29 Ekim 2009 Perşembe

"Ses olabilir(...)"

geliyordum. geliyordun
bitmiş şarkıları.

bi ahengini.
dalgalanmasını ruhun, korkunçsuzdu
eksikti
Ama ben onu çok severim
Ben en çok onu severim

Sessiniz mi yoktu?
Demeyin "allah aşkına"
siz ne yapın ama
Avunun avunun avunun
ikiyle üçle artı bi' de sonraki ile

Sonra
bir şarkı söyledim.
Daha kötüsü
bir soru
Doğru dedi
Bitmişse
ya! bi de yoksa
affetsinler, sizi
(gerçekleri görmediniz)
yüce olan onlar
sesleri neredeyse! nerdeyse!

Geçtiler mi?
Kalabalığın yolundan açın açın

Düşemez o yere
Değil orda
kaldırın kellenizi
Gücünüz yoksa yoksa yoksa bi kere bile yoksa
hiç yoktur

Ama o karşınızda ydı.

siz dediniz ki
Sesler yoksa o nasıl görsün 

"Geliyordum
şarkıları!... şarkıları bitmiş"

• Osmanlı Torunları, Cumhuriyet Bebeleri

Sanırım uzunca bir yazı yazmam lazım.
Uzun bir yazı nedir?
Güzel işlenmiş bir giysi gibi; yünlü ve elboyası kumaşlardan...
Giyince insanı sıcak tutan bir şey sanırım.
Bu aynı zamanda çok emek demek oluyor.
Hem de çok! Ne benim o kadar gücüm var; ne de onun derdimi anlatabileceğinin.

***

Türkiye'den haberleri okurken büyük bir kandırmaca izliyormuş gibi oluyorum.
Bir kısım insan neler olup bittiğini biliyor. (asker-polis-hükümet-yargı)
Ama bizim sorgulamaktan uzak insanımız hala bir tarafın adamı olmayı sürdürüyor.

***

İktidardakiler kimseyi affedemez.
Eğer kendinizi "Osmanlı" görüyorsanız.
Yani iyi-kötü "cumhuriyet" bebesi değil de "Osmanlı" torunu iseniz, "sapık" inançlı ve farklı dilli toplumları yok edemeyeceğinize göre bağışlar ve belli sınırlar içinde yaşamalarına izin verirsiniz.
Bu bugün "Sünni - Türk" bakışı olarak bize dikte ediliyor. Bugünkü Osmanlı vurgusu ve oluşturulan siyasal konumlanış kimseyi "affetmiyor". Sizi sınırlarınızı kabul ettirip orada yaşamaya zorluyor.

Şehirlerarası bir yolculukta "dini bütün" bir vatandaşı dedikleri geliyor aklıma.
Yozgat'tan geçiyorduk. Tarlalarda çalışan göçmen işçiler vardı. Bunlar bizim "esmer" vatandaşlarımız diyordu. Bunlar da "alevi vatandaşlarımız". Çünkü o devletin sahibiydi. Ve 3K'dan (Kürtlerden, Kızılbaşlardan ve komünistlerden) bir şekilde farkını göstermeliydi. Tipik "Sünni-Türk" savunmasıdır. Memleketin gidişatın berbat olmasının nedeni bu “üç k” dır. Kodlamayı böyle yaparlar. 2000 yılının Kasım ayında bir adamın resmen ağlak bir yüzle bana bu “üç k” yüzünden nasıl battıklarını söylüyordu. Ne Reisicumhurları ne paşaları vardı. “Üç k” her yere sızmıştı. Müslümanlık ölmüş Türklük satılmıştı. Osmanlı kan ağlıyordu. Şimdi sanırım o kadar zırlamıyorlardır. Osmanlıları (o hoşgörü imparatorlukları!) geldi. Ve cumhuriyet başarısızdır ki halkı birilerini "padişahım" diye karşılamaktadır.

***

Kürtlerin cumhuriyet tarihine yönelik eleştirileri ve genel "Kürt bakışının" aşağılayıcı yanını görmemezlik edemeyiz. Ancak bugün birlikte çıkışın tek anahtarı cumhuriyet olarak görünüyor. Türkiyeli Kürtlerin büyük bir kısmı aşiretlerce yönetilmeyi istemeyeceklerdir. Bu da Barzani ya da Talabani olmakta.
Bir diğeri Osmanlıcıların  kürtlere yönelik katliam ve sürgünleri "cumhuriyet"e yıkmalarına karşı çıkılmalıdır. Çünkü cumhuriyet sıfırdan kadro yaratmamış Osmanlıdan aldıkları ile yola devam etmiştir. Burada Osmanlı olmasaydı yaşanmazdı gibi bir mantık. Çok iyimser ama demagojik görünmektedir. Gittikçe Türkçü-İslamcı bir anlayışı geliştiren Osmanlı yöneticileri Kürtlerle de karşı karşıya geleceklerdi. (Bu eski kadrolarla yeni bir ülke'de yol almak ne derseniz Türkiye en uygunudur. Bununla biraz dolaylı ilişkili de olsa Ahmet Hakan’ın bir yazısı* vardı)

Burada en kötü durum farklı kimliklere sahip olanların farklı gerekçelerle olsa da “Sünni-Türk” bakışını sahiplenmeleridir. Bu sosyalist politikanın ne kadar etkisiz olduğunu gösteriyor. Çünkü sosyalist politikanın en kolay alıcıları bile “ırkçı” yada “dinci” politikalarının etki alanındadır.

Bir örnek; Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra “Alevi” ya da “Kürt” vs olduğu için ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin; Ermeni bir gazetecinin öldürülmesine “Sünni -Türk” bakışı ile yaklaşmalarıdır. Bir süre sonra kendilerini de öldürebilecek bir bombayı yağlayıp yıkmaktan başka bir şey olamaz. Bu da ancak karşı-politikanın (muhalefetin değil) yıkabileceği bir yerdir.

***

Marksist görüş "burjuva devrimleri"ne iyi-kötü; mantıklı-mantıksız olarak bakmaz. Bunlar biraz da zorunluluklardır. Daha doğrusu dönemin iktidarlarının tasavvurlarının yansımasıdır. Zorunlu gördükleridir. Tuhaf olan Marksistlere tarihin mantığı olmadığı eleştirisini getirenlerin Kemalist devrimleri mantıksız görmesidir.

***

Ülkenin nüfusunun sziden olmayan kısmını asıp kesemezsiniz. Halkı üniformalıların (asker-polis) eline bırakamazsınız.

Biliyorum gerçekler de var.
Kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına pişkinlikle yapabilen insanlarımız var.
Eğitimsiz işsiz bırakılmış bir halk nasıl başkalarının acılarını duyabilir?
Ne çözecek acaba sorunumuzu?
Efsaneler, ibretlik hikayeler mi?
Sivil toplum mu, politika düşmanlığı mı, akademik gevezelikler mi?

Belki,
İnsanları dinlemek ve onları cidden önemsemek
Kindarlaştırmayan bir taraflaştırmayla (Bu da politikayı herhangi bir mezhep veya etnik kimlik üzerinden yürütmeyerek başarılı olabilir)

***

Biz de bir cumhuriyet tasavvur edelim. Kişilerin etnik ve dini kimliklerinden önce kendilerinin önemli olduğu etnik, dini ve diğer kimliklerinin hiçbir ayrıcalık ya da aşağılanma gerekçesi olmadığı bir cumhuriyet. Toplumsal örgütlenmelerin ağırlıklı olarak mahalle, okul, iş yerleri üzerinden yapıldığı; dayanışmanın bu kanallardan kurulduğu bir cumhuriyet düşünelim. Etnik ve dini kimliklerin örgütlenmeleri olmakla birlikte toplum esasını oluşturmadığı bir cumhuriyetten yolumuza gidelim. Burada bireylerin hiçbir kimliğinin (Cinsiyeti, Milliyeti, Dini, Statüsü… vs.) onun diğerlerinden aşağı veya yukarı da olduğu anlamına gelmediği bir cumhuriyet. Biliyorum bu bir ütopyadır.
Ama kim demiş düşünemeyiz diye.
Ben sizi de davet ediyorum.
Cumhuriyetimizi daha çok düşüneceğiz.
Katliamcılara, katliam yapmak isteyenlere, kin ve nefrete karşı
Onlar “hoşgörülü” Osmanlıları ile geliyorsa biz mücadeleci Sosyalizmimizle gidebiliriz.

