29 Mayıs 2013 Çarşamba

28 Mayıs 2013 Salı

Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler — Sait Faik, 1939

Beyaz Altın*
...Neden bu yemeklerden bu kadar iştihayla bahsettiğimi harp nedir bilmeyenler, tesadüf edecekleri her kırk yaşındaki adama sorabilirler. Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler.Kimisi vatan, kimisi şeker ve un için ölen bu insanların yaşadığı devirde, bir Eskicizade'nin yazıhanesinde öğle yemeği yemenin ne kadar mühim bir şey olduğunu, bana bunu ikram eden Eskicizade de biliyordu. Ben sessiz açlardandım. İsyan duymuyordum. Kimseye karşı sesimi yükseltecek kudreti kendimde bulamıyordum. Bütün şehir halkı gibi zaman diyor, harp diyordum. Ama toklar adamakıllı tıkınıyordu. Zeka diyordum ve aptallaşıp oturuyordum. Eskicizade bana yaptığı ikramda tamamen diğerbin kalırdı. O, ya birisini batırmak yahut kafese koymak için ziyafet çekerdi. Bana ise yaptığı kurnazlıkların, zekanın hesabını vermek için yemek yedirirdi.... 
Ormanda Uyku* 
...
Bir Küçük insan zerresi halinde bu sabah, bütün insanları, çocukları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgiyle seviyor, kederlenmeye zaman kalamadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan bin bir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındayım. Vapurdan kimseler çıkmayınca kaleme kağıda sarılıyorum.  
(*) SarnıçSait Faik, 1939
Sarnıç — Sait Faik, 1939, Öykü, Çığır Kitabevi
Görsel Kaynağı: http://evvel.org/kapak-sarnic-1939-sait-faik

22 Mayıs 2013 Çarşamba

belleten

Bazı şeylerin yayılmasının, popülerlik kazanmasının yada tersinden farklı tonlarda dağılmış onca benzer dileğin ortak bir dil oluşturmasında insanların icatlarının ne kadar büyük bir başarı gösterdiğini düşünüyordum. 
Birbirinden farklı toplumlarda benzer ruh halleri ve düşüncelerin üremesi insanın iletişiminin hızlanması ve yaygınlaşmasını doğurdu. Görüyor ve yaşıyoruz. Yaygınlaşan çeşitli ortak dil ile birbirinden farklı coğrafyalardaki bir çok ilginçlikte ortaya serildi. Kimimiz utandık, kimizi gururlandık, çok azımız umursamadık ve bildiğimizi okuduk. 
Yine de bu gidişin kültürel miraslar açısından çeşitliği koruyamayacağını söyleyebiliriz. Bilinç ve dönemin karakteri anlaşılmadığından, özgünlükleri ile bir çok kültürel miras toprağa karışıyor. İleride bu süreç daha da hızlanacak. 
Ana kültürel taşıyıcı öncelikle dil ve dille de bağlantılı olan ritüeller... 
*** 
Belki bu yüzden kimi Türkçe kelimeler arasındaki anlam ayırdını, söz dizimini fark etmek keyifli bir uğraş oluyor. Bu uğraş ile fark edildikten sonra ise silikleşen farklılıkları, benzerlik veya aynılıkları; tekrar ve tekrar düşünmekle birlikte bunun bir süre sonra çokta neredeyse silikleşmiş kimi davranışsal özellikler ilginizi çekiyor. 
Anımsamanın herkes için farklı bir yolu var. Günlük yaşantımız içinde de neleri ne derecede anımsadığımız ise üç aşağı beş yukarı işimiz gereği gereksinim duyduğumuz başlıklardadır. Diğer türlü anımsamak: özlem, nostalji olarak adlandırılabilir. Uzak tarihli anımsamaları böyle adlandırmak ne yazık ki bir çok insanın ön yargısı... 
Oysa bazen bilimin, çoğunca sanatın, mücadelenin her zaman gereksinim duyduğu -uzak- anımsamaktır. Çünkü anımsadıklarımız, yazılı/sesli/görsel bellek dışında en çok veriyi elde edebileceğimiz kişisel kütüphanemizdendir. 
*** 
Utanmak, gururlanmak ve umursamamak günlük yaşantımızda çok önümüze çıkabilir. Özellikle de kimi yerel farklılıklarda... Bunlar ile diğer durumlar arasında belli bir duygu patlaması yaşadığımız kadar kayıt altına alabilmek iyi bir iş olacak gibi geliyor. 
*** 
Belleğin aktarımında insanoğlu bir çok teknik kullanır. İzlerin silinmesine karşı en yaygın olanak söz; sözün silinmesine karşı daha az yaygın olanı yazıdır. Çok daha az olmak kaydıyla video kameranın, fotoğraf kamerasının ve ses kayıtlarını da kullanır. Gelecekte nasıl olur bilemem. Şimdilik durum bu... Derdimiz hangi tekniğin üstün olduğu değil elbette içeriğin nasıl olacağıdır.
The mill of oblivion, 1999 — Gilbert Garcin



16 Mayıs 2013 Perşembe

gerçek — bizi var eden dış

"Bütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum."*
Sait Faik, yalnız adam. Öyküleri kalabalıklar içinde beyhude gezerin anlattıklarıdır, diyecektim. Ama o hemen yanıt verdi:
"Ancak böyle dolaşırsam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam nafile! Böylece hiç kimseyi, hiçbir eşyayı, hiçbir olayı dört başı mamur gördüğümü ve duyduğumu iddia edemem. Daha çok işin hiç lüzumsuzunu, teferruatını kılı kılına görüyorum, duyuyorum da esaslı kısmını kaçırıveriyorum."* 
I — Olur olmaz şey hakkında konuşma hakkımız var. Ayrıca gerçek (dışımızdaki dünya) dediğimiz şey hakkında edindiklerimiz ve bu edindiklerimizden yola çıkarak sahip olduğumuz tutumlarımız da var. Ne kadar sağlıklı, adil ve gerçekçi oldukları bu yazının konusudur. Böyle olmak zorunda mı, derseniz. Tabi ki değil, ama istenilen ilgiyi istiyorsanız ne olduğu anlatmanız önemli:
"Beni bir şahitliğe çağırsalar hapı yuttuğumun resmidir. Sokakta bir adamın bıçak çektiğini göz önüne getirin. Ben bıçağı görmem de, bıçağı çekenin kaşlarına takılırım. Bıçağı yiyenin fışkıran kanını, yüzündeki acıyı görmem de münasebetli münasebetsiz bir şey görürüm. 
Yargıç bana sorsa, "Bıçağı çeken bu muydu?" dese önce adamın kaşlarına bakarım. Kaşlarını herhangi bir tesadüfle uçlarından almışsa, "Hayır, bu değildi" demezsem yalan söylemiş olurum. Yahut bu yargıçtan müsaade ister, kaşının kenarları alınıp alınmadığını araştırırım. Böyle olmasına böyleyim. Şahitlikte pek zararlı bir adam olurdum ama, şu hikayecilik işinde zararı bana dokunuyor."* 
II — Sait, dürüstçe gördüklerinin "adamın kaşları alınmışsa, değişir" diyor. Acaba kaç yazar, gazeteci, sanatçı, politikacı, ünlü: Şu, kimileri için bilindik isimler şahitlik yaparken kaşları alınmış yada alınmamış olsa bile gördüklerini söyleyeceklerdir? Hem de yazarken, çekerken, söylerken, çizerken, oynarken, yaparken... Acaba onlar da bilir/bilmez bir şekilde o kaşların alınmasına hayran kalıp yada tiksinip gerçeği başka türlü anlatabilirler mi? Kaç yerli-yabancı mühim kişi ben kaşın alınmış olmasına göre fikir değiştirebilirim dürüstlüğünde? Daha önemlisi kaçı gördüğünün ne anlama geldiğinin farkındadır? 
III — Gerçek sadece beş duyu organımızdan gelen veriler ile anlamlandırılabilseydi: Bilime, sanata ve mücadeleye ihtiyacımız olmazdı. Doğalı ile insanın sosyal varlık olmasından yürürsek gündelik yaşantımız gördüğümüz gibi olsaydı, politik pratikte var olmayacaktı. 
IV — Gerçekte neyin olduğunu anlama uğraşımız, onun farklı boyutlarını algılama arzumuz, ona müdahale etme ve değiştirme isteğimiz bize mecburiyetler yaratır. Mecburiyetler yaratır ama bunların ne kadar "gerçek"e götürücü ya da "hayal"i kalan olduğunu bilemeyiz. Bunun için de bir arayış/pratik gerekir. 
V — Nedir bu gerçeği ararken yararlandığımız araçların/kişilerin sıkıntısı: Samimiyetsizlik, çarpıtma, suistimal, yetersizlik, dar görüşlülük, yordayamama... Sonucu da bu yolla elde edilmiş gerçekten yola çıkarak oluşturduğumuz çarpık 'doğrucu' tutumlarımız olur. 
VI — Çarpıtılmış algılarımız ve nihayeti ile tutumlarımız şayet sınanmaya kalksaydı, muhtemelen çoğumuz sınıfta kalırdık. Yine de bu bize konuşurken suçlayıcı olmaktan, bir çok boyutu ile düşünmekten alıkoymuyor. Bazen de bu çarpıklıklar sebebiyle tarafımızı karıştırabiliyoruz.  
KARAR — Şimdi gelelim davaya... Şayet o davanın hakimi biz isek. Bir karar vermemiz için Sait Faik'in anlatıklarını dinledikten sonra bir de sanığın kaşlarına bakmak iyi olacaktır. Ha, o kaşlara göre ifade vereceğini nasıl bileceğimiz ise altında sürekli kaçtığımız emek, mücadele ve sabırla öğrenilebilinir. Yoksa zararı yine bize olacaktır. 
(*) Bütün alıntılar Kafa ve Şişe öyküsünden yapılmıştır. (Alemdağ'da Var Bir Yılan  Sait Faik Abasıyanık, 1954) 
r.Lucian Freud — Sanatçının Annesi,1984

