardı" der.
müziğin havada aldığı yolculuk. bu çalışmanın anlatımını o kadar kuvvetli hissetiriyor ki. piyona'da neyin çaldığını duyabilirim. sert bir ritmi var. köşeli açılamaz yine de karmaşası duyuluyor. duyduğumuzu sanıyoruz ama sessizlik içinde. çünkü hiçte öyle eğlenceli ve kıvrak görünmüyor notalar. sanki fırtınadaki denizciler. sanki karlı bir dağ yolunda kalmışları anlatıyor. iplerin dağılışı... çoğul, olabildiğince geniş ve kaçınılmaz bir zamanı hissettiriyor. kaçamayınca hesaplaşıyor gibi. bir çarpıtma ya da kendiliğinden bir eşitlik varsayımı da var burada o da müzik eksiksiz bir biçimde algılanmış gibi verilmiş. oturanlar arasında bir dağılım yok eşitlik var. bir tür dinleyici tonlaması, müziğin üzerindeki etkisi verilmemiş. verilebilirdi. daha az bağla, daha farklı bağlayışlarla, hatta daha farklı renklerle.
bu kadar söze karşın duymak istiyorum. duyduğumuzda işte tam ben de bunu demek istiyordum demek ve orada oturanlardan olabilirim. derine dalabilirim.
ama! duymak isterken tek korkum var: beklediğim şeyin çıkmayabileceğidir. ne yazık! bunu da düşünüyorum. belki o yüzden bu suskunluğu seçiyor ve olasılıklara kafa yorma hakkımızı kulanıyoruz. Yorulunca eylemini farkedebilirsin. Ve o zaman, evet ben o sessizlikte müziği dinledim diyebilirsin. O yüzden yorgunum. Dinlendiren şey aptallaştırır, yoran şey sonsuzdur tanımca...
-- Müzik sadece ses midir? Sesli midir?" -- diye devam edecektim ama Fernando Pessoa açıklasın:
"Benim büyülü silahım müzik, ay ve düşlerdir. Ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır." (Şeytanın Saati)
sonsuza dek çalınmadan kalabilen nasıl bir müziktir acaba nasıl bir müzik...

Yeryüzü Ağacı / Arkdaş Z. Özger

Kış geliyor
elim yaprak altında
es ey bad-ı semen
çatlak bedenime çarp kalbimi harmanla
gencelmiş tarih kabartmalarının haklılığı aşkına
beni kendime gebe bırak

kış geliyor
otobüs ne kalabalık

yaslan bana yeryüzü ağacı
dikili gövdenin üretkenliği için
çıldırtan bir gübre mi arıyorsun
kökünü toprağımda dene

kış geliyor
koru gövdemi pardösüm

ağzıma konacak kışlarım nerde
tutsana elimi canikom tarih tekerrürden ibaretmiş
Miş bir geçmiş zaman failiymiş
ey beşeriyet beni beş iftarda öp

şair olmak kolay değil yavrum
uzvun o kadar güzelken
bir yanda yaş ağaca balta vuran çokluk
bir yanda kanımı azdıran bokluk

beni artık hücre çoğaltmaktan da yargılarlar
zahir

Arkadaş Z. Özger • Ekim 1971

Kan Reçetesi / Arkadaş Z. Özger

Kara bir gök için çok şey söylenebilir elbet

İşte benim bulutum
pas tutmamış sözcüklerden örgülü bir ağıt
alnına halk sıçramış neferlerin çılgar gözleriyle sana
ey rengi tarihini utandıran elbise

Yüzün hiç yabancı değil
sen eski borazanların gedikli çalgıcısı
sesine küflü ambarların kokusu sinmiş
irin salgını, cinayet fotokopisi ve kangren depolanmış
eskimiş tarih satıcısı ambarların kokusu.

Burnum duymuyor ama seni
uslanmış ıtır kokusunu da duymuyor
benim burnum
benim burnum
vahşi dağ çiçekleri, bozkır gülleri ve devedikenlerinin
kırları genişleten halk kokusuyla yanıyor
genzim çatlıyor
genzim çatlıyor ve seni de çatlatıyor
el illizyonizmin sırça küresi.
Sana kim sus dedi Kalbim.
Dünya bir ateşten top gibi kavruluyorken
toprak güneş sıtmasıyla sarsılıyorken
burda, orda, öte yanlarda
alınterinin öfkeyle fışkıyan şavkı
yeryüzünü yeniden biçimliyorken
ve depremle sarsılan halkların beyni
illizyonizmin büyüsünü bozuyorken
seni kim büyülemek istiyor Kalbim.
Bildim hiç kuşkusuz
su yılanları, yeraltı fareleri ve akbabaların koruyucusu
çarpıcıların, kemirgenlerin, leşçilerin
şaşırtılmış kolcusu.

Usul usul da gelsen, harlayarak da gelsen
el illizyonizmin güleryüzlü büyücüsü
masken kandırmıyor çoktandır beni
beni ve benim gibi
dünyaya kanından dürbünle bakanları
soluğu cehennem yakanları.
Çünkü biz hayatı kendi aynasından gördük
biliriz sırça kürenin yaldızındaki puştluğu
Ey tırnaklarımı büyüten tahammülsüzlük
beynimde hora tepen on sivri bıçak
senin kendi damarında denediğin keskinlik
halkının alnındaki tomurcuğu patlatsa da
kan kendini aldatmaz
kan kendini aldatmaz

Kalbim!
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

Kalbim!
bu acıya dayan
bu acıya dayanman için
yaranı iyileştirmek için sana
parçalanmış gül cesetlerinden bir reçete vereceğim

vahşet dağlarından kızgın kemik külleri
işkenceler ovasından kan dölleri
ve yangınlar vadisinden dehşet bir ateş.
Kan kokusu büyüyü bozmak için
Kemik sıcaklığı sırça küreyi eritmek için
Ateş kırmızısı göğü aydınlatmak için

Böylece dirilir içindeki gül cesetleri bile
dirilir ve o zaman
çılgın bir şafakla tazelenen gökyüzü
bir taze tomurcuk gibi açar
kanıyan alnında senin.

Kalbim!
sen varsın
sen tökezleyen bir şarkı değilsin
ne de uzun, yanık havalı türkü
sen kendinin ezgisisin.

Yırt öfkenin sabredilmez dağarcığını
dağılan, saçılan ne varsa hepsi senindir
kara bir gök ancak bunlarla arınır
ve elbette yeter bunlar sırça küreyi dağıtmaya
acı diye ne varsa hepsini onarmaya

Kalbim!
elimden tut
elimden tut
sensiz birşey yapamam.


Arkadaş Z. Özger • Yansıma Dergisi • Aralık 1971

Gezgin / Arkadaş Z. Özger

dün geldim
geç kalsam da bağışlanır

bir bahar bozumuydu yola çıktığımda
yüzümde suçlu bir merak
kalbim heyecandan telaşlı
gözlerimde ısırgan bir hüzün vardı
hüzün: hep bilinir
bir afyon çiçeğidir önceleri
dalayan bir ısırgan yoncası olur sonra
dalayan ve uyandıran o afyon uykusundan

dün geldim
acı sırtımda tabiy

yolum uzundu
yanımda hiç resim yoktu
dağlara baktım: dağıldım
yollara baktım: yoruldum
gece ayışığı içtim, dudaklarım kurudu
gündüz böğürtlen yedim, dilim buğulandı
siz görmeliydiniz o kanı
bir dağ çiçeği sevdasına bin arı öldü
tam ordan geçiyordum, gördüm diyebilirim
aman nasıl petekti öyle
nasıl baldı
böğürtlen gibi kırmızıydı
kan gibi saydam
bir garip kokuydu, onun kokusuydu
dayanamadım, eli titrekti ama
yedim yedim kalbim çatladı
sevdam o dağ çiçeğinde kaldı

dün geldim, anca geldim
usumda vızıldayan bin arı ölüsü
heybemde onarımı gereken bin iğne
önce kendi etime

dün geldim
hoş mu geldim
hoş olmayan şeylerden geldim
bir kentten geçtim ki canım titredi
sıtma kabusuyla sallanıyordu uzaktan
girişte insanlar gördüm, hiç görmediğim
ama sanki biryerlerden tanıdığım, yemin edebilirim
iğrenç suratları vardı, insandan çok
cüzzamlı bir köpeğe benziyorlardı
kuru birer ağaç dibine çömelmiş
çürümüş bir dalı kemiriyorlardı
omuzlarında soyulmuş yılan derileri
ellerinde pas tutmuş makaslar
iki ucu da kırık
tam ben yanlarından geçiyorken
elma ağaçlarının çiçeklerini kesmeye başladılar
ben sanki tarihini bilmiyormuşum gibi
bakır çalığı bir kasede
elmanın kanını sundular
geldim ya, nasıl geldim
bir elimde tarih atlası
bir elimde güneş humması
soğutulmaya zorlanmış bir çöl kızgınlığından
bir kum fırtınasının
soylu kumcuklarından geldim
yorgundum, susamıştım, dilim kuruydu ama
gördüğüm serap mıydı, gerçek miydi
bilirim ben
çölün tam ortasında sonsuz bir ışıltıydı
yedibin rengi yansıtan renksiz bir kuyuydu
duruydu, aydınlıktı, yaz gökleri gibiydi suyu
uzanıp avuçlasam benimdi
öyle yakın, öyle kolay, öyle dokunsam
ah o kervancıbaşı
ah o sırmalı soyguncu
ve ellerinde kesik başlar ve zebellah ordusu
birden beliriverdiler tam kuyunun başında
ellerinde kan sızıtan kesik başları
tan kuyunun ağzından sarkıtıyorlardı ki
ne olduysa o anda oldu
kızıl bir bulut ağdı kuyunun ağzından göğe
bulut değil
bir devin alev saçan soluğuydu
ardından muhteşem bir kum fırtınası
kum değil
devin çocuklarıydı saçılan
ah görmeliydiniz o savaşı
ne kanlı kervancıbaşı
ne zebellah ordusu
dayanamadılar kum fırtınasının şiddetine
çöl mü yarıldı
kuyu mu büyüttü ağzını
kızgın çöl kavuşunca dinginliğine
bir ben vardım kuyunun başında diri
ve herşeyi görebilen sağlıklı çöl tanığı
öğrendim çöl kızgınsa öfkesi nice olur
kum fırtınasında neler yapılır
nasıl yok edilir çöllerin sırmalı
soygun kervancıları
gördüğüm serap mıydı, gerçek miydi
bilirim ben
bir elimde güneş humması
bir elimde tarih atlası vardı
vakit dardı
kanarak içtim de kuyunun duru suyundan
uçar gibi aştım çölü o sonsuz ışıltıdan
dün geldim

