28 Mayıs 2017 Pazar

En etkileyici çöküş ideolojik olandır

Tarihi değişimleri görebilmek için neleri takip etmeli? Mesela ekmek ve un fiyatını, patates fiyatını, et fiyatını, domates fiyatını vs. 
"Arka odalarda" dönen işlere dair kimi şeylerin önümüzdeki kalabalıkta apaçık göründüğünü düşünüyorum. Ama o görünen bu kalabalıkta nedir? 
Bu, bir nevi ipucu yakalama uğraşı: haberleri okumak ayrıntıları bulmaya çalışmak. Başka bir olanak ise olur olmaz ipuçların bilinçli-bilinçsiz; zorunlu ya da gönüllü ortada gezmesi lazım. 
Bazen, insan aklına düşüyor. Gittiğimiz yönü kestirmeyi zorlaştıran, acaba baştakilerin de nereye gideceklerini bilmemeleri olabilir mi? Duruma göre yol mu belirlenecek? 
Her şekilde sert bir dalga sandala vuracak gibi mi beklesek; bir yaz sıcağı, bunaltıcı bir sıcak görecek gibi mi olsak? Bilinmez. Sis de çökebilir. 
Sonunda olacakların bir ideolojik çöküşle devam edeceğini söyleyebiliriz. Devletin dayandığı karmaşık ideolojik ayaklar çökebilir. Ya da bu ayakları ele geçirmeye çalışan Yağmacı-İslamcı-Paragöz ideoloji de... 
En etkileyici çöküş ideolojik olandır: El, beden, gövde yerindedir de onu tutacak hareket ettirecek fer uçmuştur. Zamanla dağılır her şey. İçten içe yanan kömür gibi... 
Çöküşünle, arkandan teneke çalarlar. Sosyalizmin SSCB'nin arkasından sol-sağ herkes çaldı: kapitalist, liberal, faşist, sağcı, dinci, maoist, troçkist, sosyal demokrat... Ama bir süre sonra onlar da gidemedi. gidecek yol da çözüldü.
İslamcıların ideolojik çöküşü nasıl olur? 
Bu çöküşe sevinmemek taraftarıyım. Çünkü bu çöküş sevinilecek değil; birçok paradigmanın terk edilip yenilerinin kurulmasını zorunlu kılacaktır. Yani daha çok iş isteyecektir. Çünkü boşalan siyaset arenasında bir başına kalan yığınları kapsamak gerekecektir. 
Yine de bu devirde yaşadığıma seviniyorum içten. Sebebi kötülük sevgim değil. Kötülüğün çözülüşünü göreceğime inancım.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Düğün


27 ocak 1977 - Davulalan Köyü / Yıldızeli - Sivas 
Kadınlı erkekli türkülerini söylüyorlar. İnsanın geçmiş karanlığından; ölümden, savaştan, katliamdan; acıdan, mutluluktan geriye kalanlar... İnsanın varlığının "ilk" ayak izleri gibi... 

Ek öneri:
Bellek nasıl korunur -> https://belirtiler.blogspot.com.tr/2013/05/bellek-nasl-korunuraktarlr.html 

12 Mayıs 2017 Cuma

Bülent Ecevit

Bülent Ecevit, az bildiğimiz siyasi bir figür. Benim de az bildiğim bir lider. Okunmayı bekleyen kimi kitaplar var hakkında.(Öteki Dsp, Dsp Olayı...) Bildiklerimle, bu yazıyı yazıyorum. Eksik-yanlışlar olabilir.
Bilemiyorum, Türkiye yakın tarihini öyle ya da böyle takip eden kaç kişi şu soruyu sormuştur: 12 Eylül Darbesi'den sonra Bülent Ecevit neden Chp'ye katılmak yerine kendine ayrı bir parti kurmuştur? 
Soru'nun kaynağına sebep düşüncem; Chp ile Bülent Ecevit'in büyük bir çıkış yakalayabileceğine inanmamdı. Siyasetle ilk tanıştığında insanların aklında beliren ve olması gerekene dair naif düşünceler olur. Böyle görmek gerekir bu düşüncemi de. 
1999 seçimlerinde dönemine göre tek başına yüzde 22 civarı bir oy alan partinin başkanıydı Bülent Ecevit. Partisi DSP idi. Ama ortada Chp benzeri bir parti de yoktu. Bununla birlikte parti içi tartışmaları da Chp kadar basına yansımıyordu. (Hastalığı iyice ilerleyene kadar...) Sanki Dsp diye bir parti yoktu. Vardı, ama bildiğimiz partiler gibi değildi. Aile şirketine daha çok benziyordu. 
* * *
Bir zamanlar Chp'yi şahlandıran Bülent Ecevit ile parti arasında yolları neyin ayırdığı zamanla görülüyor. 
Bülent Ecevit 12 eylül öncesi yakaladığı popülarite ve güçle, yılların Chp'si içinde hareketinin sınırlandığını düşünüyor olmalıydı. Geldiği noktada Ecevit'in Chp'ye ihtiyacı yoktu. Ecevit'in kendi partisini kurmaya iten istediğini söyleme ve hareket etme yeteneği kazanmaktı. Zaten toplumda bilindik biriydi. Taraftarları da vardı. 
Ecevit örgütte değil siyasi arenada olmalıydı. Ecevit'in partililere (belli bir program etrafından bir araya gelen gönüllü insanlara) değil Ecevitçilere (liderin söz ve eyleminin tek geçerli program/buyruk olduğunu kabul edenlere)  ihtiyacı vardı. Bu örgüt için yeterliydi. Şirketin sadık elemanları neyse Ecevitçiler de onlardı. 
Kimse sultandan güçlü değildi. Sıradan insanlar sultanın atadıklarına bağlı değildir. Çünkü bağlı oldukları bir sultan vardı. 
* * *
Bugünler, Türkiye siyaset sahnesinde olan nedir derseniz. Sultanın, ayak bağı gördüğü bütün kurumlardan kurtulma çabasıdır. Bundan, kimi ideallerin toptan terk edileceği anlaşılmasın. Sadece o idealler sultana göre tıraşlanacak, yeniden tanımlanacaktır. 
Böyle zamanlar, ruhu gereği en az yasa/kural ister. Kemikler kırılır, kıkırdak yapılar oluşur. Sultan, günü geldiğinde onları da kıracaktır. Peki neden bu olur? Meclis, koalisyon, yenilgiler, başarılar sürekli olarak yöneticileri yeniler. Bu meşruiyet kaynağıdır. Oysa, bu kadar koltukta oturursanız belli yıl dilimlerinde bir revizyon kaçınılmazdır. Çünkü o koltukta oturmaya devam etmek istersiniz: birilerinin kafası/umudu da gidecektir. Bu da sultanın meşruiyet yoludur.
* * * 
Niccolò Machiavelli ne demiş: 
"Bir prensin ve emir kullarının yönettiği devletlerde en büyük yetki prenstedir; çünkü ülkede ondan daha güçlü kimse yoktur bir başkasına da itaat edilmesi, onun prensin bakanı ya da görevlisi olmasındadır, bu kişiye özel bir sevgi beslenmez. (...) Türk'ün bütün monarşisi bir senyör tarafından yönetilir; ötekiler onun kullarıdır; krallığını Sancaklara bölmüş olup, oraya çeşitli yöneticiler gönderir ve bunları canı istediğinde değiştirir, yerlerine başkalarını atar. (...) Türk'ün devletini ele geçirmenin zor ama ele geçirdikten sonra elde tutmanın çok kolay olduğunu görür."

Prens (Il Principe) (yazım 1513/1532) 
Carrie Fisher, sahnedeki annesini izliyor. Riviera Hotel, Las vegas, 1963.

Bizler de bir sahneyi izliyoruz. Ama seyirci de değiliz. Kim olabiliriz acaba?

* Bülen Ecevit'in iktidar hırsı ve bunu kimseyle paylaşmak istemeyişi çok zavallıca gelebilir. Oysa benzeştikleri arasında günümüzde daha zavallıca olanları görüyoruz. Yine de, kişilerdeki böyle bir benzeşmeden; her birinde aynı sonucun çıkacağını düşünmek aklın salaklığı olur. 

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Amasya Elması ve Siirt Fıstığı

1.
Ortaokul yıllarında iki yaz tatilinde ve bir kış da haftasonları Aşağı Ayrancı'da bir markette çalıştım. 
Ağırlıklı kuruyemiş-tekel(sigara-alkol) satardık. Bir çok çocuk işçiye göre işim kolaydı. Günde 12 saat çalışsam bile hafta da bir iznim vardı. Gün boyu sipariş getirir götürür; gelen malları indirir çıkarır; tezgahları kontrol ederdim. İşi öğrendikçe satış da yaptım; ekmek arası sandviç de hazırladım. Sanırım orada siparişe gittiğim, satış yaptığım insanlar hakkında çok ayrıntı birikti. Komşu esnaflar da dahil. 
2.
Her çalıştığım işte fark ettiğim bir şeyler olur. Garson, tezgahtar, servis elemanlarının çalıştığı yerlere bakın rahat oturmayı geçtim biraz dinlenecekleri kadar oturmaya uygun bir yer yoktur. Bazen yaptığım işleri düşündüğümde aklıma hep o oturmak özlemi gelir. Susayıp su içme isteğine benzer. "Ah biraz otursam" dersiniz. Bunu markette kısmen çözsem de garsonluk yaptığım bir yerde çok hissettim. 
Hala gömlek-ayakkabı filan alacağım yerlerde çalışanların oturacağı yerlerin olmayışı beni sıkar. O günlerdeki sıkıntıyı hissederim. Mağazanın dinamik görünmesi için oturacak bir yer yoktur. Oturtmuyorsun bari az saat çalıştırın be! 
Bununla birlikte iş, işçilik, iş yerlerine dair birçok ayrıntı yığıldı. Bunlar da başka zamanlara kalsın. 
3.
Çalıştığım market ölüyordu. Kahraman bakkal; bir zamanların para makinesi olduğu düşünülen bakkalcılık bitiyordu. Görünen "işibilmeyenler" batıyor; "işibilenler" ise yerini sağlamlaştırıyordu. 
4.
Çalıştığım muhit, TRT-Milliyet-Elçilikler bölgesi olan Aşağı Ayrancı da ölüyordu. TRT, Or-an'a taşınmıştı. Artık İstanbul'un ağırlığı kabul görmüştü. Şimdi baktığımda 80 sonrası kültürel ve entellektüel merkezin İstanbul'da tekelleşmeye gittiğini gösteriyor. Bu, Ankara belediye başkanlığının değişmesi ile de hızlandı. Tanınmış kişilerin, gazeteci ve trt çalışanlarının buluştuğu meyhaneler boşalmıştı. 
5.
Markete kuruyemişleri aldığımız bir dağıtımcı vardı. İslamcı, bir gruptular; sonradan küçük kuruyemiş marketleri de açtılar. Peşin çalışırlardı. İş sahibi, patronun asker arkadaşı olduğu için birkaç aylık vade için faiz önermişti. Enflasyon yüksekti. Onlar faiz haram deyip marka çevirmişlerdi parayı. Zamanı gelince paranın karşılığı TL'yi almışlardı. Faizle önerilen paranın aynısıydı.
6.
O dönemler Antep fıstığı müstakbeldi. Oysa, tadını çok sevdiğim tombik Siirt fıstıklarının değeri-itibarı çok düşüktü. Siirt fıtığını Ulus'ta ve itfaiye meydanı çevresindeki tezgahlardan alırdım. Bu kadar leziz olup bu kadar değersiz olmasını anlamıyordum. 
Bir diğeri Amasya elmasıydı. Küçük katur kutur yenen bu elmalar pazarlarda çok ucuza satılırdı. Cidden bunu anlamazdım. Eve kilolarca alırdık. 
Aradan uzun bir süre geçtikten sonra beklentim gerçekleşti. Ekonomi mezunu değilim ama verilen emek değişmediği sürece malın fiyatı kalıcı bir değişime uğramaz. Enflasyon ne olursa olsun emtialar arasındaki fiyat aralıkları belli bir dengede kalır. Hele tersine değişimler çok nadir olur. Ama Siirt fıstığı ve Amasya elmasının fiyatları bir daha eski günlerine dönmedi. Şu an en pahalı yerli elmalardan biri Amasya elması oldu. Siirt fıstığı ile Antep fıstığında ise satış dengesi tersine döndü. Ayrıca, Siirt fıstığı seyyar satıcı tezgahlarından çıkıp kuruyemişçilerin baş köşesini kaptı. 
* * *
Evet, bu saçma şeyler gelip duruyor insanın aklına...

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Balinanın Evrimi

Ritmi ve dengesi bozulan bir ülkedeyiz. Aslında çoktan beri bir sapma görülüyordu. Hem bizde hem diğerlerinde... Bizdeki yeni değil elbet, ilginç olan diğer ülkelerin de aynı yöne gittiğini fark etmemiz. 
Herkes yaşıyor. Bu gidişat, tabiyatı faydacı tipin yükselişini gösterirken çıkar için her şeyi yapan bir toplam bütün meydanlarda çığırıyor. Taşları oynatıyor. Bunlarla birlikte her biri nadide örnekler olduğunu düşündüğüm genç-yaşlı insana da tanık oluyoruz. 
Günlerdir; aylar yıllardır; hepsi arkası yarın merakı içinde geçen bir kara ütopya dizisindeyiz. Hukuk ve kural "sol"un eseriymiş. Bunun katlini izliyoruz. 
Uluslararası hukuk emperyalizme engel (Sovyet eseri); iç hukuk (aydınlanma ve mücadelenin eseri) sermayeye ve dincilere engel oldu. 
Beyaz-mavi; genç-yaşlı; kadın-erkek; Kürt-Türk... Hukukun yıkıldığı adaletsiz bir dünyanın vahim sonuçlarını sezinliyoruz. 
Hala küçük balık sürüleri gibiyiz. Çünkü bir balinanın bütünlüğüne şimdilik kavuşamadık. 
Görüşlerin netleşmediği; nelerin olup bittiğinin, ne istediğimizin önüne geçtiği bir zamandayız. İzleyici oyun kuramaz; oyuna kazanamaz. 
Büyük iddiaları halk şişirir. Yalanları medya ihya eder. Çarpışma olmaz, yalanın gücü yoktur. Duruma uydurulmuş kılıftır. 
Varolmadığımız düşüncelerin olgunlaşıp ellerimize düştüğü zamanlardayız. Dağılmaktan, hukuksuzluktan bizi koruyacak tek şeyimiz bu: bellek. 
İşinde gücünde bu dünyayı var eden; zengini zengin, fakiri fakir kılan biziz. 
Bazen sabır en büyük silahtır. 
Bazen kötü adamlar yıkamayacağımız orduların başında insanlara zulmederler. Akılsızlar, yıkarken kurmayı; zulmederken sevilmeyi başaramazlar. Bir zamanlar yoksul mahallesinde planlanmış gösteriler izledik. Artık iş yapmıyor. 
Tarih, siyaset geçmişte benzedikleri ile anlatılabilir; oysa benzemeyen yönlerini bulmalı. 
Toplum yönlendirmeye/oluşturulmaya açık hassasiyetlerine göre liderlikler oluşur. Liderler türer. Hassasiyetlere göre seçilen liderlerin tutumları da yeni hassasiyetlere sebep olur. 
"Şu an bu treni biz götürüyoruz", diyenler var. Oysa, rayların gittiği yerler belli ve yoldan çıkartmanın bedeli yüksek. Hem iyi hem kötü... 
Bazı şeyleri bizim yaptığımızı söyleriz. Aslında "bizim" katkımız başkalarının açtığı çukur doldurmak gibidir. Başkalarının çizdiği yolu gitmek gibidir. Yine de "biz" yaptık/eyledik deriz. En çok çaresiz liderler "biz" der. 
Hırçın insanın çaresi yoktu. Sade insanın kavgası. Karışa karışa yeni insan olur. 
Üzülecek ne çok şey var demeyin lütfen. Daha büyük felaketler var. Onlara izin vermeyelim. 
Naif, sıradan, saçma-salak insanlar... Devrimi de onlar yapar. Aklı yeten ama yüreği yetmeyen hep güçlüyü anlar ve sever.  
Güzel günler, iş sonrası pikniğe giden insanlarındır: Bedelini halkın ödediği lüksün içinde yaşayanların değil. 
Büyük şeyler değil olması gerekenler; sadece irili ufaklı büyük yürekler ister. Kahramanları bilmeyiz önceden sadece bi' aradalığımız var. 
Gece ve gündüz; karanlık ve aydınlık; bunlar bu devrin ikilemleri değil. Sudan var gücüyle çıkmaya çalışan bir balinaya atılan zıpkınlar bunlar. Gücüne akıl lazım. 
Bir zamanlar, sıradan üreten insan yücelmişti. Yeniden ne'liği fark edeceği bir zaman olacak mı?