29 Mart 2017 Çarşamba

gecekondu

1980'lerin bir gecekondusunda çıkıp dolmuşa gitmek gibi... Çamurlu, gocuklu ve umutsuz!

1999 seçimlerinde Mhp Meclis'te 2. parti olunca "miliyetçilik yükseliyor" diyerek teyakkuza geçen sol, 3 yıl sonra 2002 seçimlerinde Akp'nin tek başına iktidar çoğunluğuyla 1. parti olmasını önemsemedi. Kimileri bunu egemenlerin iç hesaplaşması yada göz boyama amaçlı suni gündem gördü. Siyaset tarihi suni-aldatıcı gündem ile gerçeğin ne olduğunu çok belirlenemeyeceğini bize öğretir. Milliyetçilerden ya da dincilerden hangisine burjuvazinin ihtiyacı olduğunu ve hangisini seçtiğini bilmek lazım. 1. süpriz, 2. tercihti.

Çok uzağında bu yerlerin... Atatürkçülüğün yılmaz savunucularının birbir yol verdiği türk-islamcıların işgali altındaki devlet kurumlarında yürüyen çalışmaların kurbanı kimler olacaktı?

Bugün halen süren işgal ve artık organikleşmiş gericilik, neredeyse döllenmeden itibaren ezberlerini ezberletmek için uğraşıyor:
"...3. Anaokulu ve ilkokula da din eğitimi: 4+4+4 sisteminin öven ancak eksik olduğunu belirten din öğretmenleri, bildirgelerine, “Din eğitimi temellerinin sağlam olması için imam hatip ilkokulu açılmalıdır. Din eğitiminin okulöncesinden başlayarak verilmesinin uygundur” maddesini de koydu...." http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=446870&kn=7&ka=4&kb=7
* * *
Dinler yada dini ideolojiler ezeli değillerdi, onlardan önceki inanışların yetersizliklerine doğdular. Ve artık onların korku ile ayakta duran kullanım ömürleri de doluyor. Aynen eski inanışların dolduğu gibi... Dini ideoloji eleştiriye kapalıdır. Üstüne üstlük bütün doğruların, ahlakın kendinde olduğunu vaaz eder.

Dinin insan bilincinin bir ürünü olduğunu ve ihtiyaçları doğrultusunda şekil aldığını söylüyorum. Oysa dinciler, insan bilincinin üstünde bir şeyin dini yarattığını söyleyip yine onun içinde geçen kimi kurallara uymazsak, bunun sonucunda katlanmamız gereken cezalardan bahsediyor. İnsanlar kendilerine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmadığında "cennet-cehennem korkusu" anlamsızlaşır. Ahlak, korkuyla kurulduğunda görüntüsü de saadeti de aldatıcı olacaktır. Çoğu dini topluluk ve dini rejimlerde olduğu gibi...

* * *
Bir sessizlik var. Büyük bir suskunluk, yorgunluk. Bahar yorgunluğu kış uykusu... Bekliyoruz sisin ardından ne çıkacak bahtımıza. 
Bir düğüm var. İster "evet" ister "hayır" çıksın... O düğüme varacağız. Tek merak ettiğim ne tür sürprizlerin bizi beklediği. 
İçerdeki ve dışardaki belirsizliklerin yaratacağı bir "pat" durumu da olasılık dahilinde... Diğer türlü gidişat o düğüm(ler)den geçiyor. 
Yazmalıyız. Ama kafamız da karışık. Şu günü net görüp sonuçları çoğunca doğru tespit edene saygım büyük. Aklı kesen herkes sözünü tartıyor. 
Bir hissim sonuna vardı. Türk-İslamcı tayfa ile devlet buluştu. Ama işleri tüm kesat çıktı. Bu olmalıydı. Bu hülya böyle böyle yıkılmalıydı. 
En güçlü dil, bu evin sahibi olduğumuzu duyurmak. Dincilerin ideolojik çöküşü bu ülkenin, bu halkın yolunu açmasını kolaylaştırır.
27 Mart 2017

16 Mart 2017 Perşembe

11 Mart 2017 Cumartesi

"I see around a lot of loser these days"

Saat sabahın 8'ine vardı, belki de geçti birkaç dakka. (Bu saatlere, günlere takılmak...) Ama derim ki daha geçi değil. Erken kalkmadım, uymaya eve gidiyorum. 12 saat çalışmışım işyerini kapatıp çıktık Ahmet'le. Belirsizlik yoğun çalışma ile geçen günlerde "yurdumuza dair" bir şeyler istedik. 