dün ben nerden geldim
ezberlenip unutulmuş bir sıkıntıdan geldim
adı konulmamış bir düşten geldim
terlemiş balıklar gördüm, rengi bozulmuş mavilikler
kabaran denizler gibi coşkun sürücüler
kılçığı beynine saplanmış gözsüz balıklar gördüm
trollenmiş deniz tarlası, iyot vurgunu
derya içindeydim de hani deryayı gördüm
küçük balığı gördüm, peşinde büyük balık
bir su ağası gibi kuvvetli ve saldırgan
oh balık, küçük balık, can balık
anasının kuzusu, deniz kokulum
söyle yavrum, söyle gözüm, söyle kılçığım
kim dokundu senin pullanmamış derine
kim kıydı senin o tazecik gövdene
denizde kum gibi dolgun pullarıyla
doymaz mı büyük balık küçük balığa
ama gördüm ya sonunda
derya içindeki deryayı
büyük balık küçük balık peşindeydi ya
birleşince küçük balık yüzlercesiyle
şaşırıp kaldı büyük balık
şaşırıp kalmadım amma
ne de keskinleşmiş dişleri ol mahilerin
unutulmaz bir deniz anası gibi büyüdü gövdeleri
kıymık kıymık oldu gövdesi büyük balığın
anladım
nice olsa da
denizde kum, büyük balıkta pul
birleşince
edemezmiş küçükleri kendine kul

Arkadaş Z. Özger • 14 Mart 1972

yokuş yol’a / turgut uyar

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş – Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar

Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar


Turgut Uyar • Divan • 1970

24 Eylül 2008 Çarşamba

Söylenir / Turgut Uyar

söylenir ve yarım kalır
bütün aşklar yeryüzünde
bir kaktüs bol sudan nasıl
nasıl çürürse öyle

en sevdiğim temmuzdu aylardan
hazirana benzediği için biraz
biraz da kendiliğinden
belki de müşteriye iyi davranan
efendi bir bakkal kimliğinde


nasıl mutlu oldum iki yaz
nasıl mutlu oldum kardeşler
salkımsöğüt bir ben iki
bir üçüncü var mıydı bilmiyorum
üçüncü vardı elbet
bir yaban ördeğinin sevincini taşıran
bir sonbahar gibi köpüren
temmuza benzese de
öyle oldum ki anlatamam
sıcak yaz
solgun bir coğrafya gibi belleğimde
şapkalar çiçekler eski elbiseler
geçmişi olan eski elbiseler
denizden çıkan bir ışık
unutulmuş bakımsız arka bahçeler
öyle oldum ki anlatamam
her mevsimde sonbaharı taşlayan
bir çocuk nasıl olursa

belki de bitip tükenmeyen
bir fetih döneminde
atlar nasıl kişnerse
yani durgun bir suyun
erguvandan aldığı renkle
gidip geldim caddelerde
Fatih nerdeydi Samatya nerde
nerden gidilirdi Üsküdar’a
düşünüp durdum günlerce

anlatamam ormanların ettiğini
nasıl dayandım o mutluluğa
tükenmez bir ışık olan mutluluğa
deniz ve ışık olan
karmakarışık bir mutluluğa
nasıl

şimdi bir şarap gibiyim
coğrafyasız
eskimeye bırakılmış fıçısında


Turgut Uyar • Kayayı Delen İncir • 1982

20 Eylül 2008 Cumartesi

Gece Gelincikleri.

Karanlık düşlerime.

vakti yelde kara gecede açacak gelinciklerle kirli çatallar içinde
kalkan başı yorgun kör eşliğinde
yine de koşar gece gözlerinde
-- inatlar, köpekler, kırık gelincikler --
İnatlar!
İnatlar!
İnatlar!
Bunlar… bunlar
Bekçi derki:
bunlar inanan atlar

Sahipsiz bırakılmış tozlu bir gecede
çok uzak da çatallanarak açılmış kabuğuna bırakılan kırık gelincikler:

Ey Ölü
Niyetini söyle

(Kaderde ayrılmakta varmış desene
Seneye yine gelse alnında ter elinde kitap gözünde ince ve derin bir keder)

— Güz gelmiş öyle diyor ağaçlar bir de boyuna... Güz gelmiş öyle dediler.
— …
— Ama vurma artık öğretmenim… ben demedim… ben demedim! köpeklerle… gelincikler…

Seni terk ederken elinde bir yerde tutan…
Yoksuldun açlıktan daha kötüsü. Kütüphanelerce yoksulluğundur bedeninin bir köşede sahipsizliğine sebep. Kasalarca parasızlık çektin. Çekmek denir ya işte vardın sen o işte. Çektiğinde hiç yoktu. Ama birileri de vardı tozlu gecede... Adına ninniler yazıldı. Götürürlerken şimdi seni şeker çuvalları içinde körle kara bir gecede. Sabahçı kahvesinde yokmuş kayıp bir şeyi, zati salınca zaman geçer tozlanınca övenleri çokalır birden. Kim ki öldürdüğünü gömdü toprağa ardında sırlar inanmışlıklar altın yaldızlı laflar işte burada her şey sen ve çürüyen çizilmiş kâğıtlar, yıldızlar, kullanılmış kalemler okunmamış…. sesleriyle gelincik, kokusuyla köpek ten geçmişler. Güz bir de işte. yer: gece,de hayat belki kendini yer bekçi izler

Körler, komiler kanlı çatallar,
Atsız kalsın başı terhin.
Kör! Sal köpekleri. Parmakların! Yok! bre kör…
Orta piç çocukları doldursun resto-rantı.
Tanrıyla konuşurken ölüm gece ve gelincik güz yerinde şimdi sal köpekleri. Çatlar temiz çatalları. Tamam! aç alnını Hiç haberin olmadı buralarda öl. dün. Şimdi yanımızda olacakken... Fareler ve yılanların oynaştığı bir kuyuda sonsuz olanlar.
Düşmanlarınca kuylanmış gelincik geceler
Efendiler efendiler elden düşünce ne kadar efendiler

Ey ölü
Aç alnını kafatasından öpeyim seni.

(Kaderde ayrılmakta varmış desene
Seneye yine gelse alnında ter elinde kitap gözünde ince ve derin bir keder)

18 Eylül 2008 Perşembe

Aşkla Sana / Arkadaş Z. Özger

alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun

söyle bana ey
ölümün açıklayıcı pervanesi
hangi yavru tek başına yiğittir
hangi yangın bir başına söndürülür
ah ! herkes susuyor
hiçkimse bilmiyor içimin yangınını
ah ! herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladım dostum
ah ! herkes mi susuyor
kalbi kalbimize benzeyen dostlar
bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya
hayatın ateş renkli kelebekleri
bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için
ah ! herkes mi susuyor

bağırsam içimdeki dehşeti
hırsım deler mi toprağı
beni
acısıyla onduran
dostumu
aşkla vurduran hayat
sana
yaşananla harlanan bağrımın sevdasını akıttım
dünyanın yeni baharına
çatlarken kadim güneş
bağrım delinirken fidanların kanıyla
anamın doğurgan karnıdır diye
sevgilimin sütlenecek göğsüdür diye
dostumun üretken gülüdür diye
sana bağlandım
sana sarıldım

beni umutsuz koma
tarihle avutma beni
çünki aşkla sınanmışım sana
sana yangınla, suyla, ateşle
ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım
ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni

akıtsam deliren sevdamı
köpürür mü hayatı besleyen su
ey benim
yedi başlı kartalım
her başını
bir dağ başlangıcında koyanım
senin
böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir
bizim aşkımızı solduranların korkusu
çünki elbette bir su
kendi akacağı toprağın sertliğini bilir
ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak
artık ırmak mı ne denir
işte devrim
ona benzer bir akışın hızına denir
yarın ne olur bilirim ben
bahar gelir, otlar büyür
ölüm de yapraklanır
bir dağ bulur uzun uzun bakarım
bir çam ağacı gölgesi
güzel kokular veren
bir damla güneş görünce
sana da gülümseyeceğim yarın

şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek

Arkadaş Z. Özger • Yansıma Dergisi • Kasım 1972

Ferhat / Arkadaş Z. Özger

kara yeller ak yelleri dövende
sevdanı yüreğine kuşat
al sesimi vur kanının gümbürtüsüne
zamanıdır dağları delmenin, Ferhat

dağların başı yaslı
Ferhat'ın sevdası kan ağlar
yüreğin sağlam, bileğin güçlü Ferhat
istesen dağlar dağlar...

ateşi üfle Ferhat
körüğü iyi kullan
bu can bunca hasrete dayanır
soludukça içimde sevdan

sevdan ki bir yakıcı kuştur yüreğimde
gümbürder zulme karşı kan gibi
ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat
kalırsam vuruşkan şahan gibi,


Arkadaş Z. Özger • Yansıma Dergisi • Aralık 1971

Merhaba Canım / Arkadaş Z. Özger

ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı da kedileri de çok severiz

hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü
çünki ben okumuştum muydu neydi
biryerlerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophones

barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum
ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde
ölümü tanrıya saklıyorum
ve bir gün hiç anlamıyacaksınız

güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seveceksiniz
(zeki müreni seviniz)

Arkadaş Z. Özger • Dost Dergisi • Haziran 1970

Pencere / Arkadaş Z. Özger

pencereyi kapama
gök dolabilir içeri
sen neyi görebilirsin
ıslak bir bulutun ağışını mı

pencereyi kapama
kuş dolabilir içeri
sen neyi taşıyabilirsin
kırık bir dalın yükünü mü

Pencereyi aç
Soluğun çıksın dışarı
sen büyütmedin mi ciğerinde onu
Kokusu hayatı yıkasın diye

Pencereyi aç
Sesin sarsın dünyayı
Duyulur elbet ta ötelerden
Yürek kendini tanır

Arkadaş Z. Özger • Yansıma Dergisi • Mart 1971

Göğe Bakma Durağı / Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gizlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar • Dünyanın En Güzel Arabistanı • 1959

Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir / Turgut Uyar

Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız


Turgut Uyar • Dünyanın En Güzel Arabistanı • 1959

Şapkamda Yağmur / Ergin Günçe

Şapkamda yağmur içli bir şarkı söylüyor
Nasıl da söylüyor dudaklarıyla
O zenci gökyüzünün yıldızları ötmüyor
İşimiz artık ıslanmış horozlarla

Küçük adımlarla inmiş kentin batı kapısından
Şaşırtmış annemizi kocaman gözleriyle
Uykusundan etmiş keçileri oğlakları
Yollarda uygunsuz açık saçık yatan

Ben bir gün bu kasabadan giderim
Yağmur da benimle gelir mi bilmiyorum
Şapkamda yağmur içli bir şarkı söylüyor
Oturmuş şapkamda şarkıyı dinliyorum.

Ergin Günçe • Gencölmek (1964) • Dost Yayınları

Şehirli Şairler Antolojisi / Ergin Günçe

Bir adam oturmuş kendi kalbini tarıyor
Fildişi şiiriyle Yahya Kemal ustamızın
Bir başkası Ekmek için ölüyor
Nâzım Hikmet adamın saçlarını tarıyor

Orhan Veli öncümüz rakıya düşkün
Büyük şair çünkü fransızca biliyor
Oktay Rifat amcanın bir havanı var
İçinde macun öğütüp sözcüklerinde
Birdenbire, inanın, gençleşiyor

Melih Cevdet denince artık akla Eski Yunan geliyor
Türkiye'yi oradan başlatan kültürlü şair
Kadife sesleriyle Kartal ve Bülbül
Necip Fâzıl küçük bir tımarhane
İçine atları ve paraları dolduruyor

Ahmet Hâşim şi'rin merdivenlerinden
Gecelik entarisiyle durmadan inmiştir
Cahit Sıtkı alnımızın yazısı
İnce sazdan inildedi

Ahmet Muhip anıların soylu şairi
Anılar bitince fener sönüyor
Necati Cumalı, Cahit Külebi
Çok acı çekmişler bu dünyada, belli oluyor

Fazıl hüsnü, kurak bir Anadolu Şairi
Gene de ortasından Kızılırmak akıyor
Seyrek de olsa koca söğütleri var
Cılız bir gürültü Attila İlhan oysa
Şiirimize aksırık ve nezleyi getiriyor

İlhan Berk, Neruda'nın fahri konsolosluğu
Lâfı durmadan uzatır kendine doğru
İşlek zekâmız Metin Eloğlu
Son yıllarda hem topal hem kekeme

Edip Cansever (bu Amerikalı şair) Bilardo sever
Fakat oyunu bir türlü öğrenemedi
Hep ikinci geldi Turgut Uyar
Başkası katılmasa bile yarışa
İncilden ve Tevrattan besteler güfteledi

Cemal Süreya hesaplı şair
Boyuna boynunu ve aşkını ölçüyor
İçi havayla dolu Ülkü Tamer'in
İnsanda bir çerez etkisi bırakıyor

Ece Ayhan bakışsız bir yılandan mezeler yaptı
Arada düşkünleri çıktı bu tür besinlerin de
Tek kişilik gönlünde berrak sular çalkalanır
Necatigil solgun ve sallantılıdır
Kendi mevlûdunu yazarken durmaksızın

Sezai Karakoç da çağdaşımız ve çerçisinde
Önemli boncuklar, kilimler, duygular satar
Ümit Yaşar diye bir köfteci var
Şiirin Hürriyet Gazetesidir

Yeni yetme genç kardeşler de şair oldular
Bakalım hangi modaları getirecekler
Avrupa Gençliği başkaldırıyor
Bizimkiler kaldıracak bir şey arıyor

Ergin GÜNÇE • 1968 • Türkiye Kadar Bir Çiçek (1988) • s. 62–64

Yaşamın Mor Kağıdı İçin Bir Şiirimiz / Ergin Günçe

Meyveler, tanrılar, köprüler üstüne söyleşiriz
Adları değişmez bizde kalan korsanların
Fırtına bizde de bir alışkanlıktır
Size yazmak istedik bunları Ankara’dan
Milas’ta bir değirmencisiniz
Oğlunuz uzun uzun nişanlı
Şimdiki adresiniz çocukluk anılarıdır

Kuşlarınız uçuyor derlenip savrularak
En basit kuşlarınız örneğin tarla kuşları
Okulda pul değişiriz, eller küçük ve nazlı
Sünnet düğünümüzde keçiler kesilmiştir
Bir öğretmen vurulmuştur bayrak törenimizde
Kaymakam köye gelip bize bir konuşma yapmıştır
İşte size bunları bir trenden yazıyoruz
Elleri eprimiş annesi bir Karslı arkadaşın
Niçin yaşıyoruzu nereden bilecektir
Anlamı var mı yok mu güneş falan doğdu battı

Üzülmek gözümüzde bir gelenektir
Yaşamı mor bir kâğıda güzelliyoruz
Her zaman dağların bir sahibi var mıdır
Çatışmada ölenler fotoğrafsız kaldıkça
Ve idam haberleri kısa yayınlandıkça
Köprüler, meyveler, tanrılar üstüne söyleşiriz
Yürek çarpıntımızdır biz eski korsanların
Uzun süreceği anlaşılan ayı koparılmış gece
1979
(Bodrum koyuklarında bir ikindi sonrası)
Ergin Günçe • 1979 • Türkiye Kadar Bir Çiçek (1988) • s. 139–140

17 Eylül 2008 Çarşamba

Bir Dostu Ölü Götürmek / Ergin Günçe

Boş bulunup gülersen
Bir Ölünü görünce
Ocağa Tütsü atarsın
Pencerene sürme çek

Ölünün Babasıyla
Uzunca bir Rakı iç
Anmadan eski günleri
Bırak biraz Ay doğsun

Dört arkadaş bir olup
Tahta kutu içinde
Ölünüzü götürün
İncirlerin altına

Dönersen ıslık çalarsın
Yol uzun, Su karanlık
Otur bir çardak altına
Bırak biraz Yağmur yağsın

Ergin Günçe • 1979 • Türkiye Kadar Bir Çiçek (1988)

15 Eylül 2008 Pazartesi

Bir Duymak / Turgut Uyar


Eylül karmaşası!..

bir solgun geminin belirsiz su kesiminde,
kendisi hatırlanan soğuk, bir soğuk ki,
ve etlerin,
sonuçsuz bir ayaklanmaya yöneltildiği bir akşam,
bir akşam ki
kendisi hatırlanan bir alkol ve bir okul
kendisi hatırlanan beyaz yahut mavi bir alkol.

Ölüm aşka bir karşılıktır ve aptalca,
sapsarı boyaları evet boyaları o bazı resimlerin
birtakım resimlerin.
Kalabalıklar ve dönemler ve
arınıp gitmeye çalışan bir ölü
o solgun geminin su kesiminde

o güzel imgesi mutsuzluğun,
– Karşısında alkolden utandığım –Portrait of an unknow–

Eylül karmaşası!..


Turgut Uyar • Her Pazartesi (62-67 Notları) • 1968

14 Eylül 2008 Pazar

baharı bekleyen’e / turgut uyar


ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme

nice kırmızı ayaklar gelip geçti o gün katar katar
kış günleri sözgelişi ben bir çöp bile almadım elime

altı kız bir ay ışığı def çalıp şarkılar söylediler
beri yanda ormanlar yanardı, ciğerpareler lime lime

artık su uyur aşk uyanır mendilim kana boyanır
bilirim bu baharda da herkes hasetlenir halime

ve ellerim batık bir suda akar gözlerim her şeye bakar
bahar bir gelsin yeter artık eksikse de bırak elleme

su uyur düşman uyumaz suların dibi güllerde
"imrenir dururdum eski gecelerime"

altı kız bir oğlan def çalıp şarkılar söylediler
baktım birinin kara bir gecesi düşüvermiş mendilime

şimdi elimde baston silah, başımda şapka öyle
ağzımda kurşun hızında seçtiğim her kelime

şu. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir
her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme

sakiniz elimiz filan temiz baharı filan bekleriz
fincanı taştan oyarlar içine bade mi koyarlar

biz silah kuşanırız bize bir şey söyleme


Turgut Uyar • Divan • 1970

12 Eylül 2008 Cuma

Olmak ya da Vurmak Öldürmek / Ergin Günçe

Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca
Kimleri, kimleri, kimleri vursam
Önce kendimden mi başlasam şakalaşmaya
Önce kendimden mi başlasam
Ben istesem Horoz gibi öterim
Alıngan ve içli çocuk olduğum için
Rahatlarım Bankanın camını kırsam
Sularım sonra atımı bir derede
Ne zaman ne zaman kırlara kaçsam
Ben istesem Kilidimi kırarım

Kumral bir Yaz peşimdedir, dolaşırım ben
Altı yaşında tütüne gittim, oğlak güttüm, çırak
Neler de çıkıyor eşelenince
İnsan büyüyor adam vurarak

