30 Ekim 2016 Pazar

Taşlıtarla'daki Ev - İlhami Bekir Tez

Ankara'da sahaflarda sıkça gördüğüm; "de yayınları"nın 1984'te bastığı Taşlıtarladaki Ev diye bir kitap vardı. Bu kitabın kapağına daha evvelce yapılmış kapağının görseli konmuştu. Almadım ama ilgimi çekti. İlhami Bekir Tez'in, çok bilinmeyen, 1930-60 arası toplumcu gerçekçi yazarlarından olduğunu biliyordum.

Sonradan Taşlıtarla'da (İstanbul, Gaziosmanpaşa) oturmuş Balkan göçmeni insanlarla tanışınca bu kitabı merak eder oldum. Bu sefer kitabı İstanbul'da göremedim. Yeniden basıldı, kısa sürede bir sahafa da inmişti. Aldım. Şu alıntıları koyayım dedim:
"Bir otomobil geçiyordu. Bir daha geçiyordu. Lacivert giyimli beyaz bir çocuk bisikletiyle süzülüyordu. Bir bisikletli çocuk daha süzülüyordu. Çiçek gibi temiz, çiçek gibi ışıklı, çiçek gibi renk renk giyimleri, pudralı çorapsız bacakları, buğulu salkım üzüm bakışlarıyla ve bir balık gibi kaygan diri çıplaklıklarıyla kıvrak asfalt kadınları gelip geçiyor. Genç kızlar ellerindeki kayısı güllerini omuzlarına değerek geçen motosikletli delikanlılara atıyorlar. Öyle tatlı bakıyorlar ki insanın içi ılık bir banyodan yeni çıkmış gibi rahatlıyor. Ve onlar, işte böyle, bizim aramızda yaşayıp bizim aramızda ölmedikçe, hakiki hayatı yaşamış olmayacaksın der gibi geçenlere bakarlar. Asfaltta insana gelen ölüm arzusu bile tatlıdır." 
"İşte böylece, ihtiyarları ürküten, delikanlıları ana bağrından söküp ninelere bellerindeki alaca mendilleri çıkarttıran, Hasan'ın dayısını, Memo'nun babasını alıp götüren harp, Umumi Harp, kahrolası harp, onların oyunlarını da değiştirivermişti birdenbire."

15 Ekim 2016 Cumartesi

Urgan Dolaştıranlar

Şu günleri anlatabilmek için çok çalışmak gerekir. Başlangıç 1945 sonrası ve daha da dikkatli incelenmesi gereken bize yaklaşan bir tarih var. Türkiye'nin dinamiklerini bulabilmek bunların ne tür düşüncelerin etkisi altında kaldığını ve izlediği yolu görmek isteriz. Bu çalışma disiplinler arası olur. Çalışmanın materyalleri de ummadık nesnelerle kalabalıklaşır.

Yine de yürütülecek bu çalışmada bugünlere geldikçe görünenlerin gerçekle hiç bir alakasının olmayacağı bilinmeli. Gündelik siyaset içerisinde olanları anlamak için şifre çözen bir makine lazım olur.

Aslında olanları doğru bir okuma gösterirdi. Yine de yanlış okumalar işi başka bir yere sürdü. Anlamsız ve saçma... Sudan çıkmış balık şaşkınlığında değiliz.

Siyasetinde düşmanlarına karşı her tür sahtekarlığa olur veren siyasetler elbette bir yere gelir. Doğası gereği, bu, bir tür sahtekarlar dayanışmasıdır. Çünkü meşru değillerdir. Güçlenmeye açıktırlar, hatta birlikte güçlenmişlerdir. Bir yerden sonra sahtekarların ipliği, urganı ellere ve ayaklara dolanır. Sonuçta biri yıkılır, diğeri de ardından. Kimin üzerine yıkılacaklar?

1.
Cumhuriyet, daha da güncel tanımla modern Türkiye ile mücadele halindeki dini tayfa bir hizipler hareketi idi. Kimi kuyruğunu, kimi kıçını, kimi hortumunu tuttu. "Aydınlanma" bir diğer anlamı ile "hesaplaşma" yaşayamayan, bu olanakları elenen Türkiye'nin modern geleceğini (artık geçmiş) meşruiyet sorunu yaşayan bu dini tayfa kafaladı. Yetişmiş, uzmanlaşmış ama hesaplaşmamış.

2.
Kimi bacayı zorladı, kimi misafir gibi geldi. Devleti adım adım ele geçirenler, seçimle gelenlerin yolunu açtı ve kolaylaştırdı. Bu nedenle, koltukta oturanı hep kendilerine borçlu hissetmesi gerektiği üzerinden hareket ettiler. Ortak düşmana karşı mücadelede bu çok öne çıkmadı. Düşman bildiklerinin kolu kanadı ne zaman kırıldı, ne zaman bir acuzeye dönüştü. İşte o an içeri dönüp geri çekilmiş hesapları yapmaya başladılar. Üzerine oturdukları ülke kaynaklarını bölüşemediler. Ülke, bu şirret yobazların hırsızlık malı oldu. Bekler miydiler? Hayır, çünkü o maldan gelecek paraya ihtiyaçları vardı. Hırsızlık malına (belki ganimet demeliyiz) bölüşemeyip birbirine silah, tank çıkaran adamlar... ve diğer ortakları.

3.
Bu ortaklıkların güçlü ülke istihbarat servisleri ilişkisi olmadığını söyleyen yok. Ama birbirini tanıyan hırsızların mal/malzeme aldığı dükkan ve kişiler de çok faklı olmayacaktır. Bizlerin ise avanak seyirciler mi yoksa oyunun aktörü mü olacağız sorusu yok. Soru bu kimyayı bu çürümüş ortama en az buluşmak. Çevremizden başlayarak başkalarını, kendimizi akıl-ruh sağlığına kavuşturmak olacaktır.

4.
Gençlik gibi güç de geçici oluyor. Herkesin güvendiği bir şeyler var, ancak sonuçlar planların çok da yolunda gitmediğini anlatıyor.

İzliyoruz. büyük işler yapacak gibi konuşmak olmaz.
Neyiz ki bizler?