29 Haziran 2017 Perşembe

Milyonlarca Yıl İçin Perülüt (1933) Lynd Ward


Lynd Ward - Wood Engraving for “Prelude to a Million Years” 1933

26 Haziran 2017 Pazartesi

Hangi font benim

Tarzı farklı farklı olan insanlarız. Eğitim seviyesi, sınıfı, yerleştiği yer ne olursa olsun mecburi işleri dışında ilgileri olan insanların tarzları farklı farklıdır. Bundan, sonunda maddi kazanç dışında ruhsal tatmin bekleyen insanları kast ediyorum. Yeniden yeniden bunu vurgulayayım istiyorum.

Kimi, mesela, işine odaklanır. Yürür gider. Ooo, bir bakarsınız bayağı yol almış adam/kadın...

Kimi, mesela, heveslidir de geçicidir bunlar. Her şey heveste kalır. Konuşurken ağzı heves kokar.

Kimi heveskarlar işe girişir. Belki biraz, belki birazdan çok ilerlemişlerdir heves ettiklerinde ama sonu bir vardığı yer olmamıştır. Bir yere bağlayamamıştır hevesin ipini. Hepimiz fotoğrafçı olacaktık üniversitede geriye ne kaldı acaba? (Evet, hala siyah-beyaz panoramik fotoğraflar; insanları, insan yüzlerini çekmek istiyorum.)

Kimileri işlerinde iyidirler. İyi olacaktırlar da bir kesinti olur. Belki de  yaşamın kötü oyunları kişiyi hevesinden koparmıştır.  Onlar, çocuklarına yarım bırakılmış, bitirilmemiş; hatta başlanılmamış işlerin, malzemelerin, araç-gerecin, yarım çalışmaların dolu olduğu kutular, bavullar bırakır. Bir şekilde tamamlanmamış işlerler tamamlanmışlar. (Belki o kötü oyunda koparılan nefesidir.) Eldekileri, (bir zamanlar o hevesli insanın elindekiler) başkalarınca erozyona uğratılır. Geride birkaç hatıra kalır. Elinde kalan hatıralara bakanlar için acıdır.

Şöyle de düşünmüyor değilim. Aslında geçici filan değildir hevesler. İlgiler dağınıktır. Her biri bir dağda gezerek toplanmıştır. Kişi bile bazen nereden olduğunu ne yaptığının farkında değildir. Eve döndüğünde bile anlamaz ne yaptığını aradan yıllar geçmelidir.

* * 
İlk internete bağlamam 1999 yılında olmuştu. Bilgisayarda öğrendiğim ilk dört şey:
1- Bilgisayarı açmak.
2- Kopyalamak
3- Yapıştırmak
4- Bilgisayarı kapatmak.

Bir kaç ay içinden telefon üzerinden İnternete bağlanmayı çözdüm. (Dial-up/çevirmeli ağ deniyordu.) Bilgisayarda yüklü "vahşi batı" müzikleri ve geçemediğim bir oyunla uğraşıp durdum. O zaman Windows 98'e ekli gelen bir chat programı vardı. Karikatür kareleri gibi hazırlanmış ve yazılanların baloncuklardan görüldüğü bir chat programı vardı. Bursalı bir kız, bir oğlan ve ben konuşmuştum. Yıllar sonra bulduğum bu kayıtları okuduğumda aslında çok da bir şey konuşmadığımızı ama hepimizin çekingen olduğunu görmüştüm.

Öğrenme hızı şimdi düşündüğümde inanılmazdı. Üniversitede habire afişler hazırlayıp bir yerler asılması, el ilanları bunların düzenlenmesi vs. Bende bir ilgiliyi arttırdı: Fontlar... Bir ton font vardı ama nedense en güzellerinin elimizde olmadığını düşünürdüm.

* *
Sanırım bu merakım sonucu 16 bin üzerine font biriktirdim. Gecelerce... İnsanlar ne kadar saçma şeylerle zaman geçiriyorsa ben de o kadar saçma bir şeyle zaman harcıyordum. (Demo, sevimsiz ve bozuk fontları silince 3 bin kadar kadarı kaldı.)

Font biriktirirken fontları Türkçeleştirmeyi öğrendim. Bunun için gerekli programları ve "crack"lerini indirdim. Türkçe karakter kodlarını öğrendim. (Aklımda kalan c=c'dir ç=ccedilla'dır. Cedilla kuyruklu harfleri ifade ediyordu. Ş=scedilla'dır.) Türkçeleştirdiğim bazı fontlar uzun süre kullanıldı. (Afişlerde) Hala kullanan var mıdır bilmiyorum.