***

Yurtdışında anladığım “cumhuriyet”in çok zavallı kaldığı ve hala birilerinin padişahlarını özlediği.
Ve artık onlar iktidardaysa cumhuriyeti esas sahiplenmesi gerekenler ortaya çıkabilir.
Yoksa ülkesinde pısırıkça oturup burada bana laf anlatanlardan olmasınlar.

Vancouver - Ekim 2009

(*)"Sevilmeyecek bir yazı" - Ahmet Hakan - 29 Eylül 2009
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12828432.asp?yazarid=131

25 Ekim 2009 Pazar

F • Sessizlik

Anısındayım / Edip Cansever

Ara Güler'e
Hafifçe ısırılmış bir elmanın dilindeyim
Elmanın kokusundayım
Anısındayım -kimbilir kimin-

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan
Düşlerde görünen anlamlardır
Özelliklerdir bir de belli belirsiz.

Ve
İnsansız anı yoktur. Var mıdır?

Edip Cansever • Şairin Seyir Defteri • 1980 • Ada yayınevi

20 Ekim 2009 Salı

Bratsch... Hubpa! hubpa!

Bir yanım eve bağlı bir yanım ise çingene.
Grubun bütün albümleri olmasa da sanırım 8-9 albümlerini indirdim.

Bu albümlerin hepsini indirin dinleyin diyemiyorum.

Brastch grubunun1988-2003 yılları arasında çalışmalarından seçme iki cd'lik albümlerini kısa yolunu koyuyorum.

Bratsch - 2003 - Nomades en vol 1988 - 2003

Dosyaları tek tek açın derim ama deneyin.
İki CD'den de birer parça eklenmemiş yada bozuk görünüyor.
Bendeki albümler de bu parçalar yok bu yüzden isterseniz bakınabilirsiniz.
Linki sorunlu çıkarsa bildirirsiniz.

Bir de bu albümlerini öneriyorum. Kısa yoluna bakamadım. Bir ara bakarsınız:

Bratsch - 2003 - Mangeur de lune

Bir geceyi bu müzikleri dinleyerek geçirdim.
Ve sanırım bir iki gün daha geçirebilirim.
Bir de kapaktaki fotoğrafı çok sevdim.

Bence dere kenarına içmeye gidiyorlar:
"Evet, bunu düşünmek güzel."

Hemnen Radyo CıZıRTı'ya birkaç parçalarını ekleyelim. Hubpa! hubpa!

Bi' de bunu dinleyin derim:

Bratsch - 2007 - Plein du monde

Tamam bu da güzel
(neye göre güzel filan hikayesini girmeyelim. ben bir ara size onu anlatırım. Ayık kafayla değil tabii)

Bratsch - 1990 - Sans domicile fixe

15 Ekim 2009 Perşembe

• Soledad

ideallerini aramak için yola çıkmışlardı;
ama tutkular ve hayal kırıklıkları ile döşenmiş
uzun bir yolun sonunda
sadece kendi gerçeklikleriyle karşılaştılar

