26 Ekim 2011 Çarşamba

İyi Geceler Türkiye


Ölüme, ölümlere seviniriz; cinayetlere seviniriz; bize dokunmayan (belki çıkar sağladığımız) haksızlıklara, hukuksuzluklara seviniriz; kendi tekerimiz döndükçe zulümlere, acılara seviniriz. Sonra da anlaşılmamaktan, ahlakın bozulmasından ve insanların birbirine saygılarını yitirmesinden şikayet ederiz. Daha kötüsü de, daha da böyle devam edeceğizdir...

****
2000 yazında William Saroyan'ın "Dünyanın Bir Öğle Sonrasında" adlı kitabını okuyordum. Kitaptaki erkek çocuğun adı "Van"dı. O zamanlar konulara çok hakim olmadığım için bilmiyordum. Kitabı okumaya devam ettikçe, aklıma iki de bir Van şehri geliyordu. Kitabın ilerleyen sayfalarında Saroyan oğluna isminin nereden geldiğini açıklıyordu:
“Van diye bir şehir vardır, Türkiye’de; orada olurduk. Zaten senin adın da o şehirden, Van’dan geliyor.”(*)
Sonrasından sahaflardaki dergilerden, kitaplardan Sorayan'ın Türkiye ziyaretini, kitaplarını, oyunlarını öğrendim. Bugün kitaplarını Aras yayınları basıyor.

Geçtiğimiz bahar, kardeşim Van hakkındaki -muhtemelen bir doktora tezinden düzenleme- kitabı okurken bir çok ilginç ayrıntıyı anlatmıştı. Örneğin Fatih'in bayağı sayıda Ermeniyi İstanbul'a getirttiği ve bir kısmının da eski zamanlarda Sivas'a göçtüğü gibi ayrıntılar. Eski zamanlarda Van'daki zanaatlar, ticaret hayatı ve topluluklar hakkında irili ufaklı bilgilerde vardı içlerinde... Bir de yazarın sağcı-muhafazakar bakışının parıl parıl parladığı paragrafları okudu kardeşim: Konuştuk, gülüştük. Ama Van'a ilgimiz, saygımız arttı.

Van şimdi yıkıldı. Nedeni binalardaki dayanıksız sistemler değil, zamanında o sistemlere de izin veren her şeyi çalınmış, tecavüze uğramış ama bunun farkında olmamışlarımız tarafından yıkıldı. Onlar yarın Türkiye'nin her bir yerini yıkacaklar ve yine aynı lakırdıya devam edecekler. Ne zaman ki kendileri de bu acılardan paylarını alır, bi' ihtimal bir şeyler öğrenebilirler.

Bir Sabah Libya'da Demokrasi Güneşi Doğar

Kaddafi öldürüldü. Kaddafi'nin öldürülüşünü izlemedim. Fotoğraflar yeterince açıklayıcıydı. Aklıma yıllar önce öldürülen Çavuşevsku geldi. Halkların beslenememiş ama oluşmuş beklentileri çoğu zaman emperyalistler tarafından iyi kullanılıyor. Bazılarına bir gün demokrasi çıkageliyor.

Philippe Desmazes / AFP / Getty Images
Libyan National Transitional Council (NTC) fighters escort a pro-Muammar Qaddafi fighter (center) after he was captured during a street battle in Sirte on October 18, 2011.

Muammer Kaddafi taraftarı bir savaşçı (ortada) sokak çatışmaları sırasında yakalandıktan sonra Libya Ulusal Geçiş Konseyi savaşçılarıyla. Sirte / Libya, 18 Ekim 2011. 
Yukarıdaki fotoğrafta yakalanmış -muhtemelen- Libyalı yaşlı bir adam ile onu tutan ve yine -muhtemelen- Libyalı olan iki genç görünüyor. Onlar Libya'nın geleceği... Kadraja sığanlar çok mu bilindik? Giyimlerinden, kilolarından iki farklı zihniyeti görüyoruz. Adam yaralı, zayıf... Diğerleri bayağı iyi durumda görünüyorlar. Bana çok şey anlatıyor bu fotoğraf. Ama kim iktidar kim muhalif belli değil.

Kaddafi ekonomik olarak dünyanın en imkanlı ülkelerinden birisini kurdu ama ideolojik olarak yenildi. Çünkü kapitalistlerin öyle yada böyle insanları inandırdıkları 'düşünce özgürlüğü', kendini ifade etme hakkı nihayetiyle kendi kendini yönetme aptallığına halkını inandırmadı. O, dolambaçlı yolları kullanmadan iktidarda olmanın bütün nimetlerinden yararlandı, devran dönene kadar... Libyalılar şimdi kendi kendilerini yönetecekler ve özgürce düşüncelerini ifade edecekler: Aynı Batılılar yada bizim insanlarımız gibi...

Alacağı, düşüneceği, yapacağı hatta yatak odasında neler olacağı önceden belirlenmiş, söylenmiş. Skalası "normal"den "anormale" kadar genişleyebilecek bir toplam 'özgürce' ülkesini yönetecek. Hukuk, güvenlik, maliye, eğitim, sağlık ve bütün sistemleri "zengin"ler, "uzman"lar, "bürokrat"lar, "din adamları" tarafından yönetilirken: Ne yapacağı / eyleyeceği / düşüneceği / söyleyeceği sınırlanmış yaşamlar birlikteliği ne kadar seçebilir ise o kadar seçebilecekler o kadar kendilerini yönetecekler, o kadar özgür olacaklar.