* * 
Bu uğraş etraftaki font ailelerini görmeme çok yardımcı oldu. Mesela afişte en iyi font ailesi FUTURA'dır. O günler (2003-2004) AKBANK'ın afişlerinde Alman DIN'i kullandığını anımsıyorum. DIN sonraki zamanda Türkiye'de kullananın kalmadığı bir font oldu. Cemaat yayınları bu tür vitrin dizmelere özendiği için onların da çok sevdiği bir fonttu. Şimdi uğraşamayacağım başlık... Kullanılan font ailesi, tasarım yayının kimden çıktığını isimlerden daha çok gösterir. Künyeye bakmak bile gerekmez.

Bir süre sonra ilgim içerik ile biçim algımda saçma bir dengesizliğin doğduğunu fark ettim. İçerik yoktu; Türkiye'de çoğu şeyin içeriğini iyi düzenlenmiş (taklit demeliyim) biçimle örtülüyordu. Özellikle dini grupların yayınları bildiğiniz en boş içeriğe sahip olup en modern görünümle sunuluyordu. Bu nedenle ya kısa sürede batıyorlardı ya da zaten güzel görünen ama okunmayan yayınlara dönüyorlardı. Bunu sevinerek izledim. Modern sosa bulanmış köhnelik yemiyordu. Oysa biçimin hala en belirgin karar verdiricilerden olduğunu özellikle kendini laik cephede görenlerin "modernliğin" altından çıkan köhneliğe şaşırmalarından gördüm.

**
Biçim önemlidir. Ama uzun yol yürüyeceksiniz içerik daha da önemlidir. İçeriğin estetik bir sunumunu istemek kötü olmamalı. Şunu da bilmeli parayı verdiniz mi görüntü de her şey mükemmel hazırlanır.

**
Bunlar nereden aklıma geldi. 2012 Şubat'ında (Karşılaştığım tarihi ilk baskısına göre yazmadım. O günü anımsadığım için yazdım.) Taksim'de karşılaştığım ama ancak alıp okuduğum: 
TAM BENİM TİPİM* kitabından. Kitabın yazarıSimon Garfield (Çeviri: Sabri Gürses) 


*http://www.domingo.com.tr/?products=tam-benim-tipim


***

1 Haziran 2017 Perşembe

Fırsatçılık

Ne kadar yıl uzundur bilemiyorum. Göreceli bir şey bu zaman. Onu nasıl algıladığımız da... Yine de 10-15 yıl az uz değil diyebiliriz bir insan ömründe. Öyleyse 15 yıl yada 37 yıl hiç de azımsanacak bir zaman dilimi değil.

İnsan bilimleri ülkemizde sıkıntılı desem çok yavan bir söz olurdu. Şöyle de sorabiliriz: Bu ülkenin her çeşit insanını, davranış ve tutumlarını eni-konu ne açıklar. Bilimler, disiplinler, sanat demiyorum; ummadığım ya da az ihtimal verdiğim şeyler de olabilir. Ne?

Yukarıda bahsettiğim sürede neler olmuş olabilir? Bu sürede insanlar nereden nereye sürüklenmişlerdir? Kimi kurtlan birlik olup kuzuyu yemiş sonrada koyunla birlik olup kuzuya ağlaşmıştır. Belki önce ağladı da sonra yedi. Bu açıklamasını arzuladığım durumları en iyi anlatan kavramlardan biri ne olabilir?

Bilemiyoruz. Kimin eli kimin cebinde? Kim kiminle ne tür bir ittifak kurdu, kim elendi? 

* * *
Sivil toplum, düşüncesi gelip sarıyor bir ara. Çözümü orada görüyorum. Ama bu sivil toplumun şartları var: bilinç, politika ve bunları sürdürmek için örgütlülük. Çünkü zamanın ertici etkisine karşı ancak bunlar sivil toplumu yaşatabilir: Devlete, bürokrasiye karşı da tek çare...

* * *
Niye bunları diyorum. Yukarıdan gelen yok edici etkinin dışında her yanımızı saran bir durum var: Fırsatçılık. Bunu hiçbir politik gücün yıkma olanağı yok. Çünkü o kadar etle tırnak bir durum ki içinden çıkılamıyor. Her yerden türüyor. Her şekilde yaşıyor ve yaşatılıyor. Nasıl bir şeydir, nasıl yok edilir bilemiyorum.