- Nerede sabahları sıcak sütle Kürt böreği satan yerler?
- Nerede mercimek çorbası içeceğimiz bir yer?
- Nerede simitçi, sabahçı kahveleri?
- Nerede, nerede, nerede...

İndik English Bay'e Bulgar "Burek"çiye geldik. Katmer şeklinde sarılmış pizza dilimleri şeklinde kesilmiş ıspanak böreği yedik. Yanında küçücük bir kasede öz-hakiki yoğurtla... Çay istedik. Torba çaylarımız geldi. Varız, biziz. Memleketinden gelenleri derin bir çekişle koklayan Uzak Asyalı ruhunu bilebiliriz. Ülkesini anlatmaya bayılan bir Afrikalı; nerelisin dediğinizde üstüne basa basa "Yugoslavya" diyen kadın gibi... İnanılmaz bir güçle çalışan Filipinli kadınların bir araya geldiklerin konuşup gülüşmeleri gibi... Varız biziz.

* * *
İranlı siyasi mülteciler azalmış yeni nesil İranlılarla sık karşılaştım. Yıllar öncesinden ülkesinden kaçmış Reza ile tanıştım. Bana döner yapmayı öğretecek. Bir bildiği yok. Anlaşıyoruz. Memur emeklisi bir tonton amca gibi... Ülkesinde aldığı eğitim orada iş yapmamış.O da orada burada çalışarak ayakta kalmış. Soruyor bana: "Niye oradaydım? Ne güzel ülkem vardı." Solculuğumuzu öğrenince içi ısındı az çalıştık, çok konuştuk. Şurada bir kapı var, ötesi İran desem hiç durmaz geçerdi. Sonra işten ayrıldı, bağım kalmadı. Üzülürüm buna. Oysa İstanbul'a gelecek, ben de İstanbul'a yerleşeceğim için onu gezdirecektim.

Kaldığımız evin iki "bilok" üstündeki caddede yeni açılmış bir konvinyıs market var. Arada gitmişimdir. Bankodaki satıcı ile muhabbetim olmadı. Ama Ozan tanıştırdı. Yeni gelmiş, İranlı bir eşcinsel. Üzerine hep kalın işlemeli (nasıl denir bilmiyorum.) siyah bir kazak giyiyor. Mülteciymiş Türkiye'de. Kütahya'ya yerleştirilmiş. Ama, o hep Antalya'da yaşamış. "Ne işiniz var burada?" diyor. Tercih edebilse Antalya'da yaşamayı seçermiş. Sevinmemiş, aradığını bulamamış. Bizi görünce çok seviniyor: Yüzü gülüyor. Bizim de...

82'de İran'dan kaçmış: 20'lerin başında bir üniversite öğrenciymiş. Korkmuş ailesi... Türkiye sınırında dolandırıcı hırsız çok demişler. O da uyuşturucu kaçakçılarıyla Afganistan üzerinden Pakistan'a geçmiş. Tayland'a ulaşmış. Orada bir kampta beklemiş uzun süre, sonra ver elini buralar. Kafası gidik biraz. Çalışmayı sevmiyor. Düzensiz ve pis çalışmasından tartışıyoruz. Patrona beni "sigaraya kokain sarıp içiyoruşum" diye şikayet ediyor. Amacı işten ayrılmak biliyorum. Öyle bırakamayacağı için bahanesi benim... Soruyorum: - Ailen nerede? - İran'da...

Zenginleri de var. O hikayeleri çok dinlediniz.