Ben istesem Pusu bile kurarım
Duygulu ve sivri bir öğrenci oldum
Ateş okudum kitap yakarak
Artı-değer kavramı ve günlerce Matematik
Bıçaklar edindim Bursa'ya giderek
Benim şimşir Kazıklarım vardır
Ne zaman seni vursalar öcünü komam
İpekli dokunur gibi işliyor zaman
Öfke çiçeğim, av borum, işlek çıngırak
Bütün gün kan içinde yoğruluyorum
Yorulmam dersem Yalan olacak
Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca
Kimleri, kimleri, kimleri vursam
Önce senden mi başlasam şakalaşmaya
Önce senden mi başlasam

Ergin Günçe • 1972 • Türkiye Kadar Bir Çiçek (1988)

10 Eylül 2008 Çarşamba

T: Ulucanlar Cezaevi: Hapsolmuşluktan Umuda / E. Kartal & D. Kutlu

Önceleri Ankara’nın çoğu yerleşkesi, adım adım dolaşılası Ulus sokakları, “orta sınıf mekanı” Kızılay’ı ve tenha olan trafiğin yaşanılabilirliğiyle içi içedir. Ne de olsa kuruluşun başkentidir. 70’lere gelindiğinde ise kalabalığın hıncahınç doldurduğu bir kent olur. İç içe bir yaşam vardır artık. Kentin dışıyla içi bir... İşte Ulucanlar Cezaevi de tam bu karmaşanın içerisindedir. İnsanların değil, kentin hapsoluşudur Ulucanlar… Avusturyalı heykeltıraşın, Güven Park’a adını veren eserinden sağa kıvrılıp dümdüz yürürseniz, sırasıyla Kolej, Kurtuluş, Cebeci ve Dikimevi’nin karşınıza hep bir tanıdık çıkartan 30 dakikalık yolunu aşarak “Ulucanlar”a ulaşırsınız. Orada bir tarih yatar. Başta Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarına tanıklık eden, nice katliamlara sahne; filmlere, öykülere konu olan bir tarihtir bu…18-30 Haziran günleri arasında “halka açılan” Ulucanlar Cezaevi’ni biz de gezdik. Neler görebileceğimizi hayal ederek, heyecanlanarak, bir günümüzü ayırdık. Hemen girişteki, Denizlerin, Erdal’ın asıldığı avluya girerken tüylerimiz diken diken oldu; “Ben hep 17 yaşımdayım. Her ayak sesinde ürperirim. Demir kapının her açılışında göğsümün kafesine sığmaz yüreğim” dizelerini hatırladık. Sonra herkes gibi avluda bir süre çakılı kaldık, göğe inat yükselen kavak ağacına baktık… “Son sözlerini söyledikleri yer burasıymış demek” diye düşündük; Darağacında Üç Fidan’ı okurken kurduğumuz düşler gerçekle bütünleşti. Evlatları burada yatmış anaların gözyaşı ve öfkesine tanık; “İşte burada kaldık”, “Babamın şurada fotoğrafı var” gibi cümlelere kulak misafiri olduk. Koşulları gördük; etkinliklere “şenlik” denilmesine yönelen tepkileri anladık. “Uçurtmayı Vurmasınlar”ın çekildiği yerleri göremesek de, filmin senaristini dinledik; Barış ve İnci de “yanımızdaydı”. Gözetleme kulesine çıkıp doğup büyüdüğümüz şehre uzun uzun baktık, evlerimizi bulduk…Ahmed Arif’in, “demir kapı, kör pencere”si orada kalmasın deyip, “tanıklık”larımızı paylaşmaya karar verdik. Belge niteliği de taşıyacak bu çalışmayı, içinde ilerici aydınları, sanatçıları, devrimcileri ve hayatlarını demir karanlığa bırakanları barındıran “Ulucanlar”ın taş duvarlarına armağan ediyoruz…
Emrah KARTAL & Denizcan KUTLU
53 fotograf
20 Kasım 2007

8 Eylül 2008 Pazartesi

►Converse Darbesi / İsmail (Bukka) Kaplan

Bu yazı Sınırda Dergisi'nin Ağustos / Ekim 2008 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır.
Allende, askeri darbe sırasında, ölümünden dakikalar önce kimliği bilinmeyen bir fotoğrafçı tarafından görüntüleniyor
“Korumam gereken politik hak, bir özne olma hakkıdır”
Roland Barthes, Camera Lucida

Birazdan silah seslerini duyacaksınız…

11 Eylül 1973 tarihinde Şili’de, “geliyorum” diyen ABD destekli Pinochet (Finoşe diyesi geliyor insanın) darbesi oldu. Ülke, bir anda katliamların sıradanlaştığı bir hapishaneye döndü. Darbe sürecinde katledilen insan sayısının 3 binden çok fazla olduğu söyleniyor. Bazı insan hakları kuruluşları bu rakamın 10 bine yakın olduğunu belirtiyor. Darbeden sonra Şili’den süreci belgeleyen çok az fotoğraf çıkarılabilmiştir.

Baktığımız fotoğrafta bunlardan birisi. Gazete haberi için mi, yoksa propaganda amaçlı mı çekildiği bilinmiyor. Propaganda diyorum; çünkü şiddet karşıtı olan ve sosyalizme barışçıl geçişi savunan bir ülke başkanını elinde silahla çekmek, darbenin gerekliliğini savunmaya yeterli kanıt olabilir.

Fotoğrafta binadan çıkan kişileri gruplar olarak görüyoruz. İlk bakışta göze çarpan öndeki silahlı iki kişi muhtemelen koruma. Bu iki kişi tarafsızmış gibi geliyor. Bize karşı solda duran adamın kolundaki beyaz bant da ‘göz’den kaçmıyor. Tarafsız olmaktan kasıt, belki bir duygusuzluktur… Şöyle diyebiliriz: Öndeki iki kişi kendilerine dair bir şeyi göstermiyorlar, mesleklerini icra ediyorlar. Ellerindeki silahlarla uyumsuz görünmüyorlar. Diğer taraftan arkada mesleklerini icra etmektense kuşkulu olduklarını hissettiren iki kafayı görüyoruz. Geri durmak istedikleri düşüncesi uyanıyor. Kapıdan hafifçe başını uzatmış olan üniformalı adam “ne var ne yok” diye bakıyormuş gibi… “Köşeden silahlı birileri ya da bir tank çıkabilir.” Oysa öndekiler başlarını yukarı kaldırmışlar. Onlar da yukarıdan bir şeyler bekliyorlar. Belki baktıkları hava kuvvetlerinin uçakları değil de karşı çatılar olabilir. İki grubun ortasında yer alanlara baktığımızda sanki bir heykel sergisi var. Sanatçı tuhaf bir iş yapmış. Kendisi heykellerinin formuna girmeye çalışmış; ama çok canlı; hala heykel özelliği taşıyamıyor gibi: Hareketli ve heyecanlı. İçeriye uzayarak; kapı ile duvardan yansıyan ışık, bunu biraz daha arttırıyor. Belki de bir heykel değil de, bir oyun sahnesinin açılışında ciddi; ama biraz heyecanlı oyunculardan birini görüyoruz. Burada ilginçlik nedir? İliklenmiş ceketi, kazağı, kemik çerçeveli gözlüğü, ceket cebindeki mendili ile muntazam bir şekilde “işinin başında” olması gereken bir adam… Ama başına bağlamadan yamukça oturttuğu çelik başlığı, elindeki otomatik silahı, “işinin başında” olması gereken adamla bir tezatlık oluşturuyor. Yine de karşımızda görüyoruz; belli bir ciddiyet ve sıkıntı haliyle…

Bu fotoğrafta Allende, örgütü ile ilişkisi kesilmiş bir “özne” durumunda. Bir hafta önce 800 bin kişilik bir miting düzenleyen Allende, bu sefer tek başına özne olma hakkını kullanacaktır. Özne için en trajik an budur: Zorunluluktan, bile isteye ölüme gitmek. Bu ölüm ‘an’ı öncesi fotoğraf bize katlanılmaz geliyor, çünkü bu fotoğrafın sonrasının (ne kadar yetersiz bilgide olsa) ölümle bittiğini biliyoruz. Öldürülmelerinden çok kısa bir süre önce çekilmiş bu fotoğrafta katlanılmaz olan, bu sürece müdahale edemeyişimizdir. Allende ve yanındakilerin belli bir süre direndiklerini biliyoruz. Farklı kaynaklar da bu çatışmanın 40 dakika ile 3 saat arasında değişen bir zaman diliminde sürdüğü belirtiliyor.

Genel kanı Allende’nin çatışarak öldüğü üzerine. Bu fotoğrafla birlikte, otomatik silahla nişan aldığı görünen başka bir fotoğrafı buna kanıt olarak gösteriliyor. Öte yandan darbe taraftarları ve ülkelerinin bu istenmeyen, ama zorunlu darbe ile çok şey kaybettiğini düşünen utangaç mülkiyet savunucuları, darbeye neden olan Allende’nin intihar ettiğini savunuyorlar. Ama biz bu fotoğrafta intihar edecek bir başkanı görmüyoruz. İntihar etmiş olsa bile, bu Allende’nin kişiliğinden bir şey götürmüyor. Yalnızca darbecilerin ‘biz öldürmedik o kendini öldürdü’ savunusunda bu intihardan bahsediliyordu. Son yıllarda kimi Allende taraftarları da bu iddianın doğru olabileceğini söylüyorlar.
İntihar etmiş ya da çatışarak ölmüş olsa bile görmüyoruz. Allende’nin ölümü sonrasına dair güvenilir çok bir bilgi yok. Bir dönem çalıştığı ve halkını tanıdığı “morg”a bile uğramadığı muhtemel. Yine de başka türlü bir hikâye kurmak istiyoruz. “Allende kazandı! Unidad Popular(Halkın Birliği) kazandı!” demek geçiyor içimizden. Ama biliyoruz. Yine de ‘politik’ hayal gücü bunu başka türlü yazdırabilir. Berger’in ifade ettiği gibi: “Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne –her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da- ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiştir olur. İnsanın bir şeye dokunması demek, kendisini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir” (Berger, 2004:8). Bu yüzden zaman ve mekân ne kadar uzakta olsa da elimizdeki fotoğraf bir tarihe, bir ülkeye karşı ilgisiz kalamayacağımız bir sorumluluğu getiriyor. Berger’in bahsettiği gibi ‘ulaşabileceğimiz bir alana’ getirilmişlik hissi veren o kişinin yanında olmak istiyoruz.