* * *
İktidar partisi veya Fetullahçılar ile zamanında fırsatçı ilişkiler kurmuş insanların bu günkü muhalif tutumu tek bana mı sıkıcı geliyor?

* * *
Soru bu: Fırsatçılık nedir? Bunu yaşatan, üreten nasıl ilişkilerdir?

2. Dünya Savaşında vurulmuş bir Abd askeri (1944) Almanya. F: Robert Capa

Alman keskin nişancı tarafından öldürülmüş Abd askeri. Leipzeig, Almanya. 18 Nisan 1945.  Fotoğraf: Robert Capa

28 Mayıs 2017 Pazar

En etkileyici çöküş ideolojik olandır

Tarihi değişimleri görebilmek için neleri takip etmeli? Mesela ekmek ve un fiyatını, patates fiyatını, et fiyatını, domates fiyatını vs. 
"Arka odalarda" dönen işlere dair kimi şeylerin önümüzdeki kalabalıkta apaçık göründüğünü düşünüyorum. Ama o görünen bu kalabalıkta nedir? 
Bu, bir nevi ipucu yakalama uğraşı: haberleri okumak ayrıntıları bulmaya çalışmak. Başka bir olanak ise olur olmaz ipuçların bilinçli-bilinçsiz; zorunlu ya da gönüllü ortada gezmesi lazım. 
Bazen, insan aklına düşüyor. Gittiğimiz yönü kestirmeyi zorlaştıran, acaba baştakilerin de nereye gideceklerini bilmemeleri olabilir mi? Duruma göre yol mu belirlenecek? 
Her şekilde sert bir dalga sandala vuracak gibi mi beklesek; bir yaz sıcağı, bunaltıcı bir sıcak görecek gibi mi olsak? Bilinmez. Sis de çökebilir. 
Sonunda olacakların bir ideolojik çöküşle devam edeceğini söyleyebiliriz. Devletin dayandığı karmaşık ideolojik ayaklar çökebilir. Ya da bu ayakları ele geçirmeye çalışan Yağmacı-İslamcı-Paragöz ideoloji de... 
En etkileyici çöküş ideolojik olandır: El, beden, gövde yerindedir de onu tutacak hareket ettirecek fer uçmuştur. Zamanla dağılır her şey. İçten içe yanan kömür gibi... 
Çöküşünle, arkandan teneke çalarlar. Sosyalizmin SSCB'nin arkasından sol-sağ herkes çaldı: kapitalist, liberal, faşist, sağcı, dinci, maoist, troçkist, sosyal demokrat... Ama bir süre sonra onlar da gidemedi. gidecek yol da çözüldü.
İslamcıların ideolojik çöküşü nasıl olur? 
Bu çöküşe sevinmemek taraftarıyım. Çünkü bu çöküş sevinilecek değil; birçok paradigmanın terk edilip yenilerinin kurulmasını zorunlu kılacaktır. Yani daha çok iş isteyecektir. Çünkü boşalan siyaset arenasında bir başına kalan yığınları kapsamak gerekecektir. 
Yine de bu devirde yaşadığıma seviniyorum içten. Sebebi kötülük sevgim değil. Kötülüğün çözülüşünü göreceğime inancım.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Düğün


27 ocak 1977 - Davulalan Köyü / Yıldızeli - Sivas 
Kadınlı erkekli türkülerini söylüyorlar. İnsanın geçmiş karanlığından; ölümden, savaştan, katliamdan; acıdan, mutluluktan geriye kalanlar... İnsanın varlığının "ilk" ayak izleri gibi... 

Ek öneri:
Bellek nasıl korunur -> https://belirtiler.blogspot.com.tr/2013/05/bellek-nasl-korunuraktarlr.html 