Türkiye'deki davasından kaçıp gelmiş. Dil hocası ile evlenmiş. Bilse dava-mava yok atlayıp dönecek. Kürdüz, baskı görüyoruz diyerek oralarda gezen gençlere kızıyor. Hanım, Yunan aileden belki orada öğretmenlik bulur, yakın adalara gideriz diyor. Türkiye'yi siyaseti tartışmayı seviyor. Anlaşamıyoruz, yine de el mahkum birbirimizin kapısını çalıyoruz. Kürtler ile Türkler arasında son köprü biziz.

Malum cemaatin şakirtleri ile de karşılaşıp daha açık konuşmalarına şahit oluyorsunuz. Onlarla birlikte bazı cahillerin (her şeyi askerlerin yönettiği ezberini yapanlar filan), ülkeleri hakkında daha cahilce konuşmalarını dinliyoruz.

Kaçanlar, çökenler, pişman olanlar, ülkesine dönmek için gün sayanlar; mutlu ve zengin olanlar, rahata erenler...

* * *
Yurtdışında kalabilirdim. Akıl-ruh sağlığım için yurduma ihtiyacım vardı. Burada bu kadar kötü haber alırken oralarda olamazdım. Sevdiklerim burada... Keşke ülkemizde kalsaydık diyen İranlı'yı; Fidel'in ülkesini görünce iç geçiren Nazım'ı konfordan daha çok anladım, sevdim.

* * *
İsteyen gidebilir. Dilerim yolu açık olur; umduğunu bulur. Bu sözlerimde en küçük bir küçümseme veya eleştiri yok. Ben burada olacağım. Her zaman... Gelene kapımız açıktır. Geriye bakmayacaksanız yolunuz açık olsun.

* * *
Burekçiden çıktık Ahmet'ten ayrıldım. Eve yürüyorum. Üzerimde ağır yağ kokusu yayan kıyafetler, yıkanmaktan solgunlar. Yağ sökücülerden parçalanmış çirkinleşmiş ayakakbılarla; giyim-kuşamla pejmürde bir haldeyim; kopişonlu hırkama sarınmışım. Eve gidip duş alıp akşam 4'e kadar çocuklar gibi uyuyacağım. Belki bir bira içerim. İki iri kıyım adam yanımdan geçiyor. Biri bana bakarak: "I see around a lot of loser these days" diyor.
* * *
2009'da Türkiye'de operasyonlar yapılırken ekşi sözlükte beklediğim üyelik açıldı. Yurtdışındaydım. Çatır çatır yazdım. Farkında değildim. Ama sitenin iç oylamasında gayet hızlı yükseldim. Çünkü çoğu kişi 2009*2010 arası yazamıyordu. Birkaç kere sitede engellendim. Son engellenme nedenim F tipi polis hakkındaydı. Engelimin kaldırılacağı saatlerde Odatv operasyonu yapılıyordu. O saatlerde beni de siteden attı Kanzuk efendi. Korku her yeri sarmıştı. 
Geriye şu iki yazı kaldı hakkımda. Elbette başkalarının:
https://eksisozluk.com/entry/19567135
https://eksisozluk.com/entry/22023846 
Aynı dönem Türk haber sitelerinde gizli izleme amaçlı küçük kalem/anahtarlık kamera, ses kaydı cihazı gibi elektronik cihazların satışına yönelik çok reklam gördüğümü anımsıyorum. Geldiğimde gördüğüm sebepsiz gözaltından, adaletsiz tutuklamadan korkan kaygılı insanların toplandığı şişkinleşmiş sol/sosyalist örgütlerdi. Bununla birlikte canlı ve muhalif bir damarın varlığı idi.

4 Mart 2017 Cumartesi

"Bu filim Afganistan'ın cesur savaşçı mücahitlerine adanmıştır." - Rambo III

Rambo III
"Bu filim Afganistan'ın cesur savaşçı mücahitlerine adanmıştır."

K: http://vintagegeekculture.tumblr.com/post/156827573456/the-ending-to-rambo-iii-has-aged-poorly

28 Şubat 2017 Salı

Bunlardan başka ne maksadımız; dostlardan başka neyimiz olabilir?