Ve buna demokrasi diyecekler.

İyi geceler Türkiye
25 Ekim 2011
---
(*) Alıntı kaynağı: http://mesrutacikmazi.blogspot.com/2011/01/dunyann-bir-ogle-sonrasnda-william.html

13 Ekim 2011 Perşembe

Haşîşîler: İslam'da Radikal Bir Tarikat • Bernard Lewis

Haşîşîler
İslam'da Radikal Bir Tarikat
(1967)
Bernard Lewis
Çeviren: Kemal Sarısözen
 Kapı Yayınları, Nisan 2005
 
Sahafların, kitapçıların ucuz kitaplar bölümü farklı okumalara sebep olabiliyor. Özellikle ilginizi çekip ama bir türlü yoğunluktan başlayamadığınız alanlarla ilgili kitapları ucuz kitaplar içerisinde görünce insanın eli uzanmadan edemiyor.

Neden İlgi Çeker?

Kendini tek ve doğru olarak ifade eden ortodoks dini inanışın tarih yorumu taraflı (kimi zaman aşağılayıcı) olunca dinler tarihini farklı kaynaklardan okumak ilgimi çekiyor. 
İranlı Haşişiler için çoğulu melahide, tekili mülhit olan Arapça (...) sözcükler kullanılmıştır. "Dinden çıkan, dinsiz" manasına gelen bu sözcük sıklıkla, ehlisünnet dışı tarikatlara, bilhassa da Haşîşîlerin bağlı oldukları İsmailî mezhebine atfen kullanılmıştır.
Tarih Nasıl Anlaşılır?

Kitabı alma gerekçemin tarih dışında nedenleri de var. Son yıllarda Türkçe'ye çevrilen ya da yazılan onlarca 'tarihi roman'da geçen ve bugün 'normal' karşılanmayan olay, yaşantı ve kişiye dair cahilce vurgulamaları dinlemenin de etkisi bunlardan birisidir.
"Haşhaş kullanımı ve haşhaşın tesirleri o dönem de bilinmekteydi ve bir sır değildi; ne İsmaili yazarlar ne de diğer ciddi Sunni yazarlar, tarikat mensupları arasında uyuşturucu kullanıldığını öne sürmüşlerdir."

Ya da tarihsel figürler hakkında atılıp tutulan onca 'çılgın' iddiaya rağmen aslında anlatılan kişinin anlatıldığı gibi bir yaşam sürmemiş olması ihtimali de var:

(Hassan Sabbah'ın) İranlı vakanüslerin aktardıkları, İsmaililerce kaleme alınmış biyografi, sofuluğuna ve dünyevi hayattan elini eteğini çekmişliğine vurgu yapmaktadır.
Peki Hassan Sabbah'ta çılgın olan ne:
... Haşişilerin (Hassan Sabbah'ın) tarihte bir eşi bulunmamaktadır; o da, terörün politik bir silah olarak uzun vadede planlı ve sistematik bir şekilde kullanılmasıdır.
Neden Haşîşîler?

Kelimelerin zaman ile kazandıkları anlamlarını görmezden gelerek bugünkü anlamları üzerinden tarihsel yorumlar, romanlar yazılmaya başladığında işler karışıyor. (1)
 Haşişi ismi dahi Suriye coğrafyasına aittir ve muhtemelen her yöne çekilebilecek bir sözcüktür. Her halükarda hikayeyi çekici kılan, bu isim olmuştur. Önümüze konmuş çeşitli izahatlar arasında kulağa en makul geleni, bunun, tarikat mensuplarının -yaptıklarından ziyade hal ve tavırlarına saplanıp kalınarak- yabanıl inançlarını ve abartılı tavırlarını hakir görmenin bir ifadesi sayılmasıdır."
Yine de yazar eleştirdiği ama kedinin de vazgeçemediği kitabın adını bu "hikayeyi çekici kıl"mak için seçtiği görünüyor. Çünkü yazarında bahsettiği gibi:
"Haşişi sadece Suriyeli İsmaililere atfedilmiş yöresel bir isimdir; İsmaililerin İran'daki veya başka herhangi bir yerdeki kolları için bu ismin kullanımı asla söz konusu olmamıştır."
Oysa kitabın odaklandığı kişilerden Hassan Sabah İran'da Alamut Kalesi'nde yaşamış ve Yeni Davet'çi bir İsmaili'dir. :
Arapça haşiş sözcüğü, aslen "ot" bilhassa da "kuru ot veya hayvan yemi" manasına gelmektedir. Daha sonraları, yalnızca Ortaçağ Araplarının uyuşturucu tesirine aşina oldukları hintkeneviri (cannabis sativa) yerine kullanılmaya başlanmıştır. Daha modern bir sözcük olan haşaş, "haşaş kullanıcısı" anlamına gelmektedir.

Ataların Mirası Ne Kadar Silinir?

Din ile ilgilenmeyenlerin fazla farkında olmadıkları bir şey vardır. Her dinin, resmi bir dili ve milliyeti vardır. Yahudiler kardeşleri Araplardan farklı olarak, Yahudi olmanın sadece kendilerine tanınmış bir kutsal üstünlük olarak yaydılar. Araplar ise bunu ret ettiyse de uygulamada hep böyle olmadı:
"İslam dışı kitlelelere dinlerini değiştirme (ihtida) yoluya hayat bulan İslam'ın yayılışı, sayıları çığ gibi büyüyüen yeni Müslümanların, beraberlerinde, Müslümanlığı ilk olarak benimsemiş olan Arapların hiç de aşinası olmadıkları Hıristiyan, Musevi ve Farsi geçmiş tecrübelerini İslam cemaati içerisine taşımalarına yol açmıştır. Bu yeni Müslüman kitle, kendileriyle aynı dine inanıyor olmalarına rağmen, Arap olmadıkları gibi aristokrat da değillerdi; bu nedenle, hakim Arap aristokrasisinin, kendilerine, aşağı sosyal ve iktisadi mevkiler reva görmesinin yarattığı adaletsizlik hissi, söz konusu kitle mensuplarını mevcut nizamın meşruiyetini sorgulayan hareketlerin tabii birer neferi olmaya itmiştir."
Ataların Ruhu Canlanır mı?

Dine, farklı dil ve etnik kökenlerden her yeni katılım; yeni ve birbirinden farklı onlarca yoruma ve bunların sonucu olarak farklı toplumsal kural-yaşantı ortaya çıkarması kadar doğal bir gelişme olamaz. Kimse atadan öğrendiğini bir günde unutup her şey hakkında kuralları olan bir düzene geçemez. Bu süreçlerin her zaman hoşnutlukla bittiğini ise sadece 'resmi' tarih kitapları ile ortodoks din adamları söylüyor: 'Herkes güle oynaya o dine geçmiştir. Hatta ne kadar aptallık yapıp yıllarca bu gerçeği görmediklerine şaşmışlardır.'
(İsmaililer -Yeni Davet- içerisinde)(...) "mucizevi güçlere sahip olduklarına inanılan ve öğretilerinde din dışı Gnostisizm, Maniheizm ve diğer pek çok Farisi ve Musevi-Hıristiyan öğretilerin harmanlanması olan mistik ve aydınlanmacı fikirlerin yer aldığı, kutsal adamlar -imamilar ve dailer- mezhebidir. Bu kimselere atfedilen inanışlar arasında, ruhun bir bedenden diğerine geçmesi (tenasüh), imamların ve kimi zaman dailerin de Allah mertebesine konulması ve sefahat - her türlü hukukun ve sınırlamların bir kenara itilmesi- yer almaktadır. Kimi bölgelerde -mesela İran ve Suriye'de yer alan köylüler ve göçebeler arasında-, Şiilik öğretilerinin ve kökenleri daha eskilere dayanan yerel mezheplerin ve akidelerin karşılıklı etkileşimlerinden türeyen yerel dini oluşumlar ortaya çıkmıştır."
Belirleyici olan resmi dinsel düzen bunları kendi sistemine uydurmaya çalışsa bile bir yerde bunu önüne geçmesinin sınırları vardır: Özellikle fiziksel olarak ulaşamadığı yerleşim birimlerinde, göçerlerde ve gittikçe kendinde uzağa düşen topluluklarda. Kendisini korumak için geri çekilen her muhalif anlayış için bu fiziksel engeller birer propaganda ve örgütlenme alanına dönüşmeye müsaittir.

Eski Mirasın İktidarı ile Yeni İktidarın Mirası

Yine de derin ayrımlar (mezhepler) çevreden önce dinin otorite merkezinde ortaya çıkan iktidar kavgaları içerisinde ve iktidar özlemi olan grupların faaliyetleri ile başlayacaktır. Bir şekilde bu ayrımlar dinin ordu ve bürokrasisi ile çevreye taşınacağı gibi merkezdeki hoşnutsuzlar ile çevredeki hoşnutsuzların buluşması zor olmayacaktır. Bir taraf kendisine kitle yaratırken, diğer tarafın ise kendi hoşnutsuzluğunun kitlesini güçlendirecek, ideolojik olarak onunda beslemesine izin verebilecek böyle bir ayrım ile organik bir ilişkiye girmesi kaçınılmaz olacaktır. Önce yeni iktidarın miras kavgasına bakalım:
(Ali'nin kızı Fatma soyundan gelen) "Aşırılıkçılarla ılımlılar arasındaki kesin ayrışma, Hz. Ali'den sonraki altıncı imam Cafer es-Sadık'ın 765 yılında ölümünün ertesinde vuku bulmuştur. Cafer'in en büyük oğlu İsmail'di. Kesin olarak bilinmeyen sebeplerle ve muhtemelen aşırılıkçı unsurlarla olan ilişkisi yüzünden İsmail, Cafer'in mirasından reddolunmuş ve Şia, yedinci imam olarak bir küçük kardeşi Musa Kazım'ı tanımıştır. İmamlık, on ikinci imama dek Musa'nın soyundan gelenlerin elinde kalmıştır. Şia'nın çoğunluğu, 873 yılı dolaylarında ortadan kaybolmuş olan on ikinci imamın "beklenen imam", Mehdi olduğuna bugün dahi inanmaktadır. 
Burada ayrıntılandırılması gereken dine katılan eski yapının iktidarının (-odaklarının) yeni yapıda görev almak istemesi ve bunu bir şekilde ifade edecek bir yol arayışı ile ilgilidir. Dışlanma ile sonuçlanan her arayışısın  hegemonyanın dışına çıkamadığın da hegemonyanın ideolojik argümanlarını zayıflatma ve kendi argümanlarını güçlendirmeye çalışacaktır. Bu da:
"İsmaililer (...) Uzunca bir süre kendilerini gizli tutmuş olan topluluk, gerek bağlılık ve örgütlenme bakımından, gerekse de entelektüel ve duygusal bir çekim merkezi olmasından, rakiplerini geride bırakan bir mezhep kurmuşlardır. (...) Dindar kesimlere göre İsmaililer, gerek ananei gerekse hukuk bağlamında en az Sunniler kadar Kur'an'a itibar etmektedirler. Entellektüel kesimlere göre ise kadim, bilhassa da yeni-Eflatuncu düşünce temelinde kainata felsefi bir izahat getirmişlerdir. (...) hoşnutsuz kesimlere göre de, mevcut nizamı ortadan kaldırıp yerine imam önderliğinde yeni ve adil bir toplum inşa edebilmek için geçek bir imkan sunabileceğine inanılan, örgütlü, yaygın ve kudretli bir muhalefet hareketinin cazibesini uyandırmışlardır."
Mirasçıların Yol Ayrımı
(Mısır'da) Hz. Peygamber'in kızı Hz. Fatima'nın soyundan gelmelerinin bir ibaresi olarak, kendilerini Fatımiler olarak tanıtan yeni bir hanedanlığın temeli atılmıştır.
(...)
969 yılında (...) Fatımi liderler, eski hükümet merkezi Fustat yakınlarında, imparatorluklarının başkenti olacak Kahire adlı şehri ve inançlarının kalesi sayılacak el-Ezher isminde bir cami-üniversite inşa ettiler. 
Her ne kadar mirasçılar arasındaki ayrımlar yine kendi mirasları hakkında görünse de yukarıdan izlendiğinde ayrımın genetik kimi özellikler barındırdığını görebiliriz. Süreç ile oluşan ayrımlar sadece iktidar mücadelesi içerisinde birilerinin tutulması değil, sahip olunan mirasa göre gelişmektedir.  
(İsmaili gruplar) Birkaçı haricinde tümü, yıkmaya güçlerini yetmediği bir devletin ve nizamın güçleri tarafından bozguna uğratılmışlardır. Nadiren başarıya ulaşmış olanlar (...) iktidarın zırhına bürünüp islam cemaatinin muhafızlığına soyundukları anda, bizzat kendi taraftarlarına sırtlarını dönmüş ve bu kimseleri ortadan kaldırmışlardır.
(...)
Suriyeli ve İranlı Nizari İsmaililer, gaspçı saydıkları, Kahire'deki son Fatimilere asla bağlılık duymamışlardır.
İsmaili taraftarları kabaca söylersek Araplar ve Diğerleri olarak ayrılmıştır. İktidara gelen Fatimiler ile diğerlerinin arasına giren ataların mirasıdır. Sonuç olarak yolları ayrılanlar miraslarını yaşatmaya çalışacaklardır. (2)

Küçük Bir Ek

Dine katılan her halkın atalarının ruhunun bir süre sonra canlandığını söylemek zor olacaktır. Ancak kimlerin de canlanmayan atalar kimilerinde canlanmasına sebep olacaktır.
"Türkler sarsılmaz bir askeri güce sahiptiler; dini ekollerinin ortodoksisi karşısında herhangi bir ciddi karşıt fikir kalmamıştı. Lakin başka taarruz usulleri mevcuttu ve İsmaililik yeni biçimiyle, Selçuklu devletinin bünyesinde barındırdığı kalabalık bir tatminsiz kesimin önüne, yeni ve sağlam  bir başkaldırı stratejisiyle desteklenmiş görkemli bir ortodoksi eleştirisi getirmişti. İsmaililiğin eski daveti muvaffak olmamıştı; Fatımi imparatorluğu can çekişiyordu. Bir yeni davete ve yola ihtiyaç vardı. Tam da Hasan Sabbah isimli devrimci deha, bu ihtiyaçlara cevap olmuştur."
Hassan Sabbah ve Miras'a Eklenen Davet

Yol ayrımı ile kendi başlarına kalan ve mücadele etmek zorunluluğunda olan her grup ideolojisini yeniden kuracaktır. Gruplardan belli bir mirasının iktidarı için mücadele edenler: Miras ve kazanılanlar ile hedeflerini sadece geçmişten gelen ve aynı dil kökenine sahip halk ile sınırlamayacaklardır. Bu sefer miras başkalaşmış ve kendi evrensel ilan etmiş olarak güçlenme mücadelesine girişecektir.
"Orta Asya'dan Orta Doğu'ya göç etmiş Türkmen boylarına dahi nüfuz edebilmiştir."
Ayrıca belli bir uzlaşı sonucu oluşmuş her bir yorumdaki yabancı öğeler atılacağı gibi yerel bir dil ve yorum ortaya çıkacaktı.
"Yeni Davet'e ait dini eserlerin bir kısmında, Fatımi ilahiyatının sofistike kentli entellektüellerinin tersi istikamette, köylü diniyle özdeş tutulan pek çok büyü unsuruna rastlanmaktadır."
Hassan Sabbah'ı öne çıkartan sistematik bir düşünceden daha çok sistematik bir örgütlenme kurmasıdır. İran ve Suriye'nin her yanına yaydığı adamları ile suikastlar örgütleyecektir. Örgütlediği toplamın gözü karalığı ve eylemlerindeki acımasızlığı korkulan bir şöhreti olacaktır.
"... İsmaililer, bir yemin ve kabul olunma sistemine ve mertebenin ve bilginin belirlediği bir hiyerarşiye sahip gizli bir cemiyet meydana getirmişlerdir. Müritleri ser verip sır vermemiş olduklarından, haklarındaki bilgimiz bölük pörçük ve içinden çıkılmaz kalmaya mahkumdur."
Bununla birlikte yeni katılımlar için çevreye elçiler göndermek ve insanları davet etmek gerekmektedir.
Tarikat örgütlenmesi için kullanılan en yaygın tabir, "çağrı" veya "vaaz" manasına gelen da've'dir (Farsça'sı: Davet); temsilcileri,  'dai'lerdir.(...)Cezire (ada) kelimesi, dainin başında bulunduğu coğrafi veya etnik nüfuz alanını belirtmek için kullanılmaktadır. Diğer islami tarikatlarda olduğu gibi İsmaililer de, dini liderlerine Arapça'da şeyh, Farsça'da pir diye hitap etmektedirler. Tarikat mensupları için sıkça kullanılan tabir ise refik (yoldaş)'tır.
Örgüt yapısı kaçaklara karşı da kendi önlemini almıştır:
İsmaili öğretisi, özü itibariyle , serbestliğe mahal vermemektedir. İnsanın talimin, yani yetkin öğretinin izinden gitmekten başka seçeneği bulunmamaktadır.
Yenilirken
Merkezi otorite karşısında dağlara çekilen İsmaililerin sonunu halifelik değil Moğollar getirmiştir. Alamut Kalesi teslim alınmış, İsmaili arşivleri ve kütüphanesi yok edilmiştir. Peki geriye ne kalmıştır:
Katillere yakıştırılan ve kabaca "sofu" manasına gelen fedai tabirini de yine İsmaililer çıkartmıştır ve günümüze dek muhafaza edilebilmiş ilginç bir bir İsmaili şiirinde, bu kimselerin cesaretlerinden, sadakatlerinden ve kendilerini hiçe sayan adanmışlıklarından bahsedilmektedir.
Türkiye'de birbirinden farklı inanışların iz ve ayrıntıları görebiliriz. Kimi nazik durumlar bu konuları araştırılmasına kolay kolay olanak vermiyor. Türkiye toplumunun ne kadar Türk, dindar olduğu konusunda ilginç sonuçlara erişeceğimizi düşünüyorum.
"İsmaili inanışın manevi kavram ve yaklaşımları, İran ve Türk tasavvufuna ve şiirine alttan alta, dolaylı yollardan tesir etmeyi sürdürdüğü gibi, 15. yüzyılda Türkler arasında patlak vermiş olan derviş isyanındaki, 19. yüzyılda İran'da patlak vermiş olan Babi ayaklanmasındaki devrimci mehdilik çıkışlarında da İsmaililikten esinlenmeler fark edilebilmektedir."
 13 Ekim 2011
--- Dipnotlar ----
(1) En ilginç örneklerden birisi sevişme eylemi hakkında olandır. Eskiler muhabbetine doyum olmayan, atıştıkları arkadaşlarını "biz çok sevişirdik" ile anlatırken günümüzde bu kalıp farklı anlamlara gelecektir. Orhan Kemal, Sait Faik'i anlatırken vurguladığı sevişme eylemi eski anlamı içrektir.Orhan Kemal, Sait Faik'i Anlatıyor. 
(2) Kitapta anlatılanlar ile oluşturduğum ayrışmalar tablosu:
_____________Ali Taraftarları_____________
.......||.....................................................||..........
On İki İmam...................................... İsmaililer..
(Musa Kazım Taraftarları).......(İsmail taraftarları)
.............................................................||...........
...................Fatimi iktidarında oluşan ayrılmalar...
..........................||....................||..................||.....
..........................||....................||.............Dürziler
...................Nizari'ciler.......Musta'cılar................
.................(Yeni davet).....(Eski Davet)..............
_____________________________________ 
 (*) Bütün alıntılar kitaptan yapılmıştır:  
Haşîşîler: İslam'da Radikal Bir Tarikat -  The Assasins: A Radical Sect in İslam, 1967 - Bernard Lewis - Çeviren: Kemal Sarısözen - Kapı Yayınları - 1. Basım - Nisan 2005

11 Ekim 2011 Salı

gazetenin biri • (some newspaper by ?)


-------------------------------------------------------
Gazetenin Biri
-------------------------------------------------------
Ülkenin biri bombalandı.
Adamın biri daha fazla güç ve para istiyor.
Ülkenin biri daha fazla güç ve para istiyor.
------------------------------------------------------

Şeytan İni'nden çıkış

Bir kutu alıp içine filmler doldurmaya başladığımda hangi filimleri seçeceğimi pek bilemiyordum. Öyle ya da böyle başarılı yapıtları toplayıp izlemeliydim. Zamanımı boşa harcamamalıydım. Gittiğim çoğu filimde gördüğüm "bu da ne ya!!" diyen insanlardan olmak ve sürpriz yaşamak istemiyordum. 
İnsanlardan bir çok filim önerisi aldım ve çoğunu izledim. Ağırlıklı bir kısmını sevmiş olsam bile kendi filimlerimi genelde aralarda buldum diyebilirim. 
Türkiye'de bir çok filmi izleyebilir ve bulabilirsiniz. Yine de  farklı-bilinmeyen başarılı filmlerin yayılmasını sağlayacak kişilerin aynı filmlere (yönetmenlere bile değil) kilitlenip kalmış görürsünüz. 
Beğendiğim bir filmin yönetmenin diğer filimlerini de izlemeye çalıştım. Her yönetmen için bunu gerçekleştirebildiğimi söylemeyeceğim. 
Tezgahtarlar (Clerks) Vancouver (Kanada)'da izlediğim bir filim beni fazlası ile sevindirmişti. Bu film muhtemelen kuzeyin kuzeyinde bir şehirde yaşayan muhalif eğilimli iki tezgahtar ve çevrelerindeki insanlar arasında geçiyordu. Tezgahtarların bir günü içerisinde olanlar ve dönemin gençlerini tanımak ilgimi çekmişti. Dönemin modası, saç kesimi, günlük dilleri, konuştukları konular, takıntıları ile o film "Clerks"ti (1994, Yön: Kevin Smith). 
Kevin Smith çok az bir para ile çektiği bu filmin ikincisini de çekti. Evet, izlemedim. 
Şeytan İni (Red State, 2011)...  Filmden Sonra...Haftada bir filme gitme arayışı içinde filim bakınırken Kevin Smith'in yeni bir filmine rast geldim. Afişi korku filmi formunda görünmesine rağmen Kuzey Amerika'da onlarca küçük örneğini görebileceğiniz tarikatlar üzerine olduğu belliydi. Aklıma 21 Gram (2004, Yön: Alejandro González Iñárritu) gelmedi dersem yalan olur. 
Yönetmen filime sanki kendi açmazlarını da taşımış. Böylece belli bir tehlike oluşturana kadar bu tarz yapılanmaların gelişiminin nasıl gözardı edildiğini ve ardından nasıl ortadan kaldırıldığını irdelemiş. 
Filmin içerisinde eşcinsellere karşı olup kendileri de eşcinsel olan tarikat üyeleri gibi sıkıcı bağlantıların olmayışı ve tarikat liderinin 'samimiyeti' filimin anlatım gücünü arttırmış. Hem tutucu bir tarafı, hem de serbestlikte sınırını bilemeyen gençleri de vermesi ile 'Amerikan toplumunun sınırları neresidir'i gösterebiliyor. 
Filmden Sonra YoldaEşcinseller, evrim teorisi, ateistler, solcu kurumlar, akademideki kimi hocalar, yazarlar, sanatçılar ve aklınıza gele(meye)cek onca yere ve kişiye karşı bir propaganda sürecini örgütleyen benzer küçük dini (kimisi milliyetçi grupların) web sayfalarını internette rahatça bulabilirsiniz. Hiç gitmedikleri ülkelerin dillerinde bile web sayfaları hazırlamayı ihmal etmezler. Genelde ciddiye alınmazlar. Bir kısmının bariz soğuk savaşın karşı propaganda büroları olduğunu kullandıkları dilden bile anlayabilirsiniz.
Amerikan toplumunun eğitim sistemi ve liberal uygulamalar içerisinde bu tür küçük dini gruplar kendilerine yer bulabiliyor. Bizim ülkemizden kimi tarikatlar da onlara katılabiliyor. İngilizce dil kursu için yazıldığım yarı devlet destekli göçmen okulunda bile hocaların konularda işlediği bu tür dini gruplar oluyordu. Çünkü ortalama ayda bir bu gruplara ve kiliselerine dair haberler yayınlanıyordu. Bir kaç ders boyunca 39 karısı ve sayısız çocuğu olup Kanada içlerinde yaşayan bir tarikat lideri hakkındaki haberleri işledik. 
***
Bir gün çalıştığım işyerine gelen yaşlı ve bayağı atletik görünen Polonyalı dinci bir adamın saçma dini propagandasını dinlemek zorunda kalmıştım. Benim geldiğim ülkeyi öğrenince çirkinliğini (aynen bizdekiler gibi) ortaya çıkarmaktan gocunmadı. Elektriği Hırıstiyanlar bulmuş, Ay'a onlar gitmiş, bir çok buluş onlarınmış ve ben niye Suudi Arabistan'a gitmemişim. Bu adamı dinleyince Türkiye'deki dincilerin neden İslam bilim tarihi gibi tuhaf şeyler hakkında müze çalışması yaptıklarını iyi anlıyorsunuz. Çünkü bilimsel başarılar, bilimsel düşünceye düşman olan dinlerin bile sidik yarışı alanına dönmüş. Tersi bir durumu arkadaşımla içkili gittiğim Pakistanlıların işlettiği dükkanda yaşadım. Ülkemi öğrenince alkol almış olmam onlara bayağı dokunmuş olmalı ki dinimi(!) sorgulamaya kalktılar. Çünkü dinciler dünyadaki insanları kendilerinden olan ve olmayanlar olarak görürler. Bir ülke müslüman yada hıristiyansa onlarındır ya da değildir. 
Radyoda programa katılan kendi vatandaşımın neredeyse yüzyıl önce çökmüş olan Ottoman Empire'ı hala yaşayan bir ülkeymiş gibi anlatmaktan geri duramayışını dinledim. (Aklıma Borat filmi geldi.) Tanıştığım cahil 'Türk'lerin (hatta diğer müslümanların) Mustafa Kemal'e küfretme fasıllarını dinledim. Tabii kimi kaçak solcularımızın da onlara nasıl destek verdiklerini söylemeden geçemeyeceğim. Daha onlarcasını da geçiyorum. Bu kadar insanı 'ideolojik' olarak besleyen onlarca dini tarikatı çevrenizde görebilirsiniz. 
Filmin ardından bunca şeyi düşünmek, sıkıcı geliyor. Oysa, Rutkay Aziz doğru diyordu: "Dünyada en korkulacak şey eyleme geçmiş örgütlü cehalettir" ve bunlardan sürüsüne bereket bulabilirsiniz. Hepsi de cennete gidecektir. 
09 Ekim 2011

6 Ekim 2011 Perşembe

dinci oligarşi

Hepimiz bir değiliz.

Hepimiz aynı kök ve tarihten gelmiyoruz.

Hepimiz aynı şeylere inanmıyoruz, aynı tarzda düşünmüyoruz.

Hepimiz var olmamızı aynı nedenlere dayandırmıyoruz.

Bizlerin, çok farklı gerekçelere dayansa bile doğru bildiklerimiz ve yanlış kabul ettiklerimiz var.

Güçlü olanın, kitapta yazanın daha insancıl, en doğru, hakkaniyetli olduğunu kabul etmiyoruz.

İnsanların korkularına oynayan her düşünce, her inanış kaybedecek. Çünkü insanlar hala bir şeylere sebep olur ve yapıp ederken; yalanları ve statüleri ile bu gerçekleri örtenlerin birer böcek, kul olduğu daha bir bilinecek.

Tarih bizim beklentimizin dışında o kadar düşünce ve eylemi barındırır ki bunları sahiplenmek zorunda olmamak ile birlikte eylemlerine saygı duyarsınız. Her şeyi aynı renkten kumaş ile dokuyup aynı sinir bozucu zihniyetleri ile süslemeye çalışanlara karşı halkların, insanların varoluşları meydan okuyacaktır. Farklı bir  sınıfta, halkta, mezhepte, tarihte ve mücadelede ortaya çıkacaklar, böceklerin haram ve yalan ile kurdukları imparatorluklarını çökerteceklerdir.

Hiçbir "haram"ı söz ilen örtemeyeceksiniz

Bir fotoğraf, eylem yapan öğrencileri susturmaya çalışan sivil memurlar ve polisler: SUSTURAMAYACAKSINIZ.

Gidilen yol insanlara tek bir çıkış yolu bırakacak: devrim.

O günü de göreceksiniz.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Çingene Çocuk • 1931 • Eva Besnyö (Macaristan)


fotoğrafsız notlar


fotoğrafsız dergisi
sayı: 3/4; Bahar -Yaz 2011
Dosya: Basın Fotoğrafçılığı

Fotoğraf ile ilgilenmeyen 'üniversiteli genç' az gibidir. Üniversite yıllarında fotoğrafçılık ile ilgilenlerden birisi olsam bile o dönem soL dergisinde İlker Maga'nın fotoğraf-fotoğrafçılığın bir anlık heves olması ve orta sınıf bir sanat pratiği gibi görünmesi hakkındaki yazılarından sonra soğuduğumu -en azından soğutarak yemeye çalıştığımı- belirtmeliyim. İyi hazırlanmamış birisi olarak elime geç vakit geçen makinalar ve kötü kurslar sonrası sadece bir izleyici olmayı, gerektiğinde de keyfim için çekerim kararını verdim. (Hala panaromik fotoğraflar çekmek isterim) Yine Maga'nın YGS'den çıkardığı fotoğraf kitapları da biraz daha fotoğrafın oluşum sürecindeki teknik dışı detaylara ilgimi arttırdı.

Fotoğrafta algı kırılmalarımdan birisi de Coşkun Aral'ın savaş fotoğraflarını yayınladığı albümü oldu. Ardından çıkan "Ölümün Yakasına İliştirilmiş Hayatlar" adlı kitabında paylaştığı anıları ve bazı fotoğrafları bu işin sadece elde kamera ile olacak bir iş olmadığını anlatıyordu.

***
Şimdi, günlük olayların içinden haber amaçlı çekilen fotoğraflar dışında fotoğrafçının belli bir konu/nokta belirlediği, araştırdığı ve belli bir süreyi harcadığı fotoğraflar daha çok ilgimi çekiyor.

Fotoğrafsız Dergisi
Fotoğrafsız dergisi ve Fotoğraf Notları ile geçen mart ayında karşılaşmıştım. Zamanımın sıkışık olmasından takip ettiğim dergiler arasında bir yer açamadım. Özellikle Fotoğraf Notları'nın foto-ropörtaj tarzını çok sevdiğimi belirtmeliyim. Arada dergileri elden geçirsem de okumadan geçiştirmek istemediğim için alamadım. Ama Fotoğrafsız'ın son sayısını alamazlık edemedim.

***
 İçerik olarak çalışılmış olmasına ve naiflik yapmamış olmalarına sevindim. Ayrıca "Majority World... Geçmişe Bakarken... - Shahidul Alam" (Çeviren: A. Bihter Çelik) yazısını yayınlamayı çok isterdim.

Dergide yayınlanan soruşturmaya gelmiş olan yanıtlardan Alam'ın uyardığı tuzağa düşmüş olan fotoğrafçılaır görmek ironi gibi görünse bile bundan önce okuduğum herhangi bir fotoğraf dergisinde görmediğim bir gerçekti. Alam diyordu ki:
(Batılı ajanslar - Belirtiler) Bağımsız gazetecilik zırva; bana satacak hikayeler ver. (diyor -B.)
Bu, tabii ki Güneyli fotoğrafçıları etkiliyor. Belli hikayelerin satacağını bilince, kendileri de "uygun" fotoğrafları sağlamaya başlıyorlar. Dhaka sokaklarında elinde oyuncak bir silah taşıdığı bilinen bir adam özellikle dini mitinglerde tekrar tekrar fotoğraflandı.(1)
Soruşturmaya gelen yanıtlardan bir alıntı:
En temel problem fotoğrafçının çektiği fotoğrafın uluslararası anlamda ne derece değerli olduğunun tespit edilmesi. Bazen çok önemli olduğunu düşünerek çektiğiniz ve yolladığınız bir konuya aynı hassasiyette karşılık bulamıyorsunuz. Bu anlamada global ölçütte düşünmek çok önemli. Çok fazla yerel bakış açısı yaşadığınız olaylara gerektiğinden fazla önem vermenizi sağlıyor. (2)
Yine buna karşı Alam diyordu ki;
... onlara göre, (Batılı ajanslara - B.) Güneyli bir fotoğrafçının, Batılı izleyicilerin sahip olduğu bu karmaşık görsel bir dili, sanatsal bir düzeyde ifade edebilmesini bir yana bırakın, kavrayabilmesi bile kapasitesinin ötesinde kalıyordu. (3)
***
Yine aynı soruşturmaya gelen yanıtlardan:
Benim çalıştığım kurum için tarafsızlık temel ve birincil şart olduğu için şanslı azınlıktanım diyebiliriz. Tarafsızlık temel hedef olduğunda anlaşmazlıklar yaşama ihtimalin de o kadar azalıyor. (4)
Yanıtın öncesini almadım. Profesyonel insanlar tarafsız olmalı geyiğini geçtim. 'Eğer öyle bir yer var ise o yer yine de bir mücadele ile ancak tarafsız olabilir'i kim söyleyecek diye düşünüyorum.

***
Dergide eksik olan bir şey ise alana dair ne doğru düzgün bir kaynakça, ne de iyi kötü bu alana dair Türkiye'de ne yapıldığına dair küçük bir bilgi verilmiş. En azıdan dergiyi çıkaran akademinin kimi çalışmaları vardır diye düşünsem de bu konuda bir şey görmedim. Ama halimize acıma konusunda onca alıntı yapabilirim.

Bu arada gözden kaçırdığım bir Salgado tartışmasına dair kimi makalelerden haberim oldu.

Bir de derginin kapak görselini internet sayfalarında yayınlasalar çok güzel olacak.
Çıkaranların ellerine sağlık -aşırı yerelci bir deyim oldu ama olsun- deyip sizi de okumaya davet ediyorum.

***
Alam'ın sözü ile bitireyim:
Gelişme sadece parayla alakalı değil. Karşılıklı bir saygı geliştirmeye; eşitlikçi ortaklıklar geliştirmeye; entelektüel değişim ortamları yaratmaya ne dersiniz? Bunlar gelişim sürecinin ayrılmaz parçaları. Hepsi bir araya geldiğinde, kalıplaşmış mesajlar sağlayan ucuz fotoğraflar iyilikten çok kötülük yapıyor. Can alıcı noktaya işaret etmiyorlar: Yoksulluk her zaman, yerel, bölgesel veya uluslararası alanda bir sömürünün sonucudur. Eğer yoksulluk sadece, insanların parasal imkanlardan mahrumiyeti olarak gösterilirse, o zaman yoksulluğun nedeni olan sömürüye ilişkin önemli noktalar geri plana itilmiş olur.(5)
03-04 Ekim 2011 
--- Dipnotlar ----
(1) Majority World... Geçmişe Bakarken...; Shahidul Alam; Çeviren: A. Bihter Çelik
(2) Tolga Bozoğlu - Foto muhabiri / EPA
(3) Majority World...
(4) Ümit Bektaş - Foto Muhabiri / Reuters
(5) Majority World...

1 Ekim 2011 Cumartesi

"Bir Zamanlar Anadolu'da"

"Bir Zamanlar Anadolu'da"ya / Nuri bilge Ceylan
Komiser Naci, Arap Ali ve Doktor'a

bir kadın ile bir çocuk, güz mevsiminin bir kuşluk vaktinde han'a varmak için bekledikleri çeşmenin yanında kırmızı renkte eski bir ford dolmuşa bindiler. dükkanlar yeni yeni açılır, pazar yeni yeni kurulurken darbenin üzerinden bir ilkokul çocuğu mezun olacak kadar zaman geçmiştir. -belki biraz daha fazla- han meydanında bir büyükçe bina içinde üst katlarda buzlu camlı alümunyum çerçeveli kapının yanındaki banklara oturup beklediler. camlı kapıdan bir adam çıktı. kadının adını bağırdı. kadın içeri girerken çocuk aradan baktı: içeride bir masaydı görünen. içeri girmedi çocuk, çağırttı içerdi ki -belki savcı, belki hakimdi- yine girmedi. daktilo sesleri gelirken o annesiyle çıkışta lokantaya gideceğini, kadınların oturduğu arka bölümde somunla kuru fasulye yiyeceğini düşünüyordu. lokantanın arkasında orman işletmesinin motorlu testere ile  muntazam bir şekilde kestirip yığdırdığı tomruklara bakacaktı. dolmuşun kalkmasını bekledikleri kahvehanede videodan gösterilen bruce lee filmlerini izleyecek, sonra renkli naylon torbalarda meyveler, sebzeler ve siparişlerle dağlarına geri döneceklerdi.


filim bittiğinde çocuğun hikayesi başlıyordu. hamamda gözlerinde yaş gelen Arap o hikayede neler olacağını biliyordu muhtemelen ve doktorla konuşmasında geçen iç diyaloğunda da o hikayenin özünü anlatıyordu.

Neşeli Hayat'da izlediğim rolüyle izlediklerim arasındaki en başarılı sinema oyunculuğunu çıkarmıştı Yılmaz Erdoğan, belki de sırf bu yüzden bu role seçildi ve rolünün hakkını yine fazlasıyla vermiş.