12 Mayıs 2017 Cuma

Bülent Ecevit

Bülent Ecevit, az bildiğimiz siyasi bir figür. Benim de az bildiğim bir lider. Okunmayı bekleyen kimi kitaplar var hakkında.(Öteki Dsp, Dsp Olayı...) Bildiklerimle, bu yazıyı yazıyorum. Eksik-yanlışlar olabilir.
Bilemiyorum, Türkiye yakın tarihini öyle ya da böyle takip eden kaç kişi şu soruyu sormuştur: 12 Eylül Darbesi'den sonra Bülent Ecevit neden Chp'ye katılmak yerine kendine ayrı bir parti kurmuştur? 
Soru'nun kaynağına sebep düşüncem; Chp ile Bülent Ecevit'in büyük bir çıkış yakalayabileceğine inanmamdı. Siyasetle ilk tanıştığında insanların aklında beliren ve olması gerekene dair naif düşünceler olur. Böyle görmek gerekir bu düşüncemi de. 
1999 seçimlerinde dönemine göre tek başına yüzde 22 civarı bir oy alan partinin başkanıydı Bülent Ecevit. Partisi DSP idi. Ama ortada Chp benzeri bir parti de yoktu. Bununla birlikte parti içi tartışmaları da Chp kadar basına yansımıyordu. (Hastalığı iyice ilerleyene kadar...) Sanki Dsp diye bir parti yoktu. Vardı, ama bildiğimiz partiler gibi değildi. Aile şirketine daha çok benziyordu. 
* * *
Bir zamanlar Chp'yi şahlandıran Bülent Ecevit ile parti arasında yolları neyin ayırdığı zamanla görülüyor. 
Bülent Ecevit 12 eylül öncesi yakaladığı popülarite ve güçle, yılların Chp'si içinde hareketinin sınırlandığını düşünüyor olmalıydı. Geldiği noktada Ecevit'in Chp'ye ihtiyacı yoktu. Ecevit'in kendi partisini kurmaya iten istediğini söyleme ve hareket etme yeteneği kazanmaktı. Zaten toplumda bilindik biriydi. Taraftarları da vardı. 
Ecevit örgütte değil siyasi arenada olmalıydı. Ecevit'in partililere (belli bir program etrafından bir araya gelen gönüllü insanlara) değil Ecevitçilere (liderin söz ve eyleminin tek geçerli program/buyruk olduğunu kabul edenlere)  ihtiyacı vardı. Bu örgüt için yeterliydi. Şirketin sadık elemanları neyse Ecevitçiler de onlardı. 
Kimse sultandan güçlü değildi. Sıradan insanlar sultanın atadıklarına bağlı değildir. Çünkü bağlı oldukları bir sultan vardı. 
* * *
Bugünler, Türkiye siyaset sahnesinde olan nedir derseniz. Sultanın, ayak bağı gördüğü bütün kurumlardan kurtulma çabasıdır. Bundan, kimi ideallerin toptan terk edileceği anlaşılmasın. Sadece o idealler sultana göre tıraşlanacak, yeniden tanımlanacaktır. 
Böyle zamanlar, ruhu gereği en az yasa/kural ister. Kemikler kırılır, kıkırdak yapılar oluşur. Sultan, günü geldiğinde onları da kıracaktır. Peki neden bu olur? Meclis, koalisyon, yenilgiler, başarılar sürekli olarak yöneticileri yeniler. Bu meşruiyet kaynağıdır. Oysa, bu kadar koltukta oturursanız belli yıl dilimlerinde bir revizyon kaçınılmazdır. Çünkü o koltukta oturmaya devam etmek istersiniz: birilerinin kafası/umudu da gidecektir. Bu da sultanın meşruiyet yoludur.
* * * 
Niccolò Machiavelli ne demiş: 
"Bir prensin ve emir kullarının yönettiği devletlerde en büyük yetki prenstedir; çünkü ülkede ondan daha güçlü kimse yoktur bir başkasına da itaat edilmesi, onun prensin bakanı ya da görevlisi olmasındadır, bu kişiye özel bir sevgi beslenmez. (...) Türk'ün bütün monarşisi bir senyör tarafından yönetilir; ötekiler onun kullarıdır; krallığını Sancaklara bölmüş olup, oraya çeşitli yöneticiler gönderir ve bunları canı istediğinde değiştirir, yerlerine başkalarını atar. (...) Türk'ün devletini ele geçirmenin zor ama ele geçirdikten sonra elde tutmanın çok kolay olduğunu görür."

Prens (Il Principe) (yazım 1513/1532) 
Carrie Fisher, sahnedeki annesini izliyor. Riviera Hotel, Las vegas, 1963.

Bizler de bir sahneyi izliyoruz. Ama seyirci de değiliz. Kim olabiliriz acaba?

* Bülen Ecevit'in iktidar hırsı ve bunu kimseyle paylaşmak istemeyişi çok zavallıca gelebilir. Oysa benzeştikleri arasında günümüzde daha zavallıca olanları görüyoruz. Yine de, kişilerdeki böyle bir benzeşmeden; her birinde aynı sonucun çıkacağını düşünmek aklın salaklığı olur. 