Bir karşılığı olmayan onca işle uğraşmamızın bir sebebi olmak zorunda değil. Yine de yazıyoruz mesela. Sadece yazmakla da değil insan gereksinimini tam nasıl karşıladığını bilemediğimiz onca iş ile uğraşıyoruz. 
Maslow'un ihtiyaç hiyerarşisi yeterli olsaydı bizlere: Hayvan aleminin ayrılmaz bir parçası kalırdık. 
Oysa bunun dışındaki uğraşılarımızla en büyük ayrımı oluşturuyoruz gibi. Yine de bu işlerimizin çoğu insanca bir anlamı yok. Fazlasıyla öznel dertler...
Bazı şeyleri sürekli-süreksiz de olsa niye yaparız. 
Anlamını açıklamanın güç olduğu davranışların sebebi nedir? 
Bunlar sorunlu, bağımlılık düzeyinde, "hastalıklı" davranışlar da değil.
Diyelim alışverişe gittiğimiz de bazı ritüel davranışlarımız? Sokakta, evde yapmaktan geri duramadığımız davranışlarımızın kökeni ne? Anlamı da yok aslında görünürde.
Bir an tatlı reyonu önünde kendini bulmak; abur-cuburlarla zaman geçirmek; okumayacağın-ilgini çok ötesinde dergi-kitapları karıştırıp almak; bir an bir mekana dalmak; orada oturmak istemek; her zamanki yolundan çıkıp başka bir yol kullanmak; hiç planlamadığın işlere dalmak; bir anlık kararla sinemaya gitmek; yalnız başına yolu uzatacağını bildiğin yerlere sapmak; izbe neredeyse terk edilmiş pasajlardaki dükkanları keşfetmek; aylardır ertelediğin bir işi yapmak ve keyf almak; nasıl aldığınızı bilmediğiniz şeylerle eve gelmek; bir an aklındaki ideal insana dönüşmek... Böyle şeylerdi bu bilinçsiz davranışlarımızdan kastım. Küçük küçük belirsiz çok da düzenli olmayan ama herkes de bir çeşidi bulunan. 
Yine de yıkılan bir dünyadayız. Kurulacak şeyler için gerekli bunlar... Bir tür ölümlü bir varlığın kaçamakları gibi geliyor. Çıkışı yok çünkü bir başı sonu ortası daha doğrusu amacı yok. Bu yanıyla güzel ve yaşamalı. Garip şiirinin ve ikinci yenilerin 50 ve 60'ların İstanbul'unda gezinmeleri; Ankara meyhanelerinde dostlarla buluşmaları gibi... 
Çalışıyoruz, yaşıyoruz: Bunlardan başka ne maksadımız; dostlardan başka neyimiz olabilir?

27 Şubat 2017 Pazartesi

1. TİP (Türkiye İşçi Partisi) Mirası


Nâzım için 1964'te diktikleri çınarı 12 Eylül'den sonra sökmüşlerdi. 1. TİP(Türkiye İşçi Partisi)'in mirasıydı. Ne yazık çoğalamadılar. Yine de direndiler.

26 Şubat 2017 Pazar

Kaybedilen onca iş, insan ve hayatı kim telafi edebilir?

"İnsanlar hapiste ölüyor, hâkim bozuntuları bilirkişi raporlarını umursamıyordu. Nisan 2013’te aşağıdaki metni kaleme aldığımda arkadaşlarla “Sadece profesörlerin imzasına açalım, gençlerin başını yakmayalım” diye konuştuk." (1)
* * *
Birkaç gün önce okuduğum yazıda yukarıdaki şu alıntıya takılmıştım. Akademisyen bir arkadaşla konuştuklarımla da düşüncelerim pekişmese de bende kalsın istemedim.
Türkiye'de ses getiren yıllarca tartışılan en son bildiri sanırım Aydınlar Dilekçesi(1984)dir. Onda bile ilk "höt"le imzasını çekenler oldu. Daha sonrasında belki binlerce bildiri çıkmış; yüz binlerce yazar, sanatçı, akademisyen, bilim insanı, bürokrat, gazeteci vs. imzası toplanmıştır. Beklenen-çok sarsıcı bir faydasını olduğunu düşünmüyorum.
Bu prestij kaybında toplumsal yapımızın, ciddiyetlerini yitiren kurum ve kişiler de etkisi çoktur. Bu kayıp hem imzacılarda hem de imza toplayanlarda oluştu, büyüdü. Sonucunda, bilinen birkaç insanın imzası yetmeyince huruç harekatı gibi ne kadar bildik "tilt" sahibi insan varsa imzası alınmaya başlandı. (Telefon başındaki gönüllü/sorumlu arkadaş listedeki isimleri sırayla arar/mail atar/faks çeker.) 
Artık bu tür imza metinlerinde imzası olanların bir kısmı metnin içeriğinden habersiz bir güvenle "tamam" dedi (bu da bir saçmalık); kimi vicdan baskısına uğramak istemediği için "evet" dedi; kimi imza vermek istemediğini söyleyemedi imzacı oldu; kimisi 'kurtarıcı'mız olacaktı; belli bir kesim ise işin içeriğine ve ciddiyetine hakimdi. Bu tür metinlerin sonuçları çoğunlukla yok'a yakın; toplum üzerinde etkisi sıfırdı. Yine de bir güç gösterisi olarak toplanmaya devam edildi. 
Barış Bildirisi'ni (2) de yukarıda yazılanlardan bağımsız görmediğimi söyleyeyim. Hükumet ile Kürt Siyasi Hareketi arasında bir nevi hegemonya mücadelesinin bir taşıydı. Öyle de kalacaktı. Hükumet (muhtemelen Mit çalışmasıyla) imzacılara savaş açmasaydı. Savaş ilanı ile yeni imzacılar geldi. (3) 
* * * 
MEB'de ise 29 Aralık 2015 günü Eğitim-Sen'in aldığı karara uyup greve çıkan emekçiler hükumetin hedefine girdi. (4) Bunun yanlış bir adım olduğunu hep düşündüm. Özellikle eğitimle bağı koparak bir siyasi hareketin uydusu durumuna dönüşen Eğitim-Sen ciddiyetini hızlıca kaybediyordu. Eylemi ne kadar etkili olacaktı? (5) 
Uzun süredir böylesi muhalif avı görülmedi. Soruşturmalar açılırdı, kapanırdı olay biterdi. Oysa üzerinden bayağı bir zaman geçmiş bir grev ve Barış Bildirisi imzacıları her türlü saldırıya maruz kaldı. 
Okulundan, öğrencisinden ayrılmış onca hoca sokakta... Kimi direniyor, kimi imzasının arkasında... Peki, konuşmayanlar? Taşra üniversitelerinde zar-zor tutunmuş onca muhalif hoca ne yapıyor? Yukarıdaki alıntıdaki hal-bilirlik, empatinin eseri yok: Filler tepişir çimenler ezilir. Elindeki avucundaki ortaya çıkarma hevesi... 
* * * 
Merak ettiğim: Bu metni hazırlayanlar nerede? "Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini [DE] içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz." Köşeli parantezle koyduğum "de" kalkınca metin bir siyasi tarafın bildirisine dönüyor. Basit bir "de" ama önemli bir anlam kayması... Belki abarttığımı düşünüyorsunuzdur. Belki oraya gelene kadar "Kürt siyasi iradesi" bile yeter diyorsunuzdur. 
Denilebilir ki bu kavga böyle verilir bu yoldan böyle çıkılır. Doğrudur. Yine de kaç kişi buna hazırdı acaba? İntihar eden araştırma görevlisi, yeşil pasaportu yandı diye yakınan profesör, sakin hayatım alt-üst oldu diye düşünenler, çalışmalarım-projelerim yarım kaldı diyen onca insan ne olacak? Akademi dünyasına çok hayırla bakmayan biri olarak bu tarz düşünenleri suçlamıyorum. Ama artık bu kadar düşüncesiz işlerden ve sonuçlarında yaşananlardan gına geldiğini de söylemeliyim. Birkaç hocanın imzalayıp duyurabileceği bir metni bu kadar kalabalıklaştırmanın ne anlamı vardı? Kaybedilen onca iş, insan ve hayatı kim telafi edebilir?
Notlar:

(1) Coşkun hoca, Cem SAY, Herkese Bilim ve Teknoloji, http://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/cem-say/coskun-hoca 
(2) Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî! https://barisicinakademisyenler.net/node/62
(3) 1100’ün üzerinde akademisyenden barış çağrısı: Bu suça ortak olmayacağız http://www.diken.com.tr/1100un-uzerinde-akademisyenden-baris-cagrisi-bu-suca-ortak-olmayacagiz/ 
(4) 29 Aralık Eylem Kararı ve İfade Örneği http://egitimsen.org.tr/29-aralik-eylem-karari/
(5) 11 Aralık 2014 tarihli Facebook notum: 
"Sendikalar, odalar, dernekler kendi gündemleri yerine yönetimde yer alan siyasetlerin tercihlerine göre işler yapmaya devam ettikçe üye kaybedip iyice kadükleşecekler! 
Bugün Eğitim-sen ve Kesk'in, kısmen Disk'in başına gelen budur. 
Öğretmen sendikası öğretmen hakları için mücadele eder. Ülkedeki her yurttaşı ilgilendiren gündemlere EMEKÇİ bakışı ile taraf olur. Misal sendika yönetiminde yer alan zatların taraf oldukları siyasetlerin bir yan kuruluşu gibi HAREKET EDEMEZLER! Siyasetlerini, görüşlerini rahatça ifade edecek siyasi partileri ve örgütleri vardır."

25 Şubat 2017 Cumartesi

Hayvan, Makine, insan

Hayvan yemiyor! Attıkça birikti, çürüdü; koktu önündeki. 
Yalama oldu dişliler; makinenin eski verimi uzak; tak tuk sesler çıkarır durur. 
İnsanın kafası gürültülü, dili yok, üreyen kökü boğazda oynar. 
İster öyle ister böyle yolun sonu, yolcuların takati, makinenin gücü, eski günlerin şatafatı yok. 
Sezinliyoruz, bekliyoruz; hava serin, titriyoruz; soruyoruz ona-buna: Bu kuyudan ne çıkar? Tahtamızda ne yazar?

24 Şubat 2017 Cuma

Günlük Çakışmalar

Zamanın Çizgili Tarihi - Çizgili Günlük -
Levent Gönenç
Kasım 1992, İstanbul
YKY, Doğan Kardeş İlkgençlik Kitapları 

Simpsons
Homer Simpson

23 Şubat 2017 Perşembe

unuttuğumuz çok şey olacak gibi hep

Günlük uğraşlar içerisinde derinleşen muhabbetlerde bir süre sonra söylenen iki kelime: Siyaset ve siyasetçiler kötüdür: Hırsız, yalancıdırlar; işe yaramaz adamları kayırırlar, hak yerler; yaptıkları şeyleri insanların yüzlerine söyleyemez, toplum önünde savunamazlar; basiretsizlerdir. Bunlara örnek onca siyasetçi de bulunabilir. Toplumları, grupları felaketlere sürükleyenler; gaddarlar... 

Şunu da görmek gerekir: alanlarında örnek olamamış, kötü örnek olmuş, felaketlere sebep olmuş:  onca bilim insanı, sanatçı, asker, ekonomist, doktordan vs. de bahsedebiliriz. Yüz binlerce insanı öldüren bombaları, bunları taşıyan uçakları siyasetçiler yapmadı; siyasetçiler, bunların üretilmesine ve kullanılmasına yönelik emeğin çoğunluğuna da sahip değildir. 

Bu kadar kötülüğü siyasetçi yapmıyorsa kim yapıyor? Hitler her cephede savaşmadı. Atom bombasını kararını alanlar üretim alanında yoktu. Siyasetçinin/liderin suçu nedir? 