7 Mayıs 2013 Salı

yazı, yazın, yazım: Yıkım — yeni yazı, yeni yazın, yeni yazım: Yeni Yıkım — ...

Roland Barthes'ın 'Yazının Sıfır Derecesi' adlı kitabını on yıl önce kısalığına karşın uzun bir sürede okuyabildim. Kitapta bir çok yerin altını çizmişim. Yaklaşık bir yıl önce notlarımı bir yere geçirebildim

Bu kısacık kitaptaki her bir konudan yola çıkarak 'yazı ve roller'i hakkında her başlık için birer ders/tartışma programı hazırlanabilir. 

I. Yazı
Belli belirsiz bir zamanın akmış olması kişinin yargılarını, yaklaşımını da değiştirebiliyor. Bu, elbette akıldaki yorum hiziplerinden bazılarının güç kazanması ile de ilgili...

Barthes'ın durduğu yerden yol aldığı mutlak yazı düşüncesi ve yazının bir çok rolüne olumsuz yaklaşımı artık çok dert edinmiyorum. Barthes, nihayetinde "olmaz böyle" demiyor, "böyle" diyor.

II. Yazın — Yazım
Kitapta yazının rolleri içerisindeki kimi aldatıcı ve/ya kendi olduğunu iddia ettiği nitelikleri çokta taşımadığını vurgulayarak bir yazı orjini, bir mutlaklığa doğru ilerlemeye çalışıyor. Bunun ulaşıldıkça ulaşılmaz bir hedef olduğu vurgusu yine kitapta mevcut:
... başlangıçta bir özgürlüğün bulunduğu yerde alışkılar oluşur, bir katılaşmış biçimler ağı söylemin ilk tazeliğini sıktıkça sıkar, belirsiz dilin yerinde bir yazı doğar yeniden. Yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratımının öykünücüsü olur, toplum yazısını bir "tarz"a dönüştürür ve onu kendi biçimsel söylenlerinin tutsağı olarak geri yollar. (*)
Bir kanonun veya baş yapıtın çıkışı izleyicilerini nasıl yaratır? Kanonların ardından ürünlerin gittikçe ne kadar o ilk(ler)e benzediği kıstası bir cendere kuruyorsa bu karşı bir direnişte ortaya çıkartıyor. Burada Barthes, bu tutsaklığın fark ve müdahale edilmesine karşın kendi felsefelerine karşı felaketlerini taşımasından da söz ediyor:
... yazarlar bu kutsal yazıyı ancak onu parçalayarak başlarından atabileceklerini düşündüler; o zaman yazınsal dili yıktılar, kalıpların, alışkıların. yazarın biçimsel geçmişinin yeniden doğan kabuğunu durmamacasına parçaladılar; biçimlerin kargaşasında, sözcüklerin çölünde, tümüyle Tarihten yoksun bir nesneye ulaşmayı, dilin yeni bir surumunu tazeliğini bulmayı düşündüler. Ama bu düzensizlikler de sonunda kendi tekerlek izlerini açar, kendi yasalarını yaratır. (*)
Yine de bu isyanlarını biçeme yönlendirenleri bekleyen yenilginin sebebi de beliriyor.
Yazar yazısını zamandışı bir tür yazınsal biçimler ambarından seçemez. Belirli bir yazarın olası yazıları Tarih'in ve Geleneğin baskısı altında belirlenir (*)
(Klasik Marksist metinlere biraz aşina olanlar yukarıdaki alıntıyı okuduklarında Marks'tan sıkça alıntılanan bir paragrafı anımsayacaklardır.)