Komünistlerin “insan haklarını” bir silah gibi kullandığını söyleyip binlerce insanın ölümü, sayısız kayıp, işkence ve tecavüz vakasının nedeni Pinochet geliyor ekrana. Unidad Popular yenilmiştir; artık ABD ve İngiltere’den engellenen her şey ithal edilir ve ABD şirketleri eski haklarını geri alır. ABD bunu elde etmek için bir diktatörü beslemiş; seçimle iş başına gelmiş bir sosyalist hükümete karşı darbe yaptırmıştır.

Belki en trajik hikâyelerden biri Şili Stadyumu’nda insanlarla birlikte Venceromos’u (Kazanacağız) söyleyen yerli müzisyen Victor Jara’nınkidir. Stada toplanan insanlarla Venceromos’u (Kazanacağız) söyleyen Jara’nın parmakları gitar çaldığı için kırılmış ve daha sonraki süreçte öldürülmüştür. Cesedi birkaç gün sonra Santiago’nun çevre yolunda bulunmuştur. Tabii, mülkiyetlerin ve ABD’nin kutsal geleceği adına... Şili Stadyumu’nda ve işkencede öldürülen insanların çoğu hava kuvvetleri uçakları ile okyanusa atılmıştır. Bu stada 2003 yılında Victor Jara adı verilmiştir. Ama bizde hala Kenan Evren Lisesi, bir de ilk kez ‘darbe karşıtı’ olduğunu öğrendiğimiz birileri var.

Aylardan Eylül
“Tarih her zaman belli bir şimdi’yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar. Demek ki şimdi’den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor. Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.” (Berger, 2004:11)
Tarihi işletenlerin makinesi çalışır ve yenilenlerin tarihi, kazananlar tarafından yeniden yazılır.[1] Bir anda kaderci bir anlayışla karşılaşırız. Bu o kadar sade bir kaderci anlayıştır ki, şöyle seslenir: “doğdunuz ve ölüme gidiyorsunuz, bu kadar.” Başka bir şey yapmak yok. Reklâmları izleyin, alış-veriş yapın ve modayı takip edin… Herkes için modamız var; yoksullar, zenginler, orta sınıflar, kaybedenler ve entelektüeller için uygun, aykırı modalar. Çokça dillendirilen birey, tarih ve olanlar karşısında bir hiçtir. Her biri “biricik” olan yaşantılar yoktur. Biricik olan tek şey, ölümlü ve bir örnek olan hayattır. “Herkes ölümlüdür ama herkes aynı hayatı yaşamaz” diyemeyiz. Sadece, “evet öleceğiz“deriz. Ne de olsa bütün ayaklanmaların, ihtilallerin, devrimlerin sonu mutsuzlukla, diktatörlükle bitmedi mi? İnsanın varolanın dışına bakışı mühendislik suçlamasıyla karşılaştığı kadar varolanın ikiyüzlülüğü mistik tasarımcılık icatlarıyla coşkunca desteklenmedi mi?

Fotoğrafa bakıyorsunuz; idam edilen insanlar ve fotoğrafın altında bir not: “Ayaklanma bastırıldıktan sonra.” Başka bir görüntüyü izliyorsunuz; yolu keser bir şekilde durmuş, üzerinde onlarca mermi izi olan kapısı açık bir araba, yolda birbirinden uzakta duran, elbiseleri çıkartılmış iki ceset. Cesetlerden yola kan sızmış, görüntüyü izlerken arkadan gelen ses, biat etmediler dercesine görüntüyü dikizlettiriyor. Kaderimize bir şeyler daha işliyor. Fotoğraf sonrasının ne kadar istenilmeyen bir şekilde bittiğini gösterse de oraya nasıl gelindiğini göstermiyor. İstenenin dışındaki her arayışın sonu mutsuzluktur başlığını atıyor. (Mutluluk nedir?) Öleceğizdir; ama arayış bize erken ölmeyi/öldürülmeyi getirecektir. (Geç ölmek nedir?) Belleğimiz böyle bir beslenmeden ne kadar kurtarılır. Bellek için fotoğraf iyi bir belgedir. Belleği efendilerince, onların iyi ücretli hizmetlilerince oluşturulmuş insanlar için ‘kuşku’ yoktur; her zaman iktidarca verilen doğrudur kabulünün iknası vardır. Önemli olan altında ne yazdığı, ne dediğidir.
Birçok açıdan günlük politik kullanımdaki fotoğrafı okumak insanda birçok kaygıya neden oluyor. Öncelikle çarpıtma amaçlı olmasında kişinin fotoğraf ile kuracağı bağın pek de iç açıcı olmayan bir karartma ile sonuçlanacağını düşündürtüyor. Çarpıtma ve karartma öncelikle kamuoyu oluşturmak amaçlı yapılırken süreç içinde uygulayıcılar için kendinde bir amaç edinmekte ve her ‘şey’ buna göre değerlendirilmektedir. Bu karartma kaderci anlayışa hiçbir şekilde mani olmaz. Dünya tarihindeki bütün “eşitlik ve özgürlük” arayışlarında sonuç, sürecin önüne geçiyor. Bakın sonunu görüyorsunuz, hepsi ölümlü. Ya öncesi?


Özne denen şeyin ne iş gördüğünü düşünüyorsunuz. Baktığınızda benzer şeyleri tekrar eden, aynı ufuksuzluktaki düzen partisinin hizipleri durumundaki iktidar ve muhalefet siyasetçilerini izleyen bir ülke insanını görüyorsunuz. Ne kadar aynılık görünse de onun dışında bir farklılık vardır. Aynılıkları bu yazıya sığdırabiliriz; ancak farklılıklara kısaca değinebiliriz. Özne, aynılıklarını bildiği kadar farklılıklarından doğabilir. Bu durumu birbirine karşı kullanmadan aynılığın bir arada; ama daha fazlası ile farklılıkları görünür olması gerekiyor. Özne, kendini ve tarihle bağını/ilişkisini birilerinin vesayetine bırakmayacağı gibi, bir burjuva modası olan ideolojisiz şeyliğe de sığınamaz. Özne olmak, akli olanla belli bir hissiyatı da taşımaksa, özne karşılaştığı veya zorunda bırakıldığı süreçlerde taraf olacaktır. Bu taraf, günümüzde düzenin çok reddetmeyeceği ayrıksı ve çılgın bir vektörler bileşkesi değildir. Özne için aşırı olan bu ayrıksılıktan ötededir ve bu öte yer, kendini gerçekleştirebileceği düşüncesi ile cazip gelecektir. Darbeye neden olan ve açıkça destek veren ABD’nin Dışişleri Bakanlığını da yapacak olan Nixon’ın dış politika uzmanı ve Nobel Barış Ödülü sahibi Kissenger ne diyordu: "Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir." ABD için istenilmeyen kaderini, tarihini dolayısı ile toptan vesayetini bırakmayan öznedir ya da kendi vesayetini eline almak isteyen halklardır. İstenilmeyen “converse” düşüncesine biat etmeyenlerdir.

Türkiye’yi düşündüğümüzde, NATO üyesi bir ülkede, ABD’ye rağmen darbe yapılamaz. ABD ile birlikte ve ya ABD ile uyumlu bir darbe yapılır. Çünkü darbecilerin ufukları genelde varolanın (mülkiyet düzeninin) ötesine geçemez ve kimse mülkiyet kutsayıcısı ‘babadan’ uzağa düşmek istemez. Bu nedenle ülkemizde gerçekleşen darbelerin akabinde askerlerce ülkenin NATO’ya ve Hür Dünya’ya bağlılığı açıklanırdı.

