08 Şubat 2010 Pazartesi

Polonyalı Devrimci • İsmail Bukka Kaplan


Polonyalı Devrimci ()’e

Postacı adam her gördüğünde canını sıkan binaya hızlıca girdi. Erken kalkmanın mahmurluğuyla gözlerini ovuşturup bankoya dayandı. Sağ gözü acımış gibi hafifçe iki parmağıyla yeniden ovdu. Bankoya yaklaşan Sardunyalı memur:
Merhaba, deyip çıkardığı bir paket mektubu verdi. Toplam yirmi bir mektup! Mektup kayıtları birbirini tutmadığı için mektupların kaç adet olduğunu sürekli vurgulardı Sardunyalı memur.
Tamam, dedi postacı adam. Mektupları koymak için çantasını açtı. Mektupları alıp özenli bir şekilde çantasına koydu. Sardunyalı memur başıyla selamlayıp ayrıldı yanından; arka masadaki ek işine geçti. Savaş başladığından beri birçok memur orduya alınınca kalanlara ek iş çıkmıştı. Postacı adamın ek işi de postane taşıtlarının ve posta çuvallarının takip ve kontrolüydü. Bütün postane aracı iki tane bisikletti.  Mektupların alındığına dair imzaların atıldığı defterin başına geldi. Deftere bakan kadın memur ‘neden Paris’te yaşamadığını’ düşünüyor gibiydi. Muhtemelen elindeki gazeteden başkent haberlerinin içine sıkıştırılmış bu savaş halinde ayıplanan sosyete dedikodularına bakıyordu. Belki, kocasıyla yaşayamadıklarını bir ünlünün sevgilisi veya karısı olarak yaşayabilirdi. Ama Paris şimdi sokaklarında savaş dışında bir şeyin konuşulmadığı bir yerdir. Herkes savaş hakkında konuşmuyordur tabii. Yine de bir yerden sızmıştır savaş. Artık tek başına balolar düzenlenmez. Onun yerini “cephedeki ordumuza yardım balosu” adını alır eğlenceler. Savaşla iç içe bir yaşam... Savaş bir moda yaratmıştır. Her şeyi belirler; evlerin duvar renklerinden, perdelere, gıdaların paketlenme ve satış seçeneklerinden, reklâmlara, eğlence anlayışlarından, tasarruflu içki tüketme yöntemlerine, kadın ve erkek ilişkilerinden, çocukların geleceklerine dair planlara, alacak-verecek anlaşmalarına, iş planlarına ve tabii mektuplara kadar her şey savaş durumuna geçmiştir. Savaş en etkili moda akımının adıdır. Tabii “cephedeki ordumuza yardım balosu”nda hangi bakanın hangi aktris ile görüldüğü yine de kaçmaz gözlerden.
Mektuplar…
Postacı işleri uzatmamak için acelece
Aldım dedi, gazetenin ucundan bakan kadına. İmzasını atıp defteri geri itti ve binanın iç avlusuna yöneldi. Kendi zimmetindeki bisikletini aldı. Çantasını yağmurluğunun altına sıkıca bağladı. Çıkışa yöneldi. Arkasından gelen şizofren Katip seslendi ciddiyetle:
Bisikletin bakımını yaptın mı?
Yola bakan postacı,
Evet dedi, ilgilenmeden
Binanın önünde elinde posta malzemeleri satan sakat genç kadın bir anda dönüp
Yağmur yağacak sanırım, diye konuşmaya çalıştı. Postacı adam bisikletine biniyordu. Kadının niyetini bilip bu savaş halinde bir şey diyemediğinden,
Yağdı geceleyin diye yanıtladı ve hızlıca bisikletin pedallarına basıp uzaklaştı oradan.