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Amasya Elması ve Siirt Fıstığı

1.
Ortaokul yıllarında iki yaz tatilinde ve bir kış da haftasonları Aşağı Ayrancı'da bir markette çalıştım. 
Ağırlıklı kuruyemiş-tekel(sigara-alkol) satardık. Bir çok çocuk işçiye göre işim kolaydı. Günde 12 saat çalışsam bile hafta da bir iznim vardı. Gün boyu sipariş getirir götürür; gelen malları indirir çıkarır; tezgahları kontrol ederdim. İşi öğrendikçe satış da yaptım; ekmek arası sandviç de hazırladım. Sanırım orada siparişe gittiğim, satış yaptığım insanlar hakkında çok ayrıntı birikti. Komşu esnaflar da dahil. 
2.
Her çalıştığım işte fark ettiğim bir şeyler olur. Garson, tezgahtar, servis elemanlarının çalıştığı yerlere bakın rahat oturmayı geçtim biraz dinlenecekleri kadar oturmaya uygun bir yer yoktur. Bazen yaptığım işleri düşündüğümde aklıma hep o oturmak özlemi gelir. Susayıp su içme isteğine benzer. "Ah biraz otursam" dersiniz. Bunu markette kısmen çözsem de garsonluk yaptığım bir yerde çok hissettim. 
Hala gömlek-ayakkabı filan alacağım yerlerde çalışanların oturacağı yerlerin olmayışı beni sıkar. O günlerdeki sıkıntıyı hissederim. Mağazanın dinamik görünmesi için oturacak bir yer yoktur. Oturtmuyorsun bari az saat çalıştırın be! 
Bununla birlikte iş, işçilik, iş yerlerine dair birçok ayrıntı yığıldı. Bunlar da başka zamanlara kalsın. 
3.
Çalıştığım market ölüyordu. Kahraman bakkal; bir zamanların para makinesi olduğu düşünülen bakkalcılık bitiyordu. Görünen "işibilmeyenler" batıyor; "işibilenler" ise yerini sağlamlaştırıyordu. 
4.
Çalıştığım muhit, TRT-Milliyet-Elçilikler bölgesi olan Aşağı Ayrancı da ölüyordu. TRT, Or-an'a taşınmıştı. Artık İstanbul'un ağırlığı kabul görmüştü. Şimdi baktığımda 80 sonrası kültürel ve entellektüel merkezin İstanbul'da tekelleşmeye gittiğini gösteriyor. Bu, Ankara belediye başkanlığının değişmesi ile de hızlandı. Tanınmış kişilerin, gazeteci ve trt çalışanlarının buluştuğu meyhaneler boşalmıştı. 
5.
Markete kuruyemişleri aldığımız bir dağıtımcı vardı. İslamcı, bir gruptular; sonradan küçük kuruyemiş marketleri de açtılar. Peşin çalışırlardı. İş sahibi, patronun asker arkadaşı olduğu için birkaç aylık vade için faiz önermişti. Enflasyon yüksekti. Onlar faiz haram deyip marka çevirmişlerdi parayı. Zamanı gelince paranın karşılığı TL'yi almışlardı. Faizle önerilen paranın aynısıydı.
6.
O dönemler Antep fıstığı müstakbeldi. Oysa, tadını çok sevdiğim tombik Siirt fıstıklarının değeri-itibarı çok düşüktü. Siirt fıtığını Ulus'ta ve itfaiye meydanı çevresindeki tezgahlardan alırdım. Bu kadar leziz olup bu kadar değersiz olmasını anlamıyordum. 
Bir diğeri Amasya elmasıydı. Küçük katur kutur yenen bu elmalar pazarlarda çok ucuza satılırdı. Cidden bunu anlamazdım. Eve kilolarca alırdık. 
Aradan uzun bir süre geçtikten sonra beklentim gerçekleşti. Ekonomi mezunu değilim ama verilen emek değişmediği sürece malın fiyatı kalıcı bir değişime uğramaz. Enflasyon ne olursa olsun emtialar arasındaki fiyat aralıkları belli bir dengede kalır. Hele tersine değişimler çok nadir olur. Ama Siirt fıstığı ve Amasya elmasının fiyatları bir daha eski günlerine dönmedi. Şu an en pahalı yerli elmalardan biri Amasya elması oldu. Siirt fıstığı ile Antep fıstığında ise satış dengesi tersine döndü. Ayrıca, Siirt fıstığı seyyar satıcı tezgahlarından çıkıp kuruyemişçilerin baş köşesini kaptı. 
* * *
Evet, bu saçma şeyler gelip duruyor insanın aklına...