Orta Sınıf Çocuklarına Converse, Emekçi Bebelerine Mekap


Politik olan ahlaki olandan uzak mıdır? Ya da politika da ahlaki olanı çökerten ideolojiler mi, yoksa kişiler midir? Açıkçası bu ayrımı yapmak ne kadar kolaydır?
Gerinirsiniz, gerinirsizin… (Şimdi ayağınızdaki ‘mekap’ı mahallenin çocuklarına göstermek isteğiyle mi yoksa topa vurmak için mi gerindiğiniz meçhuldür.) Topa vurursunuz; sahada bir anda toz toprak birbirine karışır. Ağlayanlar, kavga edenler, mızıkçılar, düşüp orasını burasını yaralayanlar, kol ve bacaklarını kıranlarla bir maç daha biter. Ayakkabınızı çok eskitmeden ayrılırsınız toprak sahadan, okullar açılacaktır ve daha oynanacak çok maç vardır. Aslında ayağınızdaki ayakkabının modası geçmektedir. Üstüne üstlük birkaç yıl sonra da kimi gerekçelerle iyice kullanımdan düşecektir.
[2] Eve gelirsiniz; masadaki ”devrimci” dergide sonradan öğreneceğiniz Şili darbesinin yıldönümü yaklaşırken kapaktan verilmiştir. (Devrimci yayıncılık biraz da böyledir; onların yazdığı tarihe karşı kendi tarihini dillendirmektir.) Radyodan gelen bir ses şunu söylemektedir: “Ben çocuklarıma her şeyi okuyun; bir ideolojinin, politikanın kurbanı olmayın, tercihinizi siz yapın, diyorum. Ne demişler: ‘Doktrinler uzlaşmaz, insanlar uzlaşır’.” Darbe bunu öğretmiştir kimilerine. Aslında darbeciler o kadar haksız değildir. Ne de olsa darbe öncesi kan gövdeyi götürüyordur. Utangaçça, “Bu son darbeye neden olanlar, 12 Mart kurbanları kadar masum da değildir” savunusu yapılır. Geri gidiş olmayınca çocuklarının kendileri ile aynı kaderi paylaşmasını istemeyen orta sınıf aileleri tuhaf bir kuşak yetiştirmişlerdir. Her düşünceden otlanan ama kendisi olamayan bir kuşaktır bu. Ortada fazlası ile eklektik olan düşüncelerini çeşitlilik/çoğulculuk/ farklılık adına kutsayan, varolan politik dili çirkin bulan ve öğrendikleri doğruları artık piyasaya çıkaran bir kuşaktır. Ülkelerine dair bir şey yapmak istediklerinde ise kendilerini temsil eden simge, (belli bir ironi oluşturmayı geçtim; ti’ye almak amaçlı bile olsa) hiç de bu ülkeye ait değildir. Şayet böyle bir niyetleri olsaydı, sarı çizme daha çok yakışırdı. Her şeyi ti’ye alan orta sınıf, şimdi ülkede dönen politik süreci de ti’ye almaktadır. Kendilerini olabildiğince günlük yaşamın içerisinde ve sıradan görmektedirler. Kullandıkları simgenin kökeni, ABD’li bir şirketin ayakkabı modelidir.
ABD’li şirket demişken; Unitad Popular iktidara geldiği tarihten itibaren, ABD ve İngiliz şirketleri/devletleri tarafından iktidarı düşürmek için planlar yapılmaya başlanmıştı (FUBELT projesi).
“ABD, Unidad Popular iktidarını barışçı yoldan düşürmek için muhalefetin kampanyalarına yaptığı parasal desteği, [kamyoncuların başlattığı, teknikerler ve küçük esnafında katıldığı] bu boykotlar sırasında en üst düzeye çıkarmıştı. O kadar ki, CIA’nın kamyoncular grevini desteklemek için ülkeye soktuğu, karaborsada 5 kat fazlasına bozdurulabilen 8,8 milyon dolar tutarındaki para, iki ülkenin nüfus oranları göz önüne alındığında, reel olarak Nixon’ın seçim kampanyasında harcadığı paranın 20 katı ediyordu.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (STMA), Cilt 5,1988:1465)
Bunun nedeni ABD ve İngiliz şirketlerinin ülkedeki (özellikle bakır madenlerindeki) varlıkların Unitad Popular iktidarı tarafından Şili halkı adına geri alınmasıdır. Bu geri alma ve uygulanan ekonomik program ile bir anda işçi ve yoksulların gelirlerinde gözle görülür bir düzelme gerçekleşmiştir. Bir yıl sonra (1971) gerçekleşen seçimlerde Unidad Popular oy oranını yüzde 36,3’ten yüzde 49,75’ çıkarmıştır. Fidel Castro’nun dört haftalık Şili ziyareti, emperyalistleri iyice tedirgin etmiştir. ABD’nin uluslararası piyasalarda bakır fiyatlarına ve alımına yönelik uygulamaları Şili ekonomisini zorlamış ve karaborsacılığı patlatmıştır. Bununla birlikte, darbenin eşiğinde, Temmuz 1973’de tekrar greve giden kamyoncuların bu eylemi, bütün bu desteğe karşın, “başlatılan halk seferberliği yüzünden” başarısızlığa uğramıştır (STMA, 1988:1465). CIA destekli birçok suikast düzenlenmeye başlanmış, karışıklıklar artırılmıştır. Ülke bir iç savaş durumuna çekilmiş, Allende’yi ilk elden terk eden orta sınıflar “özel mülkiyet” düşmanlarına karşı ABD propagandasına katılmışlardır. Burjuva yasallığı içinde kalmakta ısrar eden Allende, mülkiyet dokunulmazlığına dair açıklamalarda bulunuyordu. Bu sırada Allende destekçisi işçiler işyerlerindeki üretimi engelleyen karşı-devrimcileri kovuyor ve işyerlerini kendi öz-örgütlenmeleri ile üretime geçiriyorlardı. ABD için en korkutucu olan bu kitle hareketliliği idi. Hıristiyan demokratların başını çektiği sağ partilerin toplandığı Demokratik Koalisyon, askeri, anayasal düzeni korumak için müdahaleye çağırıyordu. Darbeden on sekiz gün önce (23 Ağustos 1973) Henry Kissenger Şili’yi ziyaret etmiş ve Pinochet ile görüşmüştü. Her şey hazırdı. Her yıl düzenlenen eğitim tatbikatını paravan olarak kullanan Pinochet 11 Eylül sabahı iktidara el koydu. (1988: 1468)

Ordunun kendine karşı ihanetini gören Allende radyodan yapabildiği son konuşmasında askerlere içtikleri andı hatırlatıyordu. Halkına veda konuşmasını yapıyordu. Bir rivayete göre Fidel Castro’nun Allende’ye bir darbe olacağını haber vermiş, Allende’nin ise orduya güvendiğini ve darbe olmayacağını söylemiş; ama başkanlık sarayında çatışırken “Fidel sen haklıymışsın” demiştir. Allende’nin güvenmesi boşuna değildi; ancak darbeye karşı olan askeri yetkililere karşı CIA destekli suikastlar düzenlenmiş ve darbe yapacak olan Finoşe’nin önü açılmıştır. İlginç bir şekilde Türkiye’de de siyasi kriz sonucu normalde Genelkurmay başkanı olacak ordu komutanları emekliye ayrılmak zorunda kalmış ve kutudan Kenan Evren çıkmıştır.
Darbeden sonra Türkiye’de (hem de internetsiz dolayısı ile ‘bir tık’sız bir zamanda) Şili’ye olan ilgi artmış, dergilerde özel sayılar ve Şili’deki sürece dair kitaplar yayınlanmıştır. 1976 yılında TİP, “Şili ile Dayanışma Gecesi” düzenlemiş, bu gecenin plakları basılmıştır. Bu kadar ilginin nedeni yakın dönem 12 Mart muhtırasını atlatmış Türkiye solunun başka bir darbenin de çok uzakta olmayabileceğini düşünmesiydi. Dönemin sol hareketleri Şili ile bir keder ve kader birliği görüyordu. Bu malumun ilanı 12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye’de gerçekleşti; Şili Darbesi’nden yedi yıl bir gün sonra. İki darbenin de tipik özelliği işçi haklarına ve işçi örgütlenmelerine saldırmak oldu. Bir tür şokla halkta bir hafıza kaybına yol açmaya çalıştılar. Geçmiş kötülendi ve suçlandı. Darbe öncesine dair ölümler, cinayetler ve katliamlarla ifade edilen sonuçların öne çıktığı insanların şimdiden daha mutsuz ve zor imkânlarda yaşadığı propagandası yapıldı. İç savaş bitmişti ve iki darbe de mülkiyet sahiplerinin üstüne kondukları artı-değerleri arttırmıştı. Darbe sonrasında düzenin savunucuları, solun açmazlarının da etkisi ile kafası karışık insanların her şeyi düzene yontacak şekilde yorumlamaları için çalıştı. Converse’lilerin plazaların dibinden ayrılmadığı gibi ayaklarında mekapları ile plazalara koşanlar görüldü.


Bugün Türkiye’deki herhangi bir darbe ABD’ye ve onun dolaylı ordusu olan NATO’ya karşı yapılamaz. Bu yüzden “converse” giyenlerin darbeden korkması gerekmez. Converse’te nasıl “Made in USA” yazıyorsa (şayet Çin’de üretilmiyorsa) darbe yapacağını söylenen ordunun yemek kaşıklarında, tabaklarında bile şu yazıyor: “USA Army” /U.S.A/ Made in USA”. ABD ordusu, kullanım ömrü bitmiş askeri malzemeyi imha etmek veya dönüştürmek pahalıya geldiğinden, müttefik ülke ordularına hibe ediyor.

Türkiye gibi üst düzey komuta kademesi NATO elinde yetişen bir ordudan “halk” için bir darbe beklemek abestir. Darbe her halükarda karşı çıkılacak bir durumdur. Ancak ortada liberal politikaları ile her şeyi ticari olanak olarak gören, emekçi haklarını kısıtlamak için uğraşan, en büyük özelliklerinden biri batı tarafından “kabul görecek” politikalar üretmek olan bir hükümetin “bize darbe yapacaklar” demesi hiç de onu desteklemek için yeterli bir neden değildir. Hele ki, son darbe öncesi ve sonrası düzenin beslemesi olmuş kimi “şahsiyetlerle” darbe karşıtlığı adına buluşmak iyice mide kaldırıyor. Acaba politik dilin bu kadar çirkinliğinden bahsedenler, bariz bunun yaratıcısı olan kişilerle nasıl bir araya geliyor? Zamanında yayınladıkları gazete ile çamur atarak, emekçi ve devrimci düşmanlığı yapan, (tabii sonra da TV almak için kupon biriktirenlere kazık atan) Nazlı Ilıcak ile yürümeye “normal”de midenin dayanmaması gerekiyor. Bu ülkedeki politik dili ve tarzı eleştirenler, kimlerle birlikte iş yaptıklarını görmüyorlar mı? Yoksa kör göze parmak diyerek bile bile yalan mı söylüyorlar? Öte yandan hala yürürlükte olan ve darbecileri yaptıklarından dolayı yargılanmaktan alıkoyan geçici 15’inci Madde’yi kaldırmayan bir hükümetin darbelere karşı olduğundan ne kadar bahsedebiliriz? Bildiğim kadarıyla da Tayyip Erdoğan hariç hiçbir başbakan bugüne kadar cuntacı Kenan Evren’i Marmaris’te ziyaret etmemişti.