romantik sürgünler, edward hallett carr
1.
Ağustos ayı içerisinde ev arkadaşımın babası Santioga’dan (Şili) geldi. Gelirken bana da Victor Jara’nın küçük bir afişini getirmiş. Şili üzerine konuşunca bildiklerime biraz şaşırdı. Mesela Pablo Neruda dedim. Biliyor musun, dediler.  Sonra Jara’yı öldüren ve o zaman 18 yaşında olan şimdi 60 yaşlarına varmış adamın ancak yenice tutuklandığını söyledi. Bizde de benzer bir darbenin gerçekleştiğini söyledim. 7 yıl 1 gün sonra. Ama onlar da ölümlerin bizden daha çok olmasına karşı hesaplaşmaları daha hızlı oldu. Biz bu yolun çok az bir kısmını bile alamadık. Francisco’nun babası kısa bir şekilde bahsettiğim “Machuca” filminin çekildiği okulda yoksul öğrencilerden birisi olarak okumuş. Bir gün süt getirmedikleri için okula nasıl alınmadıklarını anlattı. İngilizce konuşmayı öğrenmemiş ve istememiş. Çünkü ABD’ye geldiğinde İspanyolca ona yetiyor. Eğer bilmediği bir şey olursa çevredeki “cleaner” lara bakınıyormuş. Bayağı şen şakrak bir adam Şili’ye Santiago'ya davet etti beni. Belki dedim.

1.1.
Birinci not eski evime dair. İki aydır yeni evimdeyim. Şililer anladığım kadarıyla Kuzey Amerika’da en rahat giriş çıkış yapabilen insanlar. ABD sadece Şililere özel kolaylaştırılmış bir vize uyguluyor. Kanada da sanırım benzer bir durum var. Arjantin’in çok yoksul olduğunu öğreniyorsunuz. Brezilyanın diğer ülkelerden kopukluğunun sadece Portekizce olmadığını anladığını da söyleyebilirim. Türkiye deyince Francisco’nun babasının aklına sadece “Geceyarısı Ekspress”i geldi. Bu film üzerine onlarca soru sordu ve çok birşey bilmediğimi söyledim. Birgün bu filmi de izlemem gerekecek sanırım. İzlediğimi anımsıyorum ama parça parça anlar geliyor aklıma. Kahverengi elbiseli gardiyanlar filan. Belki başka bir şeydir anımsadığım.

1.1.1.
Özgün’le ‘Issız Adam’ filmini izliyorduk. Ben sıkıldım. Bunları yazmaya karar verdim. O da film yarı da kesip gece yarısı tatlı almaya çıktı. Nasıl sıkıcı geliyor insana. Film (hadi sanat diyelim)insanı zamanından çıkarmalı. Kendine ait zamana / zamansızlığa götürmeli. Zamandan sadece saatleri değil onun oluşturan her şeyiyle kastediyorum. Hani ruhu dediğimiz. Ama o sanat şeysi dönüp dolandırıp tekrar kişinin kendi zamanına sokması kadar bir sıkıcılık olamaz. Film arası yemek yedik ama hiçbir filmi bu kadar boşlamadık sanırım. Belki bu film zamanımız adına yazılacaklar için bile çok iddiasız kalır. Hala kadınların bu filmde ne bulduklarını anlamıyorum. Bir de yemek yapmak bana göre değil. Derseniz çay, kahve ve tatlı; olur. Yemek filan… En sıkıldığım şeyler… :) Orta sınıf zerzevatı demek istiyorum. Sanırım yine suçlayıcı oldum. Bilmiyorum belki bende de zevzek bir şeyler var.

1.1.1.1.
Başımı kaldırdım. Yorulmuşum. Meksikalı kızlar İspanyolca konuşuyorlar. Arada tanıdık bir kelime geçti. Onlara anlamını sordum. Tanıdık bir kelime diyorum ama nereden tanıdık geliyor bilmiyordum. Bana anlamını ve Meksika’da kadın adı olarak da kullanıldığını söylediler. O an aklıma Beşiktaş’ın maarif takvimlerinde okuduğum bir küçük not geldi. Sanırım 1940 yıllarda jübilesini yapan bir futbolcuya ne yapacağı soruluyor. O da Soledad’ı sevdiğini ve artık onunla karı-koca olduğunu ve birlikte yaşayacağını söylüyordu. Ve gülmek maksatlı değil cidden doğru söylüyormuş. Soledad hanımla evlenmiş. Elbette o oyuncu “soledad” demiyordu. Belki kendi dilinde Türkçe’de bile olmayan şekilde söylüyordu.