III. Yıkım
Siyasal toplumsal olayların Yazın'ın bilinç alanına yayılması, "militan"la yazar arasında yer alan, birincisinden en iyi bağlanmış insan imgesini, ikincisinden yazılmış yapıtın bir edim olduğunu düşüncesini çıkaran yeni bir yazıcı türü yarattı. Yazarın yerini aydın alırken, dergilerde ve denemelerde, biçemden tümüyle sıyrılmış olan ve katılmanın mesleksel dili gibi görünen "militan" bir yazı doğdu. (...) Bu ortak yazıların ortak özelliği, dilin ayrıcalıklı bir yer olmaktan çıkarak bağlanmanın yeterli göstergesi olmaya yönelmesidir. (...) yazı burada ortak bir bildirinin (kendimiz yazmadığımız bir bildirinin) altına konulan imza gibidir. (*)
Girişte belirttiğim gibi Barthes'ın "siyasal yazılar" üzerine söyledikleri hakkından yazacaktım. Sonrasında iddialarımı siyasal yazının asla taşıma niyetinde olmadığını daha bir hissettim. Bir metin vardı ve bütün metinler onun altına atılmış birer imza idi. Yine de Devrimci bir yazı var mıydı? Ya da nasıl olurdu?
Devrimci "yazı"nın kimliğini tarihsel durumların benzersizliği oluşturdu. (*)
Buraya bir ek daha koyalım:
Yazınsal dilin parçalanması bir devrim olgusu değil, bir bilinç olgusu olmuştur. (*)
Barthes bilincin çabasına politik etkiyi küçümsüyor geliyor. Belki söyle diyelim, bilincin oluşumunda alış-verişi sadece bir yanından görüyor. 

Ek — Yazı nedir
Dil ile biçem birer nesnedir; yazı ise bir işlevdir: Yaratım ile toplum arasında bağıntıdır, toplumsal amacıyla dönüşmüş yazınsal dildir, insansal amacı içinde kavranan ve böylece Tarih'in büyük bunalımlarına bağlanan biçimdir. (*)
Sonuç
Uzun ve anlaşılmaz bir şeyler karalamaya gerek yok. Yazmak, ölümden sonra da konuşabilmektir. Mutlak yazı arayışı da bu konuşmanın olanaklarını araştırmaktır. Oysa arananın ta kendisinin ölümün o donuk imgesine dönüşme olasılığı vardır.

Şayet bir yazı ne kadar mutlak olana inmek istiyorsa, Barthes'ın kimi vurguları arasından iki başlık öne çıkar: (ı) bilinç, (ıı) 'zamanın ruhu'...

iyi okumalar...

———
(*) Yazının Sıfır Derecesi, Roland Barthes, Çeviren: Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 2. Basım, Mayıs 2003
Yazının Sıfır Derecesi
Le Degré zéro de l'écriture, 1953
Roland Barthes, 
Çeviren: Tahsin Yücel, 
Metis Yayınları, 2. Basım, Mayıs 2003

6 Mayıs 2013 Pazartesi