Orta Sınıf Darbeye Karşı


Orta sınıf için demokratikleşme, iktidarı paylaşmak ve iktidarın olanaklarından yararlanmaktır. Yasaların demokratikleştirilmesi onun güvencesini sağlayacak olan örgütlenmeler olmadığı sürece ihlal edilmeye ve geri çekilmeye mahkûm olacaktır. Kendi ülkesinin kaderine müdahale edemeyen siyaset dışı milyonlara sahip bir ülkede, kimi milletvekillerinin el kaldırması ile gelen yasa, yine kimi milletvekillerinin el kaldırması ile çekilecektir. Bu açıdan “sessiz” yoksul ve emekçi insanlar için çok da bir şey değişmemektedir. Kamu harcamalarının “enayilik” olduğunu düşünen liberalizmin has Türkiye temsilcisi iktidar partisidir. Hükümet bir yandan bu olanakları kısmak için elinden geleni yapmakta, öte yandan da kamu harcamalarının bir kısmıyla (seçim yatırımı olarak diyebiliriz) iş olanağı yaratamadığı insanlara dilenciymiş gibi yardım paketleri dağıtarak geçindirmeye çalışmaktadır. Türkiye kendi insanından “özne” yaratamadığı sürece siyasi grup ve kişiler “başka”larından medet uman bir politika üreteceklerdir. Aynen hükümetin ülke ekonomisinin gelişiminde yabancı sermayeye bel bağladığı gibi siyasi süreçlere müdahil olduklarını düşünenlerin ya muhalif parti ya da iktidar partisi ile amaçlarını gerçekleştirmeyi isteyeceklerdir. Bu yüzden nedense ülkelerine dair daha farklı ve gelişkin bir pencereden baktıklarını düşünenler, “özne” olamayacak kadar güncel siyasetin “nesnesi” olacaklardır.
[1] Yenilgiye dair en güzel itiraz Turgut Uyar’dan gelir:“çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek) / herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi / ben masamı topladım, saatimi kurdum / (tanrım, saatim olmasaydı ne olurdum?)”[2] Kısa mekap tarihi için bkz: Şaziye Karıklı “Dağa Çıkanın Rüyası, Mekap Spor Ayakkabısı” http://www.milliyet.com.tr/2003/12/13/business/bus05.html

Kaynakça:
Berger, J. (2004) Görme Biçimleri, (Çev. Yurdanur Salman), İstanbul
Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 5, (1988), İletişim Yayınları, İstanbul

7 Eylül 2008 Pazar

Türkiye Kadar Bir Çiçek / Ergin Günçe


Soğuk suda çarpa çarpa yıkadım
Yüzümün niyeti bir aşk şiiri

Ayçiçeği
Gümüş çiçeği, Kavun Karpuz Mevsimi
Çiğdem: yağmur sonu çiçeği
İlk cemreden sonra bulduğumuz çiçekler

Gül güldür, Gül de güldür
Ben bu kadar anlarım bu işten

Ekinler sarardı biçtik güz geldi
Eskiden sevdiğim kızlar çiçeği
Öpemedik birbirimizi işte bunun çiçeği
Tay gibi dururdu tay gibi bir kız çiçeği

. . . . . . . . Benim poliste kaydım varmış, hohho
. . . . . . . . Poliste kaydı olmanın çiçeği

Bir dâvet olan çiçek
Süslerler eteklerini kikirdeyerek
Kaymakam evlerinde yastık çiçeği
Diz çiçeği. Türkçenin en ayıp kelimeleri
Dul, Baldız, Bizim Güveyi
Bacanak çiçeği, ayıp çiçekler

Yüzünün ve taranmanın çiçekleri
Entarin düzelirken açan çiçek
Bir dâvettir çiçek ve çok kere gidilemez
İnsanın dairede işi vardır çünkü

. . . . . . . . Amerikan polisinde bile fotoğrafım var, hah
. . . . . . . . Hangi hırsızın polisi, hani ev sahibi

İyisin sevgilim, aceleci ve sabırlı
Belki de barışa bir savaşla varılır
Çünkü işleten sevgiyi
Öfkenin kurucu meclisidir
Tarihi hızlandırmanın çiçeği

Senin saçlarında bir Macar kırmızı var
El yazması Kur'anlar
ve Benim yanaklardaki Çerkeslik
Daha bir sürü çiçekler

. . . . . . . . Senin de bir kaydın bulunmalı loy
. . . . . . . . İyisin, demek ki iyisin, sabırlı ve aceleci

Kadınlar Mevlûdu, şerbet çiçeği
Geldibırakkuşkanadıylarevân ve benim uykum
Ki güzel çiçektir her zaman
Hâfız kadınların fingirdekleri
Tüccar, telsizciler, terlikçiler
Aklımda bir kasabanın çiçeğini tamamlar
Hamamı hergün turşu kokar

Demek, düğünlerinde böyle oynarlar
Gözleri duvarlara, tavana bakar
Köylerin solgun aşk çiçeği
Düğün ne kadar uzundur, Sağdıç çiçekleri
Güveyi pencereden bir silâh atar
Kızevi utanarak tarar sakalını
Göğe bir duman çiçeği salınır

. . . . . . . . Kaydımız olsa da olmasa da sevgilim, ohho
. . . . . . . . Kaç kere yıkadık birbirimizi

Ayçiçeği
İş becermişlerin yüzündeki çiçek
Kurtuluş Savaşının kaşındaki çiçek
Asyada kabaran ekmek çiçeği
Beş bin yaşından bir komutan

Sen bu kadar yüreklisin
İnce çekingenlik çiçeği
Ha dediklerinde dağda olursun
Ha diyeceklerin ağzındaki çiçek
Umudun çiçeği
Türkiye kadar bir çiçek

. . . . . . . . Yüzünün niyeti bir aşk çiçeği
. . . . . . . . Bir kalkışma yüreğindeki çiçek

Ergin Günçe • 1967 • Türkiye Kadar Bir Çiçek (1988)

3 Eylül 2008 Çarşamba

• Yaş ve Yaşamak

bir şey değerini kendi yaratır. hani lise zamanı çok olur; görüntüsüne (isterseniz giyim-kuşam deyin) göre insanların nasıl birisi olduğunu düşünürüz. görüntüye/biçime önem veririz ama zamanla bu düşünceler birer birer yıkılır. İnsanın aklı zıpırlıkla çok 'özgürleşmemektedir' sadece öyle göründüğünden o biçimi aldığında kendisinin de öyle olacağını düşünür. zaman geçer ilgiler söner ve her şey içimizdeymiş deriz, belki demeyiz. bıkkınlık halinde gelir geçer. artık her farklı görüntü -altındakini sezebildiğimizde- bize palyolçaları hatırlatır. yaş ve yaşamak bunları gösterir.

zamanla oluşan aslında sadeleşen ilgilerdir. ne yazık bunların oluşması bile iyi kötü bir vakit ister. yani hayatın yaşanmasını. bu ülke 72 milyonsa aslında kendi dalgamızda ya da üç aşağı beş yukarı aynı dertlerle oturup kalkan yaşayan insan sayısı bunun ancak 10.000'de biridir. bu yüzden bir tanıdığımızın başka bir tanıdığımızı tanıması normaldir. hatta ben hayatımda en ilginç örneklerini hep bu durumlarda yaşadım. insanların yalan ve samimiyetlerini de hiç istemesem bile bu yüzden gördüm. uğraşmadım sadece hep aynı çevrenin insanlarıydık ve bu normaldi. ama geç kalmışlık düşüncesi rahatsız eder insanı ya da havaya savrulmuş olan zaman, emek. böylece ömürümüzce yaşayacağız sanırım.

karşılıksızlık/olmaması düşüncesinden daha kötüsü sessizliktir. boşluğun bile bir sesi olabiliyor yankı verebiliyor mesela. ama siz bulduğunuzu düşündüğünüzden bir söz duymazsınız. iyi niyetli bile olsa zarar verdiğini görmez. ama bana hep söylenir yoruluna kadar aranır. ya da bir günü vardır zaman geç kalmaz ve illa şu ya da bu yaşı yoktur. -ve tabii korkunç olanı yaşamadan ölmek olabilir- belki bu hayatın karışıklığı ve çeşitliği bizde bir düşüncenin yoğunluğunu yok edebiliyor ya da onu eğip bükebiliyor. "sessizlik" tabii güzel ama birilerinin sorularına ya da bizim sorularımıza iyi niyetle bile yanıtsız bırakma nedeniyse "sessizlik" o zaman kötü bir yanıttır. yoksa sessizlik başka bir "şey" olarak orada hep durur. kişisel sessizlikle kişilere karşı sessizlik farklı demek istiyorum. birine saygı duyuyorum ikincisi içimi kaldırıyor.

korkularım/kaygılarım var. nasıl olmasın öğretildiler ve bende öğrendim. bağımlıktan ve bağımsızlığın sorumluluklarından korkarız. tek başımıza olmaktan iki, üç, dört kişi olmaktanda korkarız. az olmak ya da çok olmak ama durmaktan ya da eylemimizden de korkarız. daha doğrusu korkarız demeyeyim "kaygı" duyarız. daha bir geçişkenlik olsun. adım adım kaygılar duyarız bazıları korkularımız olur. bazıları uçar gider. şimdilik

olur. acının sonu yoktur. sıkıntının ve mutsuzluğunda hep daha alengirlisi vardır. zahmetlisi ve yalnız olanı. insanları bulmak ve aynı şekilde bulduğunu sürdürmekte zor. işler biter. ben işimi sevmiyorum demiyorum, mesela. esas işim olarak görmüyorum. sadece esas işime bir hazırlık. bir sebat-sabır dönemi. onu şimdilik boş geçirmemeye çalışıyorum. mutsuzsan ya da bir "nedeni" varsa okursun. okumak zorundasın gelir. gözlerim gördüğünden fazlasını yaşamak isteyebilir. ama şimdilik hiçbir (iyi-kötü) anlamı olmayan bir boşluk var. öyle. ya işin nedenin olsun okumaya ya da geçici bir bahanen başka işler yapmaya. başka işler yapabilirim biliyorum. ama bu kadar zamanım olmaz ve bana bu "zaman" lazım.