1.1.1.1.1.
Sonra bir vardır. Bir vardır; elde de bir vardır. Sonra bir ve bir vardır; ama elde yine bir vardır. Sonra bir bir ve yine bir vardır; ama yine elde bir vardır. Bütün sayılar sadece birdir. Sadece bir.  Ve artık başka herhangi bir sayı bile olsa sonuçta hepsinin bir olduğunu anlarsınız. Ama belki bir de bir yerdedir, elbette.

1.1.1.1.1.1.
Kardeşim hafta sonu bu şehre geldi. Yürümek ve hızlı yürümek arasındaki farkı hissetmeden birlikte gezdik uzun süre. Birinci köprüden geçtik. Bir pazara girdik. Taaa maraş’tan gelme biber aldık. Sonra zeytin, sonra çorba ve çay. Sonra çıktık dolandık bahçeleri ve ikinci köprüden geçtik. Belki hiç ayrılmamış… Hiçbir üzüntüyü görmemiş… Hiç birlikte gülmemiş hep öyle yürümüş bir uzaklaşıp sonra yana yan gelmiş bir halimiz vardı. Bir de sanırım ikimizin elinde kocaman ağırlıkta yaşlarımız… Hem de kocaman. Ne kadar olduğunu ölçemedim. Köprüden geçerken denize attık onları biz. Sonra kardeşim biraz uzağa gitti ve “bana iyi bak” dedi. “Daha uzağa gidince unutma bu yüzü”. Belki bile demeyeceğim dedim.

Bir ricam var sizden.
Radyo, bilgisayar ya da müzik arşivinizi açın ve rastgele bir müzik dinleyin.
Seçmeyin gözünüze ilk çarpana (dürüstçe) gidin.
Rastgele bir kitap alıp rastgele bir sayfayı açın sağ sayfanın ikinci paragrafını okuyun eğer sonuç iyiyse bana gönderin.

bir de

3 Ekim 2009 Cumartesi

• Ne duru aydır Ekim

Bu şehre film festivali gelmiş.
270 veya 370 üzerinde film varmış.
Bir kaçı Türkiye'den biri "Sonbahar", biri "Pandora'nın Kutusu"
Biz de filmleri indirip evde izliyoruz.
İndirmek 10 dakika izlemek en fazla iki üç saat
Ama onu yorumlamak sonsuz.
Yine bir Kore filmi izledik. Soluksuz (Breathless)
İzleyin be ne kaybedersiniz. (Ya bu Koreliler ne kadar bize benziyor kardeşim)
Vakit olursa Sonbahar'a gitmek istiyorum.
Gidersem sinemada izleyişim 3. olacak.
Şimdi kimi dostlarım bana "kritik" laflar etmesin.
Ben de biliyorum etmesini.
Daha ayrıntılı an daha fazla açar yarayı.
Testere gibi iki tarafa yontar bütün "suçu"...
Kabulünüzse çıkın yapın.
Ben biraz Karadeniz dağları görmek istiyorum.
Bir de "efsaneleri" değil sıradan insanları izlemek istiyorum.
Hani küçümsediğimiz şeyleri...
Ali Şimşek'in bir kitabında eski Le-man ve ya Limondan alınmış (1992) bir karikatür vardı.
İşte o sıradan olan insanın hikayesini ve başkacalarını.
Ben, Biz... bu kadarız işte.
Bilmem kaç milyarcık.
İşe gitmeliyim.

* Bir de Doğa hanımın doğum günü geçti geçiyor. Dayısının ona da Egemen gibi bir sözü olsun.
"-Her çocuğun cebindedir O biliyor musun?"
- Nedir O? Nedir O?"