Zayıf Etik, Estetik; İddiası kolay kendi zor: Vicdan
İnsani iki değerin geliştirilmesini tartışırız: Etik ve estetik tutumunun. Vicdan, demiyorum. Vicdan bunca işin sonucunda filizlenen bir tutum. Vicdancılık savunmayacağım gibi vicdan bu yazının kısmen dışında... Vicdan tarifsiz ve önemlisi belirlenemez... Çünkü kimin cesur olduğunu bilmenin güçlüğü gibi kimin vicdanının has vicdan olduğunu gerçekle sınayamayacağımız için vicdan kimdedir bilemeyiz. Yoksa "vicdan, ahlak, güzellik benim tapulu malım, siktirin gidin lan buradan" diyen çok kişiyle karşılaşabiliriz. 

Siyasetçinin, bilim insanı yada sanatçıdan farkı bir belirsizlikte,bir boşlukta, bir çölde karar alma gücü ve bu konuda yalnız olmayışıdır. Siyasetçinin işi KARAR ALMAK ve uygulamaktır. Bu tür işlerin ayaklarının yere basması bilim için gerekli sanat için önemsiz siyasetçi içinse ikili bir durumdur. Devrimci yada önemli kararların ayakları yere basmaz görünür;oysa karar alıcı/lar için gelecekte ayakları yere basacaktır. "Bu KARAR(ın) bir aldatmaca" veya "bu KARAR(ın) kurtuluş yolu" olması sadece güç, strateji ve şansa bakar. (Makyevel'i anımsatsın.) 

* * *  
Bir de efendim, her alanda (siyaset-politika) her insanın söz söyleme hakkı vardır. Elbette, burada insanlardan belli bir yeterlilik bekleyemeyiz. 

Şunu düşünüyorum, diyelim ki, kurt bir siyasetçinin bilim ve sanat hakkındaki sözleri/yorumları/düşünceleri genel kaideye dönüşmez. Çoğunca insanlarda bu alanları bu sözlerle değerlendirip yargılamazlar. Siyasetçinin sözleri çok ciddiye alınmazken oysa tanınmış bir sanatçı veya bilim insanın siyaset/siyasetçiler hakkındaki görüşleri birer kaideye dönüşebiliyor. Birçoğu yanlış çıkan tespitleri yapıp yanlış kampanyaları destekleyebiliyor. Bunlar büyük bir ciddiyetle kabul görüp savunulabiliyor. 
Sanatçı/bilim insanlarının, bir karara yönelik işleri bir yere koyalım. Bir karar olmaya çalışanların çoğu basiretsiz görünüyor. Bu kadar umursanması ve kalabalıklaşması; nihayetinde sönmesi ile perde kapanıyor. Tuhaf değil mi?



* * *
İnsanları, düşünceleri, dönemlerin seyrini belirleyen politika felaketlerinde sebep olanlara kayıtsız kalmak görmezlikten gelmek... Çare olmuyor.

Politikaya karşı bağışlık kazanmak, kazandırmak onun reddiyle olmuyor. Politikadan uzak kalamayız, o çevremizdeki hemen hemen her şeyin içinde gizlenirken onu görmezlikten gelemeyiz. Onu sevmediğimizi, kötü olduğunu söyleyerek de etkilerinden kurtulamayız. Kötü politikaya karşı politikayla mücadele ederiz. Burası tartışmaya açık bir yanıt arayışına da... 
Hepimizi hokkabazı izliyoruz. Hepimizi madrabaz ilen birlikte yaşıyoruz. Hokkabazlar ve madrabazlara karşı onların silahı ile savaşılabilir mi? Avcının bekleme kabiliyeti mi, tilkinin kurnazlığı mı, aslanın cesareti mi insana yakışır. Politika, politikacı hangi yolu izlemeli? 

* * *
Sürekli savrulup duran bu düşüncelerle boğulup çıkıyorum. Ayran köpüğü mü daha ağır bir durum mu bilemiyorum. Birçok tanım aşırı öznel ve kafa karıştırıcı gelebilir. Daha iyisini yazacak netlikte olur muyuz? Sanırım siyaset için bu şart kaos istiyor, sakinlik değil.