26 Aralık 2009 Cumartesi

• 2010 / 0102 / 1020 / 0201 / 2010

"yeni yılınızı kutlar..."


Burada hala insanlar kart alıyor ve atıyor. Hepsini bir çok başlıkta toplamışlar. Her şeyle ilgili kart bulabilirsiniz. İnsanlar birisine teşşekür ederken veya hediye verirken yanında bir de kart veriyor. Sadece kart satan yerler var.

Vancouver yazan kartta görünen yarım ada içerisinde kaldığım yer. Uçtaki parka 500 m filan sanırım uzaklığımız. Fotoğraf Vancouver'ın güneyinden kuzeyine bir bakış.
Diğeri ise buranın ilk yerleşim yeri olan Gastown'dan özel bir saat. Saat belli sürelerde tepesinden buhar veriyor. Dikkatli bakarsanız kart üzerinde de görebilirsiniz. Tam nasıl çalıştığını anlamadığım için anlatmam zor ama isterseniz wikipedia'dan okuyabilirsiniz. Steam Clock (Buharlı Saat)


Yeni yılınız istediğiniz gibi olsun, kimseyi üzmesin
ama kimse de sizi üzmesin

19 Aralık 2009 Cumartesi

• Aralık için bir kaç söz


Bu sayfa bir tür çalışma mantığı içindir.
Ama çoktan ondan sapmıştır.
İlgilisinedir. Bir de dostlaradır. Burada "ne oluyor bitiyor"u merak eden.

Google'a Ergin Günçe, Arkadaş Z. Özger, Cemal Süreya, Edip Cansever, Dostoyevski, Turgut Uyar... yazdığında ilgilisi zaten buraya gelecektir.


Bugünler epey yoğun geçiyor.
ev-okul-iş-ev-okul-iş-ev-okul-iş-ev-okul-iş-ev-okul-ev-iş-ev-iş-ev-yeniden okul
Aralarda -hastalık olmaktadır.


Bekleyen dostlara:
Geleceğim. Kafamdaki birkaç şeyi yapmam lazım. Bunların bir kısmi maddidir. Beni ilgilendirir.
Bir kısmı uzaktadır. Yine de gölgesi üzerime düşmektedir.
Bunun için sizi biraz üzebilirim. Belki çok erken gelirim.
Bir gün:
Kapınızı çalar bir şeyler içmeye çağırırım. (Nasıl güleceğinizi, evdekilerin şaşkınlığını tahmin edebiliyorum)
Ne de olsa bunu yapınca kendinizi efendim değil dostum hissedersiniz.
Sevinirim. Gülerim.
Size bir parça çikolata çıkarırım.
Bir de göz kırparım.
Gülersiniz.


Vize için başvurdum taaa iki buçuk ay önce.
Belgelerimi bir yerlere koymuşlar.
Oraya "misplaced" demişler.
Yeniden hazırlıyorum.
Ne olacağı umrumda bile değil.


Ve yıllar sonra bir gece kitaplığı küçültürken yeniden kitaplarını okuduğum birinden size (o şair değil)

Daha gidilecek yerlerimiz var
Şu sohbetini dinler gideriz.
Coştukça şarkılar, türküler, sazlar
Rakı mı, şarap mı, içer gideriz.

Geçse de umudun baharı yazı
Gözlerde kalıyor yaşanmış izi
Kimseler kınamaz burada bizi
Ne varsa hesabı öder gideriz.

Söyleyecek sözü olan anlatsın
İsterse içine yalan da katsın
Yeter ki kendinden, bizden söz etsin
Yalanı doğruyu sezer gideriz.

(...)

Özdemir Asaf


O gece cebimden bir parça çikolota çıkmıştı; bir kısmını ben, bir kısmını da Asaf yedi.

10 Aralık 2009 Perşembe

• Boz - Gri - Boz

Boz derler.
Gri'nin Türkçesi bozdur.

Bozluk derler.
Boşluktur.
Bazen sisli kapalı havadır.
Otsuz kıraç topraktır.
Ya da kurumuş artık beyazlamış otların olduğu bir alandır.

Boz-kurt, boz-ayı, boz-kır, sanırım boz-uk, boz-a, boz-um, boz-gun, sözcükleride buradan geliyor.
Boz aslında kül rengidir. Külün; yanmış olanın rengi bozdur.
'Boz'mayı seviyorum. Bu insanlara dair bir söz değil. Yine de insanların kurdukları  dillerine dair.
Bunun imkansız olacağının bildiğim için uğraşıyorum
Şayet imkanlı olsaydı. İmkansız başka bir şeye bakardım.
Bir de gri rengi kullanıyorum, çünkü renklerden hiç anlamıyourm. (Biri hariç)
Ama grileştirmek istemiyorum.

Bu yüzden "boz"a bakmayı seviyorum.
Hiç bir şey vaadetmiyor.
Kendiniz dışında kendinize.

Uyumalıyım.

bi de başlığı hızlıca söyleyin

boz - gri - boz
boz - gri - boz

5 Aralık 2009 Cumartesi

- Hiç be!

İnsanlar müziği nasıl keşfetti acaba
Ya da alkolü
Ya da bir bitkinin zehirli ya da zehirsiz olduğunu
Ya da olasılıkları
Her nasıl keşfettiler bilmiyorum ama keşfetmelerine neden olan şey bir şey çıkardı ortaya ona da kararsızlık dendi.
Kararsız insanlar hiç bir şey keşfedemediler
Keşfedileni göremediler.
Sadece içlerinde büyük bir olmamışlıkla yaşadılar ve öldüler.
Hayatlarını kararsızlıklıklarına karşı ürettikleri aptallıklarla doldurdular.
Kendi hayatları gibiymiş gibi başkalarının hayatlarından bahsettiler.
Ben neyi özledim
Sanırım hikayeleri
İnsanların uzun hikayelerini dinlemeyi özledim.
Çünkü bir bitkinin zehirli olup olmadığını keşfetmek ya da ateşin sonuçlarını öğrenmek bir karardı ve olasılıkları düşündüğünüzde kararsız kalabilirdiniz. Ve hikayeler hep karar vermek üzerinedir.
Yaşanır ve çoook özel zamanlarda paylaşılır.
Üzülmeyiniz
Hepimiz ordayızdır
Şerefinize

2 Aralık 2009 Çarşamba

Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein

1941 yılındaki tahliyeler sırasında doğdum.
Savaşı doğal olarak anımsa(ya)yorum.
Ama (dönemin) duygularını anımsıyorum.
O koridorda, bir odada, o ormanda olmak
O karın ve ormanın kokusu
Ve o tango "Utomlennoe Solntse"(*)
Her yerde onu duyabilirdiniz, sanki ulusal bir marştı.
Yuri Norstein'ın söyleşisinden "Magia Russica" (1)

MSG
Kurgu sanatın en büyük olanağıdır. Sanırım o yüzden en büyük hapishanesi oluyor. Çünkü olanaklar bize içinde olduğumuz dünyanın başka dillerini ve kelimelerini; bilmediğimiz bir dünyanın seslerini, nesnelerini, görüntülerini daha da önemlisi duygularını, tepkilerini duyurabilecekken(tersiyle de doğrudur ki bildiğimiz dünyanın farklı bir göz, dil, dokunuş ve kulaktan algılanışını da anlatabilecekken) o çoğunlukla olduğumuzun yerin/sürecin sonrasında hiçbir yeşermeye sebep olmayacak bir çürüme sürecine girmesine neden oluyor.

Bu yüzden bu kadar güzel dediğimiz şeyleri “aşan” şeyler çıkıyor. Ardından onları terk ediyoruz. Ama niçin?

Sorum burada çıkıyor. Peki, bazı şeyler niye aşılmıyor? Her daim izleyicisi ve onu sürekli takip edeni çıkıyor.

Satmak için "haz / şehvet / kin / arzu / korku / gerilim" (artık hangisi entelektüel geliyorsa onu kullanın) denen şeyi alıcı da daha çok ortaya çıkarmanız gerekiyor. O yüzden bazı anlar filmlerde romanlar da sanatın her bir yerinde uzuyor. Bu yüzden "en şahane Hollywood" filmleri bile bir süre sonra benim için izlenmez geliyor. En çok satanlar kuru bir kalabalığa dönüyor.

Ben orada insanı ve onun hikâyesini ve bunu sonucunda bir kurguyu görmüyorum.
Bir kurguyu ona göre bir hikâyeyi ve o hikayeye göre insanları görüyorum.

Bu açıdan doğu-batı demesem de örneğin kimi Sovyet / Avrupa tarzı filmler ile çoğu ABD tarzı filmler arasında böyle bir fark görüyorum.

Ama mesela yeni tarzda çoğunluk kurguya göre oluşturulmuş hikâye ve sonra ona göre yaratılmış insan var. Aslında insan yok. Sizi mahvetmek isteyen "haz / şehvet / kin / arzu / korku / gerilim" kavramlar üzerinden kodlanan şeyler var.

Yani insanın doğal istekleri, açlığımızı giderdiğimizde hissettiğimiz o rahatlık gibi. Bazen hoyratça bir şekilde, genelde kaçındığımız ruh hallerinden zevk almak için istiyoruz onları.

Yine de ben o "hissetmeye" çalışılan her şeye sebep olan kurguyu bir tür MSG’ye benzetiyorum. Çünkü MSG insanın daha çok nasıl yiyeceğinin bilgisi üzerine kuruluysa, sinema sektörü ve diğer hepsi insanın nasıl daha çok tüketeceği üzerine kuruludur. (Vancouver’da -Kuzey Amerika dâhil- birçok ucuz restoran yemeklerinde MSG kullanıyorlar. Bunlar müşterilerin dilleri üzerindeki uyarıları açarak daha çok yemek yemelerine neden oluyor. Günümüz sanatı tam anlamıyla MSG'dir. İlginçlik MSG kullanımı Türkiye ve Avrupa’da yasak. Ama bu insanların bağışık olduğu anlamına gelmiyor)

Bu MSG’li mahsulât bana bir hikâye vermiyor. Her şey bende yaratmak istedikleri duygu için oluşturdukları bir kurgu üzerinden oluyor. O şey benim aklımı kurcalamıyor. O şeyin benim aklımı yönlendiriyor. O şey bana sordurmuyor. O şey ben de olan direnmediğim hemen kabul ettiğim her bir “kabul” gibi beni / bizi çürütüyor. Mesela bir insanın hikâyesini değil; benim aklımla oynamak isteyen bir şamatayı izliyorum. Nefret ediyorum.

Buna karşı bana “dramatize” edilerek ayakta tutulmuş ilgiyi vermeyen şeylere yöneliyorum: Bir çizgi filme, uzun bir müzikte kısa bir motife, bir resme (mesela Van Gogh’un patates yiyenlerine), şiirde günlük bir işin tasvirine, fotoğraftaki yüzün küçük bir ayrıntısına, filmde kadın ya da erkeğin bir nefes alışına… Ya da sizin aptalca gördüğünüz bir kitabı okumakta olabiliyor. Yanıtınız durumunuzu ele veriyor. Genelde gizli bir teslimiyeti taşıyoruz ve aptalca “çılgınlarımızla / çılgınlıklarımızla” direndiğimizi sanabiliyoruz. Sinema (isterseniz sanat şeysi deyin) aslında çılgınlık denen şeyi çılgın olmayanların yaptığında başlaması gerekiyor. Bizse çoğunlukla zaten “çılgın” olan kadın ve erkeklerin çılgınlıklarını izlemekle geçiriyoruz hayatımızı.

Seçtiğim işlere her sabah bakabilirim, her sabah yeni bir anlamları olabilir. Beni sıkmazlar veya doruklara da çıkarmazlar. Bana sadece beni anımsatır; alıştıklarımı ve alışmamam gerekenler üzerine kafa yormama sebep olurlar. Gerçekte doruklara sadece böyle çıkabileceğimizi de görürüz. Yaşam bir direniştir ve sanat size cephane vermelidir. Teslimiyet değil. Dünyanın en güzel cephanesi yanıt değil, sorulardır. (siz isterseniz o yanıta "haz / şehvet / kin / arzu / korku / gerilim" deyin çok entelektüelce oluyor. Ben okuyunca bayılıyorum bunlara daha bir açılıyorum. Ufkumda yeni bir şeyler doğuyor)

Kadınlar ve Çocuklar
Savaş yukarıda saydığım kodlamaları kolay yaratıyor. Hemen hissediyoruz: Korku, gerilim, kin, haz, arzu, acı, keder, hüzün…

Peki, kalanlar açısından durum nasıl acaba? Nasıl görünüyor gidenler?

Norstein çok anlamlı bir söz söylüyor. Savaşı anımsamıyorum ama (dönemin) duygularını anımsıyorum. (Duygularını anımsamak savaşı anımsamaktan daha önemli ve yeterli geliyor.)

Tuhaf bir girişle anlatmak istediğim filmde (tekniklerin çeşitliliği açısından çizgi film / animasyon ya da canlandırma diyemiyorum) hissedilmiş olan bir duygu var. Hem de bekleyen bir kadın değil, bir çocuk tarafından. O başkalarının duygularını ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. İnsanların dans ettiği lambanın altından, daha sonra kar yağmış parktan tek başına yavaşça geçen kadın gibi. Norstein söyleşisin de onun hikâyesini de anlatıyor. Sonra parktaki çocukla o kadının kaybettiği geleceği yaşayan başka bir aileyi göstermek istiyor, belki. Bilmiyorum. Benim için baskın ve kodlanmış bir kurgu yok ve ben istediğimi düşünebiliyorum.

Bir ninniden yola çıkarak oluşturduğu bu film de her bir ayrıntının insanların hikâyelerinden çıktığını görüyoruz. Bu hikâyeler önceden oluşturulmuş bir kurguyu doldurmak için yapılmış gibi gelmiyor. Anımsanan o duygulardan bir kurgunun oluşturulduğunu hissedebiliyoruz.
Nereden anımsıyoruz?

İnekle ip atlayan kızın bebeği almaya gelirken gösterdiği kızgın ve gıcık halinde, uzaktan gelen adamın sahneye girişinde bilmediğimiz bir şeye attığı taşta, o kız çocuğunun ve küçük gri kurdun bebeği uyuturken çektikleri tabure de ve evet o tango müziğinde; insanların dans edişinde; masalarda, ağaçlardan düşen yaprakların sarı tonu ve bir çocuğun en iyi oyun alanı olabilecek olan dikiş makinesinin altında oturan küçük gri kurdumuzda; kök salmış patetesleri temizlerken çaldığı ıslıkta ve patatesleri hemen yemek isteyişinde görüyoruz. Beklenen mektuplar da bekleyenlerin aldığı bir yanıtı. Kadınların mektupları nasıl yakaladığını görüyoruz. Giden trenlerin ışıklarının bıraktığı gölgeleri izliyoruz. Arabaların sesleri ve ışıkları ise zamanı iki de bir 40’lar 70’ler arasında getirip götürüyor. Nerede, hangi zamanda olduğumuzu düşünüyoruz iki de bir: 70’lerin sonu mu 40’lar mı?

Filmi anlatan savaş öncesinden başlıyor. Herkes dans ediyor. Ama anlatıcı o duyguları nedense savaş sonrasının bozucu etkisine karşı bize çokta felakete düşürmeden anlatıyor. Herkes geri gelecek ve dans sürecektir. Sürmeyeceğini gördüğümüz de neden bunu “hissettirmedi” mevzusu yanıtlanıyor gibi. Çünkü anımsayan bir çocuk ve her şekilde negatif anı bile olumlayarak anımsıyor. O an müzik yeniden çalıyor. O yüzden akardiyon çalan adam çok hüzünlü gelmiyor. Sadece durgun. Norstein demek istediği savaşı bilmemek buydu. O dans eden adamlar için: Onlar bir yere gitti ve geldiler diyor. Muhtemelen nereye, ne için gittiklerini bilmiyor. Ama kadınlar bunu birbirlerine anlatıyor. Bilmediği bir şeyi fazlası ile hissediyor. Böylece savaşın ne olduğunu bilmeden çevresinde hissetliklerini anımsıyor. Geri dönenlerin yüzü durgun olması bundan geliyor bana.

Onlarca küçük sahne de uzun zamandır kodlanan o duygulardan birine sokmuyor sizi. Her dokunduğu yerde sebep verdiği duygu daha fazla anımsatmaya itiyor. Bu itişle siz bir dağ görüyorsunuz. Ona geçmişimiz diyoruz. O dağ korkunç gelmiyor nedense çünkü küçük gri kurt bize o ninniyi söylüyor. Artık o ninniden korkmamıza gerek yok. Kurt bizi kaçırmış işte. Ninnide söylenen her şey nasıl olmuşsa bizde bir dağın karşısında oluyoruz.

Küçük Ekler
Girişte kadının söylediği ninni ve bu çizgi filmi oluşumunda Nazım Hikmet'in “Masalların Masalı” adlı şiirinin etkisi olduğunu öğrendiğim de daha bir sevindim. Bir de İlkin benim için Rusçadan ninniyi çevirdi.
“dandini dandini dastana
uzanma sakın kenara*
gri bir kurt yavrusu gelir
böğründen yapışır** yoksa
ormana götürür sonra
söğüt ağacının altına”

* "yatağın kenarına" anlamında
** "yakalar" anlamında

Filmin Künyesi:
Сказка сказок, Skazka skazok, Masalların Masalı, The Tale of Tales
Soyuzmultfilm Stüdyosu, SSCB, Moskova, 1979

Youtube'dan İzlemek İçin:
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 1/4
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 2/4
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 3/4
Masalların Masalı (1979) Yuri Norstein 4/4


İndirmek İçin:
Filmin düşük çözünürlüklü bir kaydını Rapidshare'den yüklemek için burayı tıklayın.
(VLC video veya başka video programlarını denemenizi öneririm. Media player ile izlemeniz neredeyse imkansız. Bir de oldukça karanlıkta ve kulaklıkla izleyin daha fazla ayrıntıyı göreceksiniz. Bir iki kadeh içerseniz de iyi olur.)

Müzikler:
Recording: Alexandr Cfasman Orkestr,
Pavel Mihailov - Utomlennoe Solntse / Yorgun Güneş
Noginskij Zawod 1932 (?)
Filmden görüntüleriyle dinlemek isterseniz: Burayı tıklayın.
Söz: Jerzy Petersburski, müziğin özgün dili Lehçe(Polonya)'dir.
"To Ostatnia Niedziela / Son Cumartesi" 
Bach: E flat minor Prelude BWV 853 Ne yazık Mozart'ın parçasını bulamadım.

Yuri Norstein ile Yapılmış bir Söyleşi (İngilizce Altyazılı)
Bu bölümler 96 dakikalık "Magia Russica" adlı belgeselden alınmış toplamda 15 dakikalık iki bölümdür.
Yuri Norstein bu bölümlerden "Masalların Masalı"nın yapım süreci teknikleri hakkında birçok şeyi paylaşıyor.

NOTLAR:
(1) Bu alıntı yukarı da bağlantısını verdiğim söyleşinin birinci bölümünden alınmıştır.
I was born during the evacuation of 1941. (...)
Of course I don’t remember and can’t remember the war, 
but I remember the feeling.
The feeling in the corridor, in a room, the forest
The smell of forest, the smell of snow
And the tango “The Tired Sun (Weary Sun)”
that could be heard everywhere, almost as a national anthem.
--- Daha fazla bilgi için: The Tale of Tales / Yuri Norstein (Wikipedia)

1 Aralık 2009 Salı

Masalların Masalı • Nazım Hikmet

Su başında durmuşuz
çınarla ben
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana

Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim bir de kedinin
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
sonra o da gidecek.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
Su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze

Nazım Hikmet
(Tam olarak şiiri kontrol edemedim. aktarım yanlışları olabilir)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Madde madde liberal kimlik-kişilik • Metin Çulhaoğlu

  29 Kasım 2009 • Pazar • BirGün Gazetesi, BirGün Pazar eki

1. Liberalizm ve devrimci demokrasi, burjuva devrimler döneminin ürünü olan iki tarihsel kategoridir. Burjuva devrimlerin tarihsel görevlerini tamamlamalarıyla birlikte, bunlardan devrimci demokrasi burjuva ideolojisi ve sosyalist ideoloji tarafından soğurulmuş, liberalizm ise sermaye sınıfının özgül ideolojisi olarak tekleşmiştir.

2. Bir dinamik olarak devrimci demokrasi daha sonra metropol kapitalizmin dışındaki coğrafyalarda hayat bulmuştur. Ancak, özellikle 70’lerin son döneminde başlayıp günümüze doğru yoğunlaşan neoliberal saldırı, devrimci demokrasiyi bu coğrafyalarda da ayrıştırıp liberalizm ve sosyalizm olmak üzere iki alana göndermiştir.

3. Gerek genel olarak liberal ideolojinin gerekse tekil liberal kişiliğin özü şudur: Hoşgörü ve anlayışla bakılması gereken alanları belirli sınırlar içinde tanımladıktan sonra, bu sınırların dışındaki her alana yönelik hoşgörüsüzlük ve karşıtlığı besleyecek bir ideolojik çerçevenin oluşturulması...

4. Dolayısıyla, liberalin hoşgörülülüğü, çok daha geniş olan hoşgörüsüzlükler alanını kamufle etmesinin bir aracıdır.

5. Liberal, demokrasinin, hakların ve özgürlüklerin temelinde serbest teşebbüsün ve piyasanın yattığını düşünür. Serbest teşebbüse ve piyasa mekanizmalarına dokunmayan her tür konuma, tutuma ve siyasal yönelime hoşgörülüdür ve anlayışlıdır. Piyasaya ve serbest teşebbüse yönelik kısıtlama ve müdahaleler ise liberalin aslında çok geniş olan hoşgörüsüzlük alanına girer.

6. Liberal, bu nedenle, üretim araçlarının kamusal mülkiyetine dayanan, merkezi planlamalı bir sosyalizmi ya büsbütün olanaksız ya da özgürlüklere temelden karşı sayar. Burjuva liberal ile devrimci demokrasideki ayrışma sonucu liberalizme eklemlenen sol liberal bu konuda aslında büyük ölçüde aynı yerdedir. İlkindeki “olanaksızlık” anlayışı, ikincisinde “reel sosyalizm eleştirisi” kılığına bürünür.

7. Liberalin en belirgin özelliklerinden biri tarihe bakışında ortaya çıkar. Liberalin anakronik denebilecek bir tarih anlayışı vardır. Tarihsel süreç ve oluşumları kendi dönemlerinin koşullarına göre değerlendirmek yerine, bu süreç ve oluşumlara yaşadığı güncel anın mutlaklaştırılmış kavramlarıyla bakar. Bu nedenle, örneğin Spartaküs olayına insan hakları, tarihteki köylü ayaklanmalarına “katılımcı demokrasi”, 1789 Fransız Devrimi’ne ve 1793’e kadar olan döneme “demokrasi karşıtı Jakoben diktatörlük”, Osmanlı dönemine “mozaikçilik”, ulusal soruna ise “kimlikçilik” gibi kavramlarla bakar.

8. “Liberal” kavramının ilericilik ve radikallik çağrışımı yapması yalnızca ve yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ne özgü bir durumdur. Bu ülke dışında dünyanın hemen her yerinde liberallik aslında muhafazakârlığa ve var olanın temelde korunmasına yatar.

9. Türkiye’de burjuvazinin gelişimi, liberal ideoloji üretme bakımından olağanüstü kısır kalmıştır. Ülkede son dönemin liberal ideologları da büyük ölçüde soldan devşirilmiştir.

10. Türkiye’deki liberal kişiliğin psiko-patolojik durumu da burada belirginleşmiştir. Liberal, bugününü, kendi geçmişine söverek temellendirmeye çalışır. Galatasaraylı veya Fenerbahçeli bir futbolcu nasıl diğer takıma gol attığında “gerçek Galatasaraylı” veya “gerçek Fenerbahçeli” sayılıyorsa, liberal de aklınca sosyalizme “gol attığında” gerçek liberal sayılacağını düşünür.

Metin Çulhaoğlu • Madde madde liberal kimlik/kişilik • 29 Kasım 2009 • Pazar • BirGün Gazetesi, BirGün Pazar eki 
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1259497050&year=2009&month=11&day=29

22 Kasım 2009 Pazar

Sesin dışında olmak

Hoca derste sormuş muydu neydi:
"Ey sizler
Gözleriniz kulaklarınızdan dan dan daha mı değerli?"
Tabi kulaklarım mı ne dedim. "17 kişiden ikisi mi biri mi ne olacaktım."
Önümüzdeki günlere bağlıydı.

Gözlerim gördüğünün sınırda mı ne olduğunu görüyor ki bundan
Ama kulaklarım oralara  -Yok canım daha ne inanıyorsa"
Bir'e on iddiaya girerim.
Ben kulaklarıma karşı gözlerimi kaybederim.
(Neden kaybediyorsam)

Son zamanlarda kendine bir saati olan
insanlar için mekanları kaybedebilirim.

Bir adam gibi sorulmuş yollara
bakarken bir çocuk
düşebilirim

Çocuğa karşı yolları kaybederim

Size koşarken topal ve sakar yürümenin
oldu tamam birini birine karşı yok a edebilirim

...

Hiç mi yok olmuyor
Canım bunlar hep mi birbirini çağırıyor

Mekanlar içinde bir çocuk mu ne bağırıyor
Sesi geliyor o an mı ne -nedir o bilmiyor

Akıyor
Kanımın sesi mi ne nasıl olmuyor

Açıyor iki dünya
Bak yine ses mi ne o olmuyor

Sesin dışında olmak ne ki
Bak bak şimdi mi ne oluyor

Habire onu mu ötekini mi ne
Soruyor ya da aslında aslında - o ne
Sesi mi ne olmuyor

Ne göreceğini biliyor da
Sanki ne duyacağını mı ne bilmiyor

Bir'e on iddiaya girerim diyor

(Ne)
Ben kulaklarıma karşı gözlerimi kaybederim

(Ne)
O

11 Kasım 2009 Çarşamba

M• Buğdayın Türküsü • 1979 • Yeni Türkü

İlk kez (kendi arşivimden) bir albümü sizlerle paylaşıyorum.

Sevdiğim filmlerin/albümlerin orjinal kayıtlarından elde pek bir şey kalmadı. Kitaplar kadar sahip çıkamadım. Çünkü bizde insanlar verdikleri sözleri/sorumlulukları unutma becerisine sahip. Bunu yüzlerine söylediğiniz de suçlu (mülkiyetçi, küçük burjuva filan) oluyorsunuz. (Bunu diyenlere pişkin diyoruz. Bu arada "mülkiyetçilik" başka bir şeydir.)

Daha önce blog sayfalarında bu albüm hakkında yazmıştım.

Altta ki başlığı tıkladığınız da ulaşabilirsiniz.

  • Buğdayın Türküsü
  • Sardunyaya Ağıt
  • Gelincik
  • Bekçi Kazım
  • Mapushane Kapısı
  • Beyazıt Meydanı'ndaki Ölü
  • Sonbahardan Çizgiler (Mamak Türküsü)
  • Özgürlük
  • Bir Ölü Daha Geçti
  • Sen
  • İşçi Marşı

7 Kasım 2009 Cumartesi

• Balık Yemi

Evet, burada sabahın körü, işten geldim.
Gazetelere bakıyorum.
Evet, siz daha kalkmadan da bakmıştım.
Sonra tekrar baktım işe gittim. Bakıyorum.
Okuduklarıma o kadar sıkılıyorum ki sıkıntım bir çözüm olmayacak.
Ben de yazayorum.

***
Arının balı şekerden yaptığını düşünür bazıları ve bazı arıcılar bu yüzden arıya çokça şerbet verirler.
Ne kadar etkili bilemiyorum.
Tek bildiğim arı şekeri bal yapmak için değil, bal yapacağı özütü aramak için enerji olarak kullanır.
Bu örnek aklıma ilkokul 3 ya da 4. sınıftan başka bir öyküyü getirdi. (3. sınıf olmayabilir çünkü okumayı-yazmayı tam bilmiyordum. -Ne kadar komik değil mi?- Türkiye'ye dönünce bu kitabı bulup bu öyküyü çıkaracağım. Sanırım iyi bir yazardan kısaltmaydı.)

***
İki adam bir tren kompartımanın da karşılıklı oturuyorlar.
Bir süre sonra tartışmaya başlıyorlar ve kompartımanlarına yolcular toplanıyor. 

Ve tren görevlisi geliyor. Onlara tartışmanın nedenini soruyor.
İçlerinden biri içerinin çok sıcak olduğunu ve kaloriferi söndürmek istediğini söylüyor.
Diğeri ise kompartımanın sıcak olması gerektiğini ve kapatırlarsa hasta olabileceğini söylüyor.
Tartışma yolcuların katılımı ile karışıyor.
İşin içinden çıkamıyor kimse.
Sonunda görevli elini kalorifere uzatıyor.
Ve şunu diyor.
"Kaloriferler zaten yanmıyor."


***
Bir ülke de insanlar bazı şeyleri sanırım amaçlarının temel maddesi görüyor.
Ve onu kullanarak bir şey yaptıklarını düşünüyorlar.
Yani insanlarını balık yemi gibi kullanıyorlar.
Ve “biz” buna “seviniyoruz”.
Alkışlıyoruz.
O bal için değildir. O sadece yolun zorluğunun bir göstergesidir. Zor zamanlarda çıkış içindir.
Nasıl buna seviniriz?
Sanırım ölüme yakın olan siz değilsiniz.
Biliyorum bunu önceden zaten düşünmüyoruz.
Düşündüğümüz de ise geç kalıyoruz.
Bu yüzden insanlar örneğin bir “Serdar Turgut”tan nefret edebiliyor.
Çünkü yazdıkları çok çirkin ve kadınlığa Kürtlüğe hakaret olarak görüyoruz.
Ben görmüyorum ve gerçekten Serdar Turgut’a gülüyorum.
Bence de mizahi bir yan var onda.
Ama o mizah yaptığını sanıyor.
Hayır, Serdar Turgut’un kendi varlığı bir mizahtır ve bize var olduğu yerin zihin altında olanı yazmaktadır.
Serdar Turgut bu kadar protestoya değmez. (Çünkü bu zihinlerini değiştirmez sadece daha altlara iter)
Ama bir zihniyeti size iktibas ettiği için okumalısınız.
Ve onlar bu zihniyeti yaşarken bizim balık yemi olmamıza seviniyoruz.
Kalorifer yanmıyor. Yol kayıp. Ama hala balık yemi olmayı övüyoruz.
Acaba biz de silinen onca şeyin ardından o varmak istediğimiz yolda araçlarımız yüzünden kara mı saplanıyoruz?

İddia ediyorum: hepimizin altında değişik türlerde bir Serdar Turgut yatıyor.

Seks kölesi yapmak, her boku denemek gibi (yaşıyoruz ya o yüzden),  tecavüz edilmek / etmek (bir ara “entelektüel üniversite gençliğimizin “derin” anket sorusu klasiğiydi. Kadınlar tecavüze edilmek; erkeklerde tecavüz etmek isterler diye, şeyimizin altında bu yatıyormuş. Hadi itiraf edin) Sonra sanırım hani şey olmak birey ve bağımsız, özgür ruhlu.
İraden yoksa bir şeyler için sabır gösterip inat etmiyorsan ve istediklerini “kendi” ellerinle yapmıyorsanız; Nasıl olur acaba böyle şeyler? Cidden bilmiyorum. Rahata kaçmayın hemen canım.

“küçük” Serdar Turgut’la yüzleşemediğimiz için protesto ediyoruz.
Ve bir balık yemi bile olamadığımızdan onun için bir şeyler yapmak istiyoruz.
O yüzden birileri ölürken; ne acıdır biz övünüyoruz. (ya da çook entelektüelsek üzülüyoruz, "vicdan" azabı çekiyoruz.)

Yolculardan biri Tren görevlisine.

“Zaten biz de hiçbir yere gitmiyoruz” diyor .

Küçük bir ek;
Serdar Turgut'u güzel göstermek istemiyorum.
Ama onların balık hafızaları içinde yem olmayalım diyorum.
Olmayalım.
Sadece insanlarımızın ölüme gitmesiyle övünmeyelim.
Bununla hiç bir  şey kazanılmaz.
Sadece bizim de içinde olduğumuz o balık hafızası yaşar.

29 Ekim 2009 Perşembe

"Ses olabilir(...)"

geliyordum. geliyordun
bitmiş şarkıları.

bi ahengini.
dalgalanmasını ruhun, korkunçsuzdu
eksikti
Ama ben onu çok severim
Ben en çok onu severim

Sessiniz mi yoktu?
Demeyin "allah aşkına"
siz ne yapın ama
Avunun avunun avunun
ikiyle üçle artı bi' de sonraki ile

Sonra
bir şarkı söyledim.
Daha kötüsü
bir soru
Doğru dedi
Bitmişse
ya! bi de yoksa
affetsinler, sizi
(gerçekleri görmediniz)
yüce olan onlar
sesleri neredeyse! nerdeyse!

Geçtiler mi?
Kalabalığın yolundan açın açın

Düşemez o yere
Değil orda
kaldırın kellenizi
Gücünüz yoksa yoksa yoksa bi kere bile yoksa
hiç yoktur

Ama o karşınızda ydı.

siz dediniz ki
Sesler yoksa o nasıl görsün 

"Geliyordum
şarkıları!... şarkıları bitmiş"

• Osmanlı Torunları, Cumhuriyet Bebeleri

Sanırım uzunca bir yazı yazmam lazım.
Uzun bir yazı nedir?
Güzel işlenmiş bir giysi gibi; yünlü ve elboyası kumaşlardan...
Giyince insanı sıcak tutan bir şey sanırım.
Bu aynı zamanda çok emek demek oluyor.
Hem de çok! Ne benim o kadar gücüm var; ne de onun derdimi anlatabileceğinin.

***

Türkiye'den haberleri okurken büyük bir kandırmaca izliyormuş gibi oluyorum.
Bir kısım insan neler olup bittiğini biliyor. (asker-polis-hükümet-yargı)
Ama bizim sorgulamaktan uzak insanımız hala bir tarafın adamı olmayı sürdürüyor.

***

İktidardakiler kimseyi affedemez.
Eğer kendinizi "Osmanlı" görüyorsanız.
Yani iyi-kötü "cumhuriyet" bebesi değil de "Osmanlı" torunu iseniz, "sapık" inançlı ve farklı dilli toplumları yok edemeyeceğinize göre bağışlar ve belli sınırlar içinde yaşamalarına izin verirsiniz.
Bu bugün "Sünni - Türk" bakışı olarak bize dikte ediliyor. Bugünkü Osmanlı vurgusu ve oluşturulan siyasal konumlanış kimseyi "affetmiyor". Sizi sınırlarınızı kabul ettirip orada yaşamaya zorluyor.

Şehirlerarası bir yolculukta "dini bütün" bir vatandaşı dedikleri geliyor aklıma.
Yozgat'tan geçiyorduk. Tarlalarda çalışan göçmen işçiler vardı. Bunlar bizim "esmer" vatandaşlarımız diyordu. Bunlar da "alevi vatandaşlarımız". Çünkü o devletin sahibiydi. Ve 3K'dan (Kürtlerden, Kızılbaşlardan ve komünistlerden) bir şekilde farkını göstermeliydi. Tipik "Sünni-Türk" savunmasıdır. Memleketin gidişatın berbat olmasının nedeni bu “üç k” dır. Kodlamayı böyle yaparlar. 2000 yılının Kasım ayında bir adamın resmen ağlak bir yüzle bana bu “üç k” yüzünden nasıl battıklarını söylüyordu. Ne Reisicumhurları ne paşaları vardı. “Üç k” her yere sızmıştı. Müslümanlık ölmüş Türklük satılmıştı. Osmanlı kan ağlıyordu. Şimdi sanırım o kadar zırlamıyorlardır. Osmanlıları (o hoşgörü imparatorlukları!) geldi. Ve cumhuriyet başarısızdır ki halkı birilerini "padişahım" diye karşılamaktadır.

***

Kürtlerin cumhuriyet tarihine yönelik eleştirileri ve genel "Kürt bakışının" aşağılayıcı yanını görmemezlik edemeyiz. Ancak bugün birlikte çıkışın tek anahtarı cumhuriyet olarak görünüyor. Türkiyeli Kürtlerin büyük bir kısmı aşiretlerce yönetilmeyi istemeyeceklerdir. Bu da Barzani ya da Talabani olmakta.
Bir diğeri Osmanlıcıların  kürtlere yönelik katliam ve sürgünleri "cumhuriyet"e yıkmalarına karşı çıkılmalıdır. Çünkü cumhuriyet sıfırdan kadro yaratmamış Osmanlıdan aldıkları ile yola devam etmiştir. Burada Osmanlı olmasaydı yaşanmazdı gibi bir mantık. Çok iyimser ama demagojik görünmektedir. Gittikçe Türkçü-İslamcı bir anlayışı geliştiren Osmanlı yöneticileri Kürtlerle de karşı karşıya geleceklerdi. (Bu eski kadrolarla yeni bir ülke'de yol almak ne derseniz Türkiye en uygunudur. Bununla biraz dolaylı ilişkili de olsa Ahmet Hakan’ın bir yazısı* vardı)

Burada en kötü durum farklı kimliklere sahip olanların farklı gerekçelerle olsa da “Sünni-Türk” bakışını sahiplenmeleridir. Bu sosyalist politikanın ne kadar etkisiz olduğunu gösteriyor. Çünkü sosyalist politikanın en kolay alıcıları bile “ırkçı” yada “dinci” politikalarının etki alanındadır.

Bir örnek; Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra “Alevi” ya da “Kürt” vs olduğu için ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin; Ermeni bir gazetecinin öldürülmesine “Sünni -Türk” bakışı ile yaklaşmalarıdır. Bir süre sonra kendilerini de öldürebilecek bir bombayı yağlayıp yıkmaktan başka bir şey olamaz. Bu da ancak karşı-politikanın (muhalefetin değil) yıkabileceği bir yerdir.

***

Marksist görüş "burjuva devrimleri"ne iyi-kötü; mantıklı-mantıksız olarak bakmaz. Bunlar biraz da zorunluluklardır. Daha doğrusu dönemin iktidarlarının tasavvurlarının yansımasıdır. Zorunlu gördükleridir. Tuhaf olan Marksistlere tarihin mantığı olmadığı eleştirisini getirenlerin Kemalist devrimleri mantıksız görmesidir.

***

Ülkenin nüfusunun sziden olmayan kısmını asıp kesemezsiniz. Halkı üniformalıların (asker-polis) eline bırakamazsınız.

Biliyorum gerçekler de var.
Kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına pişkinlikle yapabilen insanlarımız var.
Eğitimsiz işsiz bırakılmış bir halk nasıl başkalarının acılarını duyabilir?
Ne çözecek acaba sorunumuzu?
Efsaneler, ibretlik hikayeler mi?
Sivil toplum mu, politika düşmanlığı mı, akademik gevezelikler mi?

Belki,
İnsanları dinlemek ve onları cidden önemsemek
Kindarlaştırmayan bir taraflaştırmayla (Bu da politikayı herhangi bir mezhep veya etnik kimlik üzerinden yürütmeyerek başarılı olabilir)

***

Biz de bir cumhuriyet tasavvur edelim. Kişilerin etnik ve dini kimliklerinden önce kendilerinin önemli olduğu etnik, dini ve diğer kimliklerinin hiçbir ayrıcalık ya da aşağılanma gerekçesi olmadığı bir cumhuriyet. Toplumsal örgütlenmelerin ağırlıklı olarak mahalle, okul, iş yerleri üzerinden yapıldığı; dayanışmanın bu kanallardan kurulduğu bir cumhuriyet düşünelim. Etnik ve dini kimliklerin örgütlenmeleri olmakla birlikte toplum esasını oluşturmadığı bir cumhuriyetten yolumuza gidelim. Burada bireylerin hiçbir kimliğinin (Cinsiyeti, Milliyeti, Dini, Statüsü… vs.) onun diğerlerinden aşağı veya yukarı da olduğu anlamına gelmediği bir cumhuriyet. Biliyorum bu bir ütopyadır.
Ama kim demiş düşünemeyiz diye.
Ben sizi de davet ediyorum.
Cumhuriyetimizi daha çok düşüneceğiz.
Katliamcılara, katliam yapmak isteyenlere, kin ve nefrete karşı
Onlar “hoşgörülü” Osmanlıları ile geliyorsa biz mücadeleci Sosyalizmimizle gidebiliriz.

***

Yurtdışında anladığım “cumhuriyet”in çok zavallı kaldığı ve hala birilerinin padişahlarını özlediği.
Ve artık onlar iktidardaysa cumhuriyeti esas sahiplenmesi gerekenler ortaya çıkabilir.
Yoksa ülkesinde pısırıkça oturup burada bana laf anlatanlardan olmasınlar.

Vancouver - Ekim 2009

(*)"Sevilmeyecek bir yazı" - Ahmet Hakan - 29 Eylül 2009
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12828432.asp?yazarid=131

25 Ekim 2009 Pazar

F • Sessizlik

Anısındayım / Edip Cansever

Ara Güler'e
Hafifçe ısırılmış bir elmanın dilindeyim
Elmanın kokusundayım
Anısındayım -kimbilir kimin-

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan
Düşlerde görünen anlamlardır
Özelliklerdir bir de belli belirsiz.

Ve
İnsansız anı yoktur. Var mıdır?

Edip Cansever • Şairin Seyir Defteri • 1980 • Ada yayınevi

20 Ekim 2009 Salı

Bratsch... Hubpa! hubpa!

Bir yanım eve bağlı bir yanım ise çingene.
Grubun bütün albümleri olmasa da sanırım 8-9 albümlerini indirdim.

Bu albümlerin hepsini indirin dinleyin diyemiyorum.

Brastch grubunun1988-2003 yılları arasında çalışmalarından seçme iki cd'lik albümlerini kısa yolunu koyuyorum.

Bratsch - 2003 - Nomades en vol 1988 - 2003

Dosyaları tek tek açın derim ama deneyin.
İki CD'den de birer parça eklenmemiş yada bozuk görünüyor.
Bendeki albümler de bu parçalar yok bu yüzden isterseniz bakınabilirsiniz.
Linki sorunlu çıkarsa bildirirsiniz.

Bir de bu albümlerini öneriyorum. Kısa yoluna bakamadım. Bir ara bakarsınız:

Bratsch - 2003 - Mangeur de lune

Bir geceyi bu müzikleri dinleyerek geçirdim.
Ve sanırım bir iki gün daha geçirebilirim.
Bir de kapaktaki fotoğrafı çok sevdim.

Bence dere kenarına içmeye gidiyorlar:
"Evet, bunu düşünmek güzel."

Hemnen Radyo CıZıRTı'ya birkaç parçalarını ekleyelim. Hubpa! hubpa!

Bi' de bunu dinleyin derim:

Bratsch - 2007 - Plein du monde

Tamam bu da güzel
(neye göre güzel filan hikayesini girmeyelim. ben bir ara size onu anlatırım. Ayık kafayla değil tabii)

Bratsch - 1990 - Sans domicile fixe

15 Ekim 2009 Perşembe

• Soledad

ideallerini aramak için yola çıkmışlardı;
ama tutkular ve hayal kırıklıkları ile döşenmiş
uzun bir yolun sonunda
sadece kendi gerçeklikleriyle karşılaştılar

romantik sürgünler, edward hallett carr
1.
Ağustos ayı içerisinde ev arkadaşımın babası Santioga’dan (Şili) geldi. Gelirken bana da Victor Jara’nın küçük bir afişini getirmiş. Şili üzerine konuşunca bildiklerime biraz şaşırdı. Mesela Pablo Neruda dedim. Biliyor musun, dediler.  Sonra Jara’yı öldüren ve o zaman 18 yaşında olan şimdi 60 yaşlarına varmış adamın ancak yenice tutuklandığını söyledi. Bizde de benzer bir darbenin gerçekleştiğini söyledim. 7 yıl 1 gün sonra. Ama onlar da ölümlerin bizden daha çok olmasına karşı hesaplaşmaları daha hızlı oldu. Biz bu yolun çok az bir kısmını bile alamadık. Francisco’nun babası kısa bir şekilde bahsettiğim “Machuca” filminin çekildiği okulda yoksul öğrencilerden birisi olarak okumuş. Bir gün süt getirmedikleri için okula nasıl alınmadıklarını anlattı. İngilizce konuşmayı öğrenmemiş ve istememiş. Çünkü ABD’ye geldiğinde İspanyolca ona yetiyor. Eğer bilmediği bir şey olursa çevredeki “cleaner” lara bakınıyormuş. Bayağı şen şakrak bir adam Şili’ye Santiago'ya davet etti beni. Belki dedim.

1.1.
Birinci not eski evime dair. İki aydır yeni evimdeyim. Şililer anladığım kadarıyla Kuzey Amerika’da en rahat giriş çıkış yapabilen insanlar. ABD sadece Şililere özel kolaylaştırılmış bir vize uyguluyor. Kanada da sanırım benzer bir durum var. Arjantin’in çok yoksul olduğunu öğreniyorsunuz. Brezilyanın diğer ülkelerden kopukluğunun sadece Portekizce olmadığını anladığını da söyleyebilirim. Türkiye deyince Francisco’nun babasının aklına sadece “Geceyarısı Ekspress”i geldi. Bu film üzerine onlarca soru sordu ve çok birşey bilmediğimi söyledim. Birgün bu filmi de izlemem gerekecek sanırım. İzlediğimi anımsıyorum ama parça parça anlar geliyor aklıma. Kahverengi elbiseli gardiyanlar filan. Belki başka bir şeydir anımsadığım.

1.1.1.
Özgün’le ‘Issız Adam’ filmini izliyorduk. Ben sıkıldım. Bunları yazmaya karar verdim. O da film yarı da kesip gece yarısı tatlı almaya çıktı. Nasıl sıkıcı geliyor insana. Film (hadi sanat diyelim)insanı zamanından çıkarmalı. Kendine ait zamana / zamansızlığa götürmeli. Zamandan sadece saatleri değil onun oluşturan her şeyiyle kastediyorum. Hani ruhu dediğimiz. Ama o sanat şeysi dönüp dolandırıp tekrar kişinin kendi zamanına sokması kadar bir sıkıcılık olamaz. Film arası yemek yedik ama hiçbir filmi bu kadar boşlamadık sanırım. Belki bu film zamanımız adına yazılacaklar için bile çok iddiasız kalır. Hala kadınların bu filmde ne bulduklarını anlamıyorum. Bir de yemek yapmak bana göre değil. Derseniz çay, kahve ve tatlı; olur. Yemek filan… En sıkıldığım şeyler… :) Orta sınıf zerzevatı demek istiyorum. Sanırım yine suçlayıcı oldum. Bilmiyorum belki bende de zevzek bir şeyler var.

1.1.1.1.
Başımı kaldırdım. Yorulmuşum. Meksikalı kızlar İspanyolca konuşuyorlar. Arada tanıdık bir kelime geçti. Onlara anlamını sordum. Tanıdık bir kelime diyorum ama nereden tanıdık geliyor bilmiyordum. Bana anlamını ve Meksika’da kadın adı olarak da kullanıldığını söylediler. O an aklıma Beşiktaş’ın maarif takvimlerinde okuduğum bir küçük not geldi. Sanırım 1940 yıllarda jübilesini yapan bir futbolcuya ne yapacağı soruluyor. O da Soledad’ı sevdiğini ve artık onunla karı-koca olduğunu ve birlikte yaşayacağını söylüyordu. Ve gülmek maksatlı değil cidden doğru söylüyormuş. Soledad hanımla evlenmiş. Elbette o oyuncu “soledad” demiyordu. Belki kendi dilinde Türkçe’de bile olmayan şekilde söylüyordu.

1.1.1.1.1.
Sonra bir vardır. Bir vardır; elde de bir vardır. Sonra bir ve bir vardır; ama elde yine bir vardır. Sonra bir bir ve yine bir vardır; ama yine elde bir vardır. Bütün sayılar sadece birdir. Sadece bir.  Ve artık başka herhangi bir sayı bile olsa sonuçta hepsinin bir olduğunu anlarsınız. Ama belki bir de bir yerdedir, elbette.

1.1.1.1.1.1.
Kardeşim hafta sonu bu şehre geldi. Yürümek ve hızlı yürümek arasındaki farkı hissetmeden birlikte gezdik uzun süre. Birinci köprüden geçtik. Bir pazara girdik. Taaa maraş’tan gelme biber aldık. Sonra zeytin, sonra çorba ve çay. Sonra çıktık dolandık bahçeleri ve ikinci köprüden geçtik. Belki hiç ayrılmamış… Hiçbir üzüntüyü görmemiş… Hiç birlikte gülmemiş hep öyle yürümüş bir uzaklaşıp sonra yana yan gelmiş bir halimiz vardı. Bir de sanırım ikimizin elinde kocaman ağırlıkta yaşlarımız… Hem de kocaman. Ne kadar olduğunu ölçemedim. Köprüden geçerken denize attık onları biz. Sonra kardeşim biraz uzağa gitti ve “bana iyi bak” dedi. “Daha uzağa gidince unutma bu yüzü”. Belki bile demeyeceğim dedim.

Bir ricam var sizden.
Radyo, bilgisayar ya da müzik arşivinizi açın ve rastgele bir müzik dinleyin.
Seçmeyin gözünüze ilk çarpana (dürüstçe) gidin.
Rastgele bir kitap alıp rastgele bir sayfayı açın sağ sayfanın ikinci paragrafını okuyun eğer sonuç iyiyse bana gönderin.

bir de

3 Ekim 2009 Cumartesi

• Ne duru aydır Ekim

Bu şehre film festivali gelmiş.
270 veya 370 üzerinde film varmış.
Bir kaçı Türkiye'den biri "Sonbahar", biri "Pandora'nın Kutusu"
Biz de filmleri indirip evde izliyoruz.
İndirmek 10 dakika izlemek en fazla iki üç saat
Ama onu yorumlamak sonsuz.
Yine bir Kore filmi izledik. Soluksuz (Breathless)
İzleyin be ne kaybedersiniz. (Ya bu Koreliler ne kadar bize benziyor kardeşim)
Vakit olursa Sonbahar'a gitmek istiyorum.
Gidersem sinemada izleyişim 3. olacak.
Şimdi kimi dostlarım bana "kritik" laflar etmesin.
Ben de biliyorum etmesini.
Daha ayrıntılı an daha fazla açar yarayı.
Testere gibi iki tarafa yontar bütün "suçu"...
Kabulünüzse çıkın yapın.
Ben biraz Karadeniz dağları görmek istiyorum.
Bir de "efsaneleri" değil sıradan insanları izlemek istiyorum.
Hani küçümsediğimiz şeyleri...
Ali Şimşek'in bir kitabında eski Le-man ve ya Limondan alınmış (1992) bir karikatür vardı.
İşte o sıradan olan insanın hikayesini ve başkacalarını.
Ben, Biz... bu kadarız işte.
Bilmem kaç milyarcık.
İşe gitmeliyim.

* Bir de Doğa hanımın doğum günü geçti geçiyor. Dayısının ona da Egemen gibi bir sözü olsun.
"-Her çocuğun cebindedir O biliyor musun?"
- Nedir O? Nedir O?"

18 Eylül 2009 Cuma

T: Rus Düşünce Tarihi - Aydınlanma'dan Marksizm'e 1760-1900 / Andrzej Walicki

Halkın İradesi örgütünün (Narodnikler olarak biliriz.) merkez organı Ağustos 1879’da Çar II. Aleksandr’ın öldürülmesi kararını verdi. Böylesi bir suikastın ardından devrim dalgasının geleceğine inan örgüt sekiz kez denedikten sonra 1 Mart 1881’de İgnatiy Grinevtskiy adlı bir üniversite öğrencisinin kendisinin de öldüğü bir bombalama eylemi sonucunda hedefine ulaştı, ancak ne beklendiği gibi bir devrim geldi ne de Çarlık kurumu devrildi. 1880 sonunda gerçekleştirdiği terör eylemleri nedeni ile Çarlık polisinin darbeleri ile karşı karşıya kalan örgüt dağıldı. 1879–1880 arasında örgüt üyelerinin yüzde 12’si idam edildi, yüzde 20’si ömür boyu hapis cezasına ve yüzde 30’u 10–20 yıl arası hapis cezalarına çarptırılmışlardı. Genel olarak 1878–1887 arasında terör eylemlerine katılmış olanlar çarptırıldıkları sert cezalar nedeni ile 40 yaşından fazla yaşayamamışlardı. Bu dönemde Halkçıların yüzde 17’si idam edilmiş, yüzde 12’si intihar etmiş, yüzde 13’ü hapishanede ölmüş ve yüzde 6’sı akli dengesini yitirmişti.
Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (STMA), Cilt 2, İletişim Yayınları, 1988 s. 506
"Rus Düşünce Tarihi" çıktığında onca yol üzerinden tanıtımları bana geldi. Bugün soL'daki O. Güven imzalı yazıyı okuyana kadar buraya koymak hiç aklıma gelmedi. Benim de bir zamanlar sattığım. Sonra Dostoyevski hakkında okuma yaparken aradığım bir kitaptı. Rus Edebiyatı ile haşır neşirseniz ve biraz da Rus Tarihindeki belli başlı siyasi aktörleri biliyorsanız okuması size çok keyifli gelecektir.

Kitabı okurken Türkiye'nin kimi benzer karakteristik davranışları gösterdiğini düşünebilirsiniz. Burasını fazlası ile açmak isterdim. Sınırda'da yayınlanan yazıdan çıkardığım iki bölümde bunlar vardı. Birgün yazıyı elden geçirebilirsem o bölümleri de koymak istiyorum.

19. yy Rusyası için çok şey söyleyebilirim. Bunlar en önemlisi "irade" gibi geliyor. Bazen "inanmışlık" bu tabii sürekli sorgulanan sorgulanmak zorunda kalan bir inanmışlıktır. Kendi adıma Rus tarihi ve düşüncesini Avrupa'dan daha yakın ve anlaşılır buluyorum.

Batının özellikle Devrim'den kaçan Beyaz Ruslar altında gelişen Rus ve Sovyet bakışı kadar gereksiz bir bakış yoktur. Bunu bir şekilde özetleyeyim. Rus tarihinde 1860 yılı büyük bir kırılmadır. Aynı dönemde Moskova'da bir restorant işleten Fransız aşçı Oliver bir salata bulur. Bu salata Türkiye'ye Beyaz Ruslarla Devrim'den sonra gelir. Ama 1944 Tan matbaası baskınından sonra adı "Rus" olan bu salataya kimileri "Amerikan" salatası der. Buradaki amorfluğu birazda başka şeylere uyguladığımız da nasıl bir hal aldığını düşünebiliriz. Düşünün burada Kanada'da bile kumpirci de Rus salatasına (Ruslar "Oliver" diyor) Amerikan salatası diyerek satıyorlar. Ama amerikalıların böyle bir 'salata'dan haberi yok ve bu saltayı bilen Slavlar genelde sinirleniyor. Haklı olarak. Aynı şekilde Rus köylü yaşamındaki cinsel rahatlığın bir süre sonra bu zengin kaçakların da etkisi ile Ahlaksız komünist suçlamasının temelini oluşturması gibi. Rusya'nın her bir hatası en büyük Batılı yanlışların yanında bile devasa kalır. Rusya'yı mı savunuyorum? Hayır, ama diyebilirim "sömürgeleştirilememiş" ülkeleri savunuyorum. Ne demek istediklerim burada kalsın. Bunu açıklamasını sonraya bırakıyorum.

Walicki İngilizece baskıya yazdığı önsözde de Batı'da Slav-Rus araştırmalarındaki bu "tuhaf"lığa değinmiştir. 

Birçok dostumun bana eleştiri getireceklerini bilsem bile. Aklıma takılşan bir şeye daha değinmek istiyorum.

Örneğin özgürlük düşüncesi ve diğer siyasi amaç mevzuların da "Ecinniler" (bir nevi) ona karşı yüzyıl sonra yazılmış olan "Mülksüzler"den daha daha derinlikli ve kaotiktir. Sanırım bu yüzden mülksüzleri 150 sayfaların da okumayı bıraktım. (2002 seçim çalışması sırasında okumuştum) Zaten bu soruları bir şekilde kendi kendinize yanıtladıysanız ve ya aştıysanız; kategorik bir yerleştirme ile "özgürlük" mevzunu tartışmanın bir anlamı yok. Kitapta hiç bir edebi değer bulamıyorsunuz... Ursula sever arkadaşlar beni bağışlamayabilirler:)

Önce edebiyat diyebilirim ama Rus klasiklerini zaten çok seviyorsanız bu kitabı da öyle seveceksinizdir.

Çeviri diye bazı şeylere karşı çıkmıştım. Çeviri metinle Türkiye'nin yorumlanmasına, müdahale edilmeye çalışılmasına, hiçbir yaratıcılığın olmadığı alıntıcı düşünceye. Mesela ABD'de sağlık reformundaki insancıl çok küçük bir değişimi bile protesto eden "kitleler" çıkıyor. "Paraları yoksa ölsün" diyorlar. İçlerinden biri Ukranya göçmeni ve hemen ihanetinin, kabul edilmenin karşılığını veriyor. Sosyalizme saldırıyor. Bir nevi bize Doğu'ya saldırıyor. Okuduklarımdan cahilin daniskası olduğunu anlıyorum ama anlatamıyorum. Şimdi bir soru takılıyor aklıma bu "kitleyi" hangi "sivil itaatsilik", hangi otonomi, hangi siyasetsizlik çözecek. resmen insan düşmanlığı yapıyorlar ve kendilerini haklı görüyorlar. Belki insanın daha fazla politika demesi bundan geliyor.

Ve bu iğne de kendime olsun:
"Rusya, buradan, biz Ruslara çok daha fazla, istenilen şekle sokulabilir gibi görünüyor." Dostoyevski, 1867, Mektuplar

Verso Baskısı / 1987

Rus Düşünce Tarihi 1760 – 1900 Aydınlanmadan Marksizme (1973)
Andrjej Walicki
İnceleme
Hilda Andrews-Rusiecka’nın Lehçeden İngilizceye çevirisinden Türkçeleştiren: Alâeddin Şenel,
V Yayınları, 1. Basım 1987, Ankara, XX+432 s.


İletişim Baskısı / 2009

Rus Düşünce Tarihi Aydınlanma'dan Marksizme
(A History of Russian Thought – From the Enlightenment to Marxism)
Andrzej Walicki
Çeviren : Alâeddin Şenel
Editör : Berna Akkıyal
Kapak Resmi : Nikolai Nevrev
Fiyat : 33,50 TL
İletişim Yayınları'nda 1.Baskı Temmuz 2009, İstanbul


İletişim Yayınları Web Sayfasından alınmıştır.

"Batı Avrupa geleneğine bağımlı 18. / 19. yüzyıl Rus düşüncesinin özgün yanını ortaya koyan Rus Düşünce Tarihi, konuya ilgi duyan tüm okuyucuları doyuracak nitelikte bir çalışma. Walicki’nin sunduğu arkaplan, Rus aydınların Batılalaştırma ile geleneği yaşatma arasında gidip geldikleri sancılı, ama toplumun kaderini bütünüyle değiştirecek olayları besleyen dönem. 

Kitabın her bölümünde, yaşanan tartışmaların bambaşka bir dünya görüşü ve Rusya’ya özgü bir düşünme sistematiği doğuruşunu izliyoruz. Walicki, bu kadar kalabalık bir toplumun hızla çağdaşlaştırılmasını hedefleyen bu harekette eski ve yeni fikirlerin nasıl yan yana gelebildiğini; Avrupa felsefesinin Rus aydınların gözünde geçirdiği değişimi ve birbirinden farklı tüm gelecek kurgularını ayrıntısıyla ele alıyor. Rus düşüncesinin tarihsel bir çerçevede incelenmesi sayesinde, tartışmaları yaratan gerçeklerle, toplumun gidişatına dair öngörülerinin şaşırtıcı sürekliliğini keşfediyoruz. 

Andrzej Walicki, on sekiz yıllık ayrıntılı araştırmalarının birikimiyle yazdığı çalışmasında, geleneklerinden kopmaksızın ve toplumsal koşullarını unutmaksızın yepyeni bir ulusun temellerini atan Rus aydınların savaşımını etkileyici bir biçimde öykülüyor.

Tarihsel-felsefi sorunlar, siyasal ve dinsel tartışmalarla toplumsal düşünce ve hatta edebiyatla temellenen Rus düşüncesini en geniş perspektiften sunan bu klasikleşmiş eserde, kendilerini Rusya’nın geleceğinden sorumlu tutan aydınların modernleşme tutkusuyla giriştikleri hareketin, 20. yüzyılın  başında yaşanan tarihsel kırılmayı adım adım yaratışına tanık olacaksınız."

15 Eylül 2009 Salı

Sultan-ı Yegah - 1979 - Nur Yoldaş


1. Mihrimah (Muhayyer Kürdi)
2. Saki (Nihavent)
3. Kömür Gözlüm (Hüseyni)
4. Disko Segâh (Segâh)
5. Nagehan Bustan Fasli (Humayun)
6. Sa'd-Abad (Buselik)
7. Mahur (Mahur)
8. Defter-i Divanimiz (Hicaz)
9. Nedir Yarabbi Derdim (Ferahfeza)
10. Sultan-i Yegâh (Sultanîyegâh)


Nedenini bilmiyorum. Nur Yoldaş ismini orada burada duymuşuzdur. Özellikle Ankara'da Melih Gökçek'in konserlerine çıkıyordu. Daha da eski TV 1'in program aralarında birer parçası ile görünürdü. "Yoldaş" lafının "korkunç" bir anlamı olduğunu biliyordum. Ama onu kötüleyen televizyon kanalında bunu soyad olarak kullanan bir kadının çıkmasına şaşırıyordum. Anımsadıklarım bunlar. Nur Yoldaş nasıl bir insandır bilmiyorum. Üzerine bir şey de okumadım. Bu albümde ne bulduğumu tam anlatamasam da size öneriyorum. Yani ki ben de zarımı atıyorum. Belki dinleyince...

Birkaç parçayı Radyo CıZıRTı'ya attım oradan dinleyebilirsiniz.

7 Eylül 2009 Pazartesi

• EL

Bereketli Topraklar Üzerinde filmine gitmiştim geç bir vakit. (Evet, içmiştim de.) Salonda bir çift ve ben toplam üç kişi bu filmi izledik. Diğer salonlar biraz doluydu. En azından çift oranı bizden fazlaydı. (bana hep sevgilliler yapacak  bir şey bulamayınca film izlemeye gidiyor gibi geliyor) Çıktığımda gece 11 buçuk filandı sanırım. Orada ustanın Erkan Yücel'e bir şeyler söylemiş ve bavulunu alıp uzaklaşmıştı. Ne söylediğini tam yazamayacağım. O sözler bana yalın ama anlamlı gelmişti.

Hayat  biraz da çalışarak geçti. Buna asla üzülmedim. Yine de insanların tatile giderken insanın işe gitmesi biraz zor geliyor. Bunlar ağır ve zor şeyler değildi. Çünkü benden daha çok çalışanları biliyorum (mesela kardeşlerimi) Bu açıdan emekçi denildiğin de bunu uzakta kurtarılmayı bekleyen bir "sürü" olarak görmedim. Bu açıdan bir siyasi kimliğim kadar emekçi kimliğim de oldu. Bununla onur duydum.  İşten kaçmamayı, yalan söylememeyi, işini düzgün yapmayı daha da güzeli ellerimle bir şeyler yapmayı öğrendim. Paranın nasıl kazanıldığını, insanlara minnet etmemek gerektiğini de öğrendim. Başta zor gelse de sonra her şey kolaylaşıyor. "Abi öyle yapma azar yersin" diyen adama bakıyorsun. Bir siniklik görüyorsun. Ben yaptığım işi savunabilirim. Kimi "üniversiteli" arkadaşlarım ya da "entellektüel" insanlar benim kimi insanlarla nasıl arkadaş olduğumu hiç anlamadılar. Onların bilmediği o insanlar bana ellerimle bir şeyler yapmayı öğrettiğiydi. O yüzden şimdi burada bizim orta sınıf çocuğu iki zorluk görünce ağlıyor. İşlerinden kaçıyorlar. Kimse onlara güvenmiyor. Adam yerine bile konmuyorlar. Sonra hala kendilerini övüp duruyorlar. Anlamıyorum. Övünmek aptalların, gidecek yolları olmayanların işidir.

Dilini bilmeseniz de dünyanın neresinden gelirse gelsin çalışmayı zor bulmayan insanları seviyorsunuz.
Onlarla bir şekilde bir yerlerde buluşuyorsunuz.

Burada tanıştığım yabancıların bir kısmından anladığım; dünya üzerinde ortaklaşacağımız insanlar çok ve Türkiyelilerden anladığım hepimiz olduğumuz yerler de bir avucuz.

Bizim dilimiz farklı öz dilimizden bile.
Ve bizimle beraber her şey çok farklı olabilir.
Ama kendisine "ben bir emekçiyim" bile demeyen / diyemeyen insanlardan emekçilerin ülkesi doğmuyor. (Buna bizim solcularımız / yoldaşlarımız da dahil)
Çünkü dünya üzerindeki büyük çoğunluk çalışıyor ama kendilerine bir işçi (ne kadar aşağılık) bir emekçi görmediği sürece bizim işimiz daha da zora gidiyor.
Ve insan üniversiteyi bitirince zengin / aydın olmaz (şayet iş bulursa) biraz daha çok para kazanan "işçi" olur.
Bunu demek istiyorum.

ABD ve Kanada'da (farklı tarihler de olabilir) Eylül ayının ilk pazartesi günü "Labour Day".
Biliyorum "sarı" bir gün ama yine de bana "el"lerimle bir şeyler yapmayı öğretmiş olan insanları anmak istedim.
Onlar bu yazının içerisindeler.
Hem yabancı hem çok tanıdıklar, ellerim gibi.
Bana bu dünyanın başka bir alfabesini, dilini ve başkaca okunmasını öğretiyorlar...

1 Eylül 2009 Salı

• "Bilmeyenden değil bildiğini bilmeyenden kork"



















Önce ilanı okuyunuz.
Bu kadar kimlik taşıyan birisi bana kanserli hücreleri anımsatıyor.
Yani çoğalması için bozulması lazım.
Türkiye'deki yasal durumları düşündüğünüzde kimse bu kadar kimliği taşıyamaz.
O zaman "Ergenokon"u biraz burada aramak gerekiyor.
Bu ilanı iş arası gazete okurken görmüştüm. Kesip bir kitabın arasına atmıştım. Tabi sonra ortaya çıktı. Erdem benim için taratmıştı. Öyle bırakmak istemedim.
sabah gazetesi
19 Ocak 2007 Cuma
Ankara Eki içinde Zayi ilanları

28 Ağustos 2009 Cuma

• Kumanda Paneli

Bu blogun ardında eğer blogunuz yoksa görmediğiniz bir kumanda paneli butonu var. Her görüşüm de buradan büyük bir geminin kumandasını ele geçirdiğimi düşünüyorum. İçinde bilgisayar kullanılmayan mekanik aletlerle doldurulmuş bir oda. Düğmeler, vanalar, göstergeler, haritalar ve ıvır zıvırla dolu.

Bildiğim yaşımın çift, yılların tek olduğu zamanlar da yaz sonuna doğru iyi kötü bir kararla çıkıyorum. Yani o odaya giriyorum. Şimdilik bazı şeylere dair hiç bir planım yok ama insanlara ya da gelecekte olabilecek öğrencilerime dair var. İki yıl sonra bir dağbaşın da öğretmen olabilirim. Yapmak istediklerimi yine erteliyor da olabilirim. Ya da hiç bir şey yapamıyor da olabilirim.

Bu iki yıllık bir süre sonra hesabını vereceğim bir şey. Aslında harfi harfine bir şeyden değil. Odadaki göstergelerin ve gelen verilen durumuna göre değişecek bir yola gitmeden bahsediyorum. Bir yandan haritanızı okuyorsunuz, diğer yandan olanları olabilecekleri düşünüp yolunuza gidiyorsunuz. Matematiksel yöntemler kullanıyorsunuz ama sayılar yerine sonuçları ele alıyorsunuz. Önceden eldeki sonuçlarınızı çokta "doğru" olarak düşünmeden ama onları reddemeden bir cetvel oluşturuyosunuz. Bunlar bürokrasi / ağır ödevler değil. Birisi ile konuşurken bile şekillenebiliyor. Tabi ki karşınızdaki bunun farkında olmuyor. Aynen sizin farkınızda olmadığınız bir çok şey gibi.

Ne tuhaftır elimde geleceğe dair tek bir nokta yok.
Ama bunun belirli bir hedefim olmasından daha çok tercih ediyorum.

***
Yorulduğumda üç şey beni dinlendiriyor: Müzik dinlemek, okumak ve uyumak.
Sevindiğimde ise bir şey beni üzüyor. Onun bir gün anı olacağıdır.
Belki bu yüzden sevinmekten, şaşırmaktan nefret ediyorum.
Ama anımsamak ve geçmiş kadar büyük bir çöplük yok sanırım.
Belki kendime tek itirazım.
İnsanların çocukluk geçmişlerinin çöplük olmadığıdır.
Reyhani'nin daha yeni yetme olduğu çağlarda içki namına kolonya içme çalışmasını anımsıyorum. Ankara'dan getirilmiş yeşil renkli kadife, tuğlu ve düğmeli koltukların; içi birkaç kristal bardak dolu vitrinlerin olduğu; bir koridordan biraz geniş ve tavanı yüksek bir samanlıktaydık hepimiz. Yanan sarı ışığı ve örümcek ağlarına yapışmış samanlar geliyor aklıma. Sonra hepimiz evlere dağılmıştık. Ardından o koltuklara oturup bize masal anlatan Periza ebeyi anımsıyorum. Koltuğun altında sallanan tuğlar hep ilgimi çekerdi.

***
Bir yaz daha bitti.

***
Bundan iki yıl önce yazılan ve 2008 Mart'ında elden geçirdiğim öyküyü (sanırım) bitirdim. İsteyenlerin bana mail atması yeterli. Ve öykünün adını değiştirdim. Artık o öykünün adı "Polonyalı Devrimci". Bazen birileri ile konuşursunuz ve planlarınız değişir o bunun farkında değildir ama sizde zaten birçok şeyin farkında değilsinizdir. Bu öyküyü de bir dostumla muhabbetim değiştirdi.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Revolution (2003) / Karandila Gypsy Brass Orchestra (Bulgaristan, Roman)

01. Arbeiter von wien
02. Lenin
03. Brader zur sonne
04. Bella ciao
05. Avanti popolo
06. Mein vater wird gesucht
07. Hawa nagila
08. Partisanen vom amur
09. Guantanamera
10. Comandante che guevara
11. We shall overcome

Bir çok dostuma bu linki göndermiştim.
Umarım biraz olsun sevmişlerdir.
Zaman olmadığı için çok bir ek yapamıyorum.

Buradan...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

sonsuz ve sonra

üzülmüş annelerin ağlamasına benziyor
her şeyin bir biçiminin olmadan asılması
ve ondan bir parça alıyor bıçak
yeni yerler ekliyor usta
gerçekler hayallenebiliyor bazen
ondandır elinde çiçeksiz bir vazo
kayıksız denizci
uzun yoldan geliyor hep
kısa yollar bile uzuyor
dişleriyle yırtıyor trenini bozkırın
nasıl da acıyor demir
mutluluklar üzülmeler için paşam
demesin kimse
kusmuk döküyorlar
uzun ince bir ara
başını kaldırıyor birden
rüya bu rüya
paşam bu tren ne zaman gider oraya
bir çocuğun gölgesi düşüyor cama
annesi hiç görünmüyor.
ve sonra yeniden soruyor
paşam bak biz ne kadar...
sefalete
aldanmaya kokusuna onların
soğuması elde sigaranın
asalete
dalması pencereye birinin
geçerken ışıltısı hayatın

parlayan birkaç nokta
iki artı bir yekte
(sen inan buna)
hayalinde gerçeğin
Ağzında bir tren, oyuncak
istikamet
bozkırda bir nokta
sonsuz ve sonra
.. .

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Gazinoda 8 Kurşun (*)


Ramazan ÇETİN (DHA)

DENİZLİ’de bir gazinoda çıkan kavgada, müşterilerden Reyhani Keklik (36) tabancayla vuruldu. Ova Gazinosu’nda garson olarak çalışan Reyhani Keklik, dün gece eğlenmek için Develi Köyü’ndeki gazinoya gitti. Alkol alan Reyhani Keklik, gazinoda müşteri olarak bulunan ve daha önceden araları bozuk olan M.S. (41) ile tartışmaya başladı. M.S. belindeki tabancayı çıkarıp Reyhani Keklik’e art arda 8 el ateş etti. Vücuduna isabet eden mermilerle ağır yaralanan Keklik, kurtarılamadı. M.S. gözaltına alındı.

(*) http://www.hurriyet.com.tr/ege/12259524.aspgid=142&srid=3540&oid=6&l=1
Ve hayatta bitermiş be Riko...
Sen ki deliliğinle anılacak üzerine onca olabilecek kahramanlıklar anlatılacak adamsın...
Şimdi gözlerini kırpıştırıp durma öyle...
(Ki bu "turist" dediğin kardeşin saygılarını iletir ve o öldüğüne inanmamaktadır)
Hep böyle mi olacak ha?
Ama insan olmak büyük bir cüssedir.
Küçük bir yazıda bile aynı anda hem garson hem müşteri hem de sekiz kurşun yiyen olur.
Bir de ağır yaralıdır.
Öldüysen eğer kurşundan değil "kan"sızlıktandır.

Ama hikaye devam ediyor be Riko.
"Riko birgün içmiş, içmiş..."
(İçmeyip ne yapacak?)

10 Ağustos 2009 Pazartesi

"Sonrası Kalır"... Gerçekten kalacak / Ülkü Tamer

10. Ağustos.2009 • Pazartesi • Sabah Gazetesi web sayfasından alınmıştır.

Cumartesi Edip Cansever'in doğum günüydü. [08. Ağustos. 1928] Yaşasaydı, 80'ini devirmiş olacaktı şimdi. "Yine de en genç şair sensin" diyerek takılacaktık kendisine.
En sevdiğim sanatçılardan (ve dostlarımdan) biriydi Edip. A Dergisi'ni yayımladığımız dönemde neredeyse her gün görüşürdük. Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Doğan Hızlan, Erdal Öz... Hepimiz öğrenciydik. Ayda 10 lira verirdik dergiye. Edip ise koskoca "işadamı". O 30 lira verirdi.
Bütün dünyası şiirdi. Kapalıçarşı'daki penceresiz odasına kapanır, bir dize için saatlerce düşünürdü.
Akşamüstü buluştuğumuzda yüzü gülüyorsa tamam... İşler yolunda demekti. Düşünceliyse, hâlâ doğum sancıları içinde... Besbelli, şiirini oturtamamış.
Bugünün kimi şairlerine örnek olacak "kılı kırk yaran" titizliğini düşünüyorum da, "o da erken gitti" diyorum. Yaşasaydı, edebiyatımız daha nice ölümsüz şiirlere kavuşacaktı.
***

Elli bir yıl oluyor, Edebiyatçılar Derneği bir Kitap Sergisi açmıştı İstanbul'da. Harbiye'de, şimdiki Şehir Tiyatrosu'nun bulunduğu yerde. Derneğin en genç üyeleri olarak, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, bir de ben serginin hamallığını yüklenmiştik. Yayınevlerini dolaşarak yazarların kitaplarını toplamış, onları fotoğraflarının altına özenle yerleştirmiştik. Satış da bizden soruluyordu.
Bir gün genç bir adam Edip Cansever'in Petrol'ünü aldı, kitabın parasını ödeyip gitti. Yarım saat geçmemişti ki, alı al moru mor koşarak döndü. Kitabı uzattı. "İade etmek istiyorum," dedi. "Ben bunu petrol hakkında bir kitap sanmıştım." Bir an durdu, sonra ekledi: "Meğer hikâyeymiş."
Edip'e az takılmadık o hafta... "Öykü yazıp şiir diye yutturuyorsun."
***

1947'de yayımlanmış ilk şiir kitabı İkindi Üstü için de takılırdık. "Bende bir tane var. İstersen sana satayım. Kaç para verirsin?"
Kızardı Edip. "Benim öyle bir kitabım yok," derdi.
Reddetme değildi bu, yok sayma da değildi aslında. O acemilik dönemini çoktan geride bırakmış olmanın, artık o şiirlerle anılmak istememenin dile getirilişiydi.
Bir gün, uzun, içten bir konuşma sırasında yine İkindi Üstü'den açıldı söz. Edip, gülümseyerek, "Biz de bir yerlerden başladık işte," dedi. "Bu kadar şey yazdım. Beni İkindi Üstü'yle değerlendirmeye kalkanlar olursa, bu onların sorunu."
Her şair "bir yerlerden başlar işte"... İlk şiirleri, ilk kitapları düşünün. Sözgelimi, Turgut Uyar'ın "Ben de günahkâr kullarındanım Allahım" diye başlayan Arz-ı Hal'ini... Turgut da oradan başlamıştı. Önemli olan, başlanılan yerde kalmamak.
Edip'in toplu şiirlerini içeren Sonrası Kalır'da iyi ki İkindi Üstü de var. O bölüm, sanatçının başladığı yerde nasıl kalmadığını, nerelerden nerelere geldiğini somut bir biçimde gösteriyor.
Ben o ilk 30 sayfayı da keyifle okudum. Acemilik, özenti... Olumsuz ne isterseniz var. Edip orada kalsaydı elbette keyifle okuyamazdım. Ama o şiirler Nerde Antigone'yi, Çağrılmayan Yakup'u, Kirli Ağustos'u, Şairin Seyir Defteri'ni, Oteller Kenti'ni yazmış bir sanatçının çocukluk yaramazlıkları...
***

Sanıyorum, Kitap Sergisi'nde Petrol'ü geri getiren genç bir yerde doğru söylemiş. Edip'in çoğu şiiri öykü anlatıyor. Şiirle öykü anlatmak en güç sanatlardan biri... Ya öykü güme gider ya da şiir. Edip bunun dengesini az görülür bir ustalıkla sağlamıştı. (Burada Melih Cevdet Anday'ı da anmalıyım.) Sadece Tragedyalar ya da Ben Ruhi Bey Nasılım gibi kitapları değil, Masa da Masaymış Ha, Yerçekimli Karanfil gibi kısa şiirleri bile öykü anlatır. Edip'in şiirinin bir özelliğidir bu... Somut görüntülerden kaynaklanan bir şiir...
***

Edip en sevdiğim şairlerden biri olmuştur hep. Sonrası Kalır' daki bütün şiirleri daha önce kimbilir kaçar kere okumuştum. Şimdi doğum gününü anımsayarak kitabı karıştırırken bir şey farkettim.
Kimi şairler "zekâ"yla, "çarpıcılık"la birdenbire öne çıkıp "günün şairi" oluyorlar. Kesinlikle küçümsemiyorum, yazdıkları elbette güzel... Bazen çok güzel... Ama o pırıltılı aydınlık zamanla ışığını yitirmeye başlıyor. Okudukça eskitiyorsunuz o şiirleri, ilk tadı alamıyorsunuz.
Kimi şairler ise zamanla büyüyor.
Yazdıklarında siz okudukça yenilenen bir şeyler oluyor. Derinden derine işleyen, her okunuşta sizi yeni keşiflere götüren bir edebiyat.
Edip o edebiyatçılardan biri. Sanırım gittikçe büyüyecek, kuşağının "en kalıcısı" olacak.

* Köşeli parantez bana aittir.

"Sonrası Kalır"... Gerçekten kalacak / Ülkü Tamer
10. Ağustos.2009 • Pazartesi • Sabah Gazetesi web sayfasından alınmıştır.

Sonrası Kalır / Edip Cansever - şiir için tıklayın

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Kuş Sürülerinden Bir Duvar / Edip Cansever

Eskişehirli bir tüccar tanırdım, bıyıkları
Gereksiz konuşan bir adamın sakarlığında
Enfiye çekerdi, bahçesindeki gülleri anlatırdı
Çocuksu yüzler bırakırdı bir takım ambarlarda

Sonbahar böyle geçerdi, o tüccarın sıkıntısı gibi
Deniz kıyılarında, hayvan leşleri arasında
Kış sanki iyi geçecek, bakıp duracaksın
Yılbaşında eski bir sevgilinin gönderdiği bir karta

Niye mektup yazmıyorum eskisi gibi
Kahverengi bir şeyler oluyordu mektuplarda
Yaşlı bir korsanın öğle uykusu doluyordu
İçime ve uykusuzluğuma

Kaypak bir haritam var şimdi, önüme seriyorum
Birbirine karışıyor Avrupa ve Asya
Bütün kara yollarında ölüme yakın bir şey var
O kadar yaklaşığım ki şu ölüm duygusuna

Okyanuslardan hiçbir şey anlamıyorum
Küçük denizlerde yaşadım da ondan mı acaba
Değilse neden bir türlü ısınamıyorum
Yoksa büyük acıların kaptanları mı dolaşır okyanuslarda

Ey büyük kaptan, Bodrumlu sarmaşıkçı
Ey gün günden yüreğimi kanatan ada
Bir yer istiyorum üstünde, doğduğum bir yer olsun
Ve uzun yollarda hiç konuşmayan şöförlerin yanında

Ey orman yollarındaki su sarnıçları
Duyuyorum içinizdeki eski ses yüklü plaklarda
Ölümün bitmiş yasını, sevincin yok olmuş fırtınasını
Sözlerini çok değişik aşkların da

Eskişehirli bir tüccar vardı. Var mıydı
Duygular, zamanlar da bir çeşit insan mıydı yoksa
Kuş sürülerinden örülmüş bir duvar
Hangi kuşu çeksem ölüyor avucumda.

Edip Cansever • Kirli Ağustos • 1970 • de yayınevi