28-30 Mayıs 2008 tarihleri arasında yazışmalardan alınmıştır.

• • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • •

sadece mezarımda kimseyle olmayacağıma alıştırmak istedim
ya da
çokta bir nedeni yok,
benim hiç bir arkadaşım diğerlerini görmez
kendimizce yaşarız o kadar biraz
umarım bir yanıt verebilmişimdir
....

gariptense
anlaşılır olmasını daha çok isterdim
....

demem o dur ki burası çıkmaz sokaktır ya da mezar
buradan başka bir kişiye ve gruba kısıtlı bir şekilde gidersiniz.
görmek ve yapmak zorunda mıyız?
lanet olsun görmek ve yapmak zorundayız.
bundan çokta vazgeçemeyiz.
aslında bir arkadaş bir arkadaşı -en yakın ilişkide de- görmez, göremez
bu da bildiğimiz herkesin istenilen şekilde düşünülmediğini gösterir.
....

anlaşılır bir şekilde yukardakileri anlatayım.
sayısal/digital ortam odalar gibidir. bir odadan bir odaya gidersiniz ama benim tercihlerim olabildiğince bu odanın (sayfamın) son olmasıdır. tabii birileri şunu ya da bunu isterse yaparım. yinede hep geçirgenlik özellikleri vardır. şayet görmek istediğiniz birisi varsa sorun. hiç sıkılmayın bende yanıtlayayım. benim öyle bu durumlara dair hiç saplantılı bir halim yoktur. öyle niye soruyor diyede düşünmem. olasılıkların sonsuzluğunu bunu düşünmekten alıkoyar. ben bakılmasındansa sorulmasını daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. merak etmeyin yorulmam. ve sorduğunuzda daha iyi görebilirsiniz
....

varsayın ki -bence bu varsayım çok güzel- başka kimseyi görmüyorsanız tek dostum siziniz. bu kadar diyeyim. takılmayın bakın hava güzel bir mayıs günü, kuşlarda ses ayarı yapmadan çığırıyor. ama işe de gitmek zorundayız. daha olumlu şeyler var ve bu önemsizdir. sadece herkes keyfince düzenleyebilir bazı şeyleri ve bunları niye böyle yapıyorsun demek biraz alışılmışı herkesten beklemektir.
....

çok mu kötüyüm acaba? Hayır, yeterince kötü ve kindar değilim. Daha fazla kötü ve kindar olmalıyım. Bunu biliyorum sadece. yani şöyle elma ve erik ağaçları ile dolu bir bahçede bir masada otursak ve bir şeyler içseydik kötü mü olurdu? bilmiyorum. bilmiyorum.
....

eskiden diyelim lise vakti bir ressamın limon resmini görseydim. (hep elma görürdüm. o başka.) niye uğraşmış buna derdim. şimdi ben bir limonu anlatabilirim uzun ve çok uzunca ne yapabilirim. şöyle üzerinde balta ve bıçak yaraları ile büyümüş bir ağacı severimde niye başkalarına bakamam. sadece ah delikanlılığım bunu sen bana veriyorsun ama atıp gidemiyorum diyorum. önüme bakabiliyorum. sessizlik olsun bütün bahçelerde.
....

saçma olan anlamını kurmalıdır. kurayım.
bir adam limondan ölesiye korkar adını duyunca bile kasılır. siz/ben anlamayız. Bir hikaye yaşanır ve bu hikaye de kürdan çok tuhaf bir malzemeye dönüşür. Yani çok şey hatırlatır bütün kürdanlar. sonra zaman geçer ne zaman bir kürdan görseniz o limon gören adamı hatırlarsınız. sizin için bütün limonlar kürdan olmuştur o adamla farkınız budur. o limon diyemez siz kürdan. o limondan siz kürdandan kaçarsınız. yine sonra esas kürdanı görürsünüz gülmekle-kızmak arasında gider gelir ruhunuz. dışardan herkes sizi kasılmış görür ve onlara bu anlamsız gelir. hep anlamsız. ben bahçede limon ağaçları da olsun diyorum şimdi. olsun. olsun.
....

evet, hiç düşünmediğin çıkar, sokağın köşesinden, yerden filan. ah ulan dersin ne var bu kadar kafam manyak benim. hayal mi görüyor ne. ah dersiniz...

ben sadece şu işimi bitireyim diyorum.

bu işim başlıyor. ne hüzün ne hüzün. hala kılıç olacak demire vurulan çekicin sesini duymak istiyorum. yoksa istemiyor muyum?
....

bir körün yolculuğu buraya kadardır.
bildiğim bana hiçte kolay gelmeyecek.
sizin için kolaylıklar
....

o da
gelmeyecek
çokça anlamsızlık,
fırtınada yağmurlu bir rüzgarda sürüklenmek
....

ben ancak yaratılmış ülkelerin yanından geçerim peqoud la
....

yol her zaman umutludur
yolculukta
....

sağolun,
yolculukla (-:-)
....

mesela?
....

yani dedikleri gibi işi yapmadan anlatma
yapacak gücün kalmaz sonra
yap ve olsun ne güzel
....

tamam
iyi güzel bunu düşünmek bana keyif veriyor.
yola çıkacağım çıkacağım bileyrom.
demek. ama,
sanırım ben çok anlattım çıkmayacağım.
....

19-21 Mayıs 2008 tarihleri arasında yazışmalardan alınmıştır.

• Mutlu Olun ya da Mutsuz

MUTLU OLMAK, sizinde hakkınız. Bildiklerinizi unutun; sorularınızı, aldığınız ve aklınızı karıştıran huzurunuzu kaçıran yanıtlarıda... Çünkü mutluluk, yani sorularınızın huzur verici yanıtları(!) insanlığın korkularına verdiği basit ve kabullenici dogmalarında var. Aklınızı küçük hayallerinizin kollarına, korkularınızı insanlığa yaptığınız küçük yardımlara bırakın. Ne de olsa unutulmayacaktır. Nerede bir okul: Yıkınız, nerede bir kitap: Yakınız. Çocuklarınızı ve gençleri bu kötülükten koruyunuz. Sormadan yapmanın, bilmeden öğrenmenin erdemini anlatın ve kendinizi yormayın. Yanıtları önceden verilmiş soruları sorup üzülmeyin, mutlu olun. Bunu her yerde en kesin doğruymuşçasına savunun. Bir birinizin gözüne bakın... CAHİL KALIN.

MUTSUZ OLUN, bol bol soru sorun düşünün sizin adınıza alınmış kararları düşünün. Ne istediğinizi, niye insanların mutluluğu sorularda ve yanıtlarında aramaya çalıştığını sorun. Bol bol okuyun, müdahil olun. Mutsuz olun ama cahil olmayın. Bilgi ile sağlanmış hazzın, mutluluğun hiç bir şeyin veremeyeceğini yaşayacaksınız. Bu biraz zordur. Her zaman kolaya kaçmayın, biraz da zoru seçin. Kapınızı dayanmadan bilmemenin zulmü, cephanenizi kuvvetlendirin. Bildiğinizi savunmayı suç, bilinmediğinizi öğrenmeye çalışmanın boş olmadığını göreceksiniz. En az cahiller ve bilgisizler kadar cesur ve gözü kara olun. Bir gün sadece bilmenin yetmediğini göreceksiniz ve bilmenin mutluluğu aramak olduğunu da... YAŞADIM DİYE BİLMEK İÇİN.

Bu metin 2002 Güz'ünde okul topluluğunun tanıtım broşürü için hazırlanmıştır. Demek ki çok zaman olmuş.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Günlerden Eylül, Aylardan Ergin Günçe

Günlük şarabımız var maşrapa içinde
Külde pişmiş patatesler ve eşsiz pilavzerde
Din kitaplarımız, putlarımız, telvelerimiz
Yeleği de köstekli bir amca kahvesinde

Suratı çilli günler, gölgesi uzun günler
İşte bir bağ bozumu, işte bir çıngıl üzüm
Gökyüzüne yaslanıp saatimi kuruyorum
Kimsecikler duymasın bir Tanrı olduğumu

İstersen bu Duayı bir Çınara söylerim
Ben kendi başımdaki en önemli şapkayım
Islıkla her türlü marşı çalan bir Arap
Bazan bizim orada bir yokuştan iniyor

İşte durumlar böyle ey Kandil Simitleri
Bir değirmen bu günler kalbimi öğütürüm
Serentiler kurarım ömrümü kuruturum
Haritamda denizlerin yerleri değişiktir

Günlük peynirinizi bize veriyor
Kızarmış bayat ekmek, suda kaynamış pirinç
Sen ne dersen de yeleği köstekli Kahve
Durup dururken Tanrımı seviyorum

Günlerden Eylül aylardan Uzun Eşek
Bir Tabanca çıkarıp kendimi vuruyorum.

Ergin GÜNÇE
"Türkiye Kadar Bir Çiçek" adlı kitabında yayınlanmamıştır

sende şu çocuğa inan‏ / serdodewrano

Katlar binalar insanı yerden gökyüzüne,
kaça katlar insanın paylaşamama sancısını,
biliyorum ne diyeceksin yazılarımı okuduğun zaman,
belkide titreyecek paha biçilmez bedenin bir mum ışığının karanlığında,
hep ah'lar alırken kalbimdeki sancıları,
şimdi bir ah çekiyorum senin için
sermayeyken kalbim bedenime,
çekip gideceğim bu şehirden sancılarımı satarak,
gözlerinden akıyordum kendime,
bir solukluk zaman içinde,
zaman işte anlatmaktan çok hissetmektir akrebin zehrini,
uzak olan kalbinin sesi yakındır kalbime,
değer mi gökyüzüne dokunsam düşüncemle,
düşüncemde ağaçları düşünsem rüzgar değer mi,
tanrıya inansam değer mi,
söyleseler tanrıya: sende şu çocuğa inan
yaşam biter mi...

serdodewrano.*
*soğukdevir