Harap evinin önünde savrulan eteği ile karısı bahçenin kapısına dayanmış onu bekliyordu. Adı Elsa’ydı. Postacı adamın öğle yemeğini verecekti.
Üşümüş, hemen içeri gitmek istiyormuş gibi yaslanmıştı bahçe kapısına. Bisikletini yavaşlatarak yaklaştı postacı.
Sandviçin hazır, biraz kaşar biraz domuz salamı... Bir de kış elması… Sürpriz yapmak ister gibi söylemişti. Karısının gazete kâğıdına sarılı verdiklerini çantasının içine koydu. Postacı karısını öpmek istedi. Aradaki bahçe kapısından ve bırakamadığı bisikletinden dolayı öpemeyince… “Bahşedilmeyene” diye fısıldadı. Gülümsedi. O da “öptüm” diye fısıldayabildi sadece. Öpmeye çalışıp öpemeyince söylenirdi bu yoksa öpebilecekken niye söylensin. Bir an bu takıldı kafasına.
Yağmura yakalanmadan postaları yetiştirmek için pedala yüklendi.
Çocuğumuza bir isim buldum, diye seslendi kadın.
Ne? diye sordu.
Yavaşlatarak işini uzatmak istemeyen kadın;
Le Pen! diye yükseltti sesini. Bayağı uzaklaşmıştı.
Sonra konuşacaklarını düşünerek,
Harika! diye bağırdı. Sanki karısına değil de, önünde uzanan yolaydı bağırması.
Savaş zamanı kocası cepheye gitmese de başına her an bir şey gelebileceğini düşünüyordu karısı ve en son sözünü duyurmak için bağırdı.
Yavaş git!
Bağırmak istemediğimden “olur” dercesine başını salladı. Postacının adı François (Fransuva) idi. Bazıları onunla dalga geçmek için Françoise derlerdi. Yirmi dört yaşında ve üç yıldır evliydi. Adı Benjamin olan bir oğlu vardı. Karısıyla savaş sonrasında birkaç çocuk daha yapmak istiyordu; ama karısı bu savaş zamanı istemeden hamile kalmıştı. Onlarda bu doğacak bu çocuğu kabullenmişlerdi. O, bu savaşın çocuğu olacaktı. İnsanlar bir şeyler uğruna ölüp giderken o doğacaktı.  “Tanrı’nın işine pek karışılmaz” demişti karısı bir gün. Oysa postacıya göre “Tanrı her gün onların işine karışıyordu.” “Sıkıntıya katlanacağız” demişti o da. Erkek olmasını istiyordu. Ona savaşın bitişine uygun bir ad arıyorlardı. Birçok isim bulmalarına rağmen savaşın galibi gibi hissettirmeliydi çocuklarını ilerde. İnsanın adı sanki onun geleceğini belirler demişti Sardunyalı memur bir gün. Çocuklarının adının gelecekte ne olacağının ipucunu vermesi güzel olurdu elbet. “Bak, bu bakan adına benziyor” diyordu karısı… Bu da ünlü bir aktris… Karısının söylediği ad ona bir siyasetçi adı gibi geldi. “Neden olmasın bizim gibi olacağına sevilmese de ünlü bir siyasetçi olsun kurtarsın kendini” dedi kendi kendine Postacı.
***
Postacı bisikleti sürerken hep soldan bakardı. Gazeteyi de hep soldan okurdu. Cepheden haberleri yazan sayfaları özellikle sol gözüyle dikkatlice okurdu. Beğendiği haberleri keser, mektup çantasına koyardı. Sonra, kestiği gazete kupürlerini eski bir deftere iliştirir ve tarih atardı. İleride savaş bitince, (tabii bu savaşta mutlaka bitecek)  çocuklarını toplayıp yanına, kestiği gazete kupürlerini gösterecekti. (Savaşı kaybetmezlerse ve ölmezlerse tabii) “Savaş böyleydi” diyecekti. Hatta haberin birine takılacak gözü ve anlatacaktı. Alman askerlerinin korkaklığını anlatan mektupların ele geçirildiği Alman Posta İdaresi arabası haberi için, ne ilginç olaydı diyecekti. Eski defteri açıp, okuyacaktı çocuklarına. “Hitler cepheden gelen bütün mektupları okurmuş. Bu mektuplarda generallerin söylediklerinden daha doğru şeyler yazıldığına inanırmış. Mektupları okuduğu bir gün çok kızmış. Okuduğu mektuplarda askerler savaşın gidişatından ne kadar umutsuz olduklarını yazıyorlarmış. Hemen emirler yağdırmış ve mektuplar yüklendikleri posta idaresi arabasıyla yakılmaya gönderilmiş. Bizim askerlerimiz de ele geçirmişler bu posta arabasını” diyecekti onlara.
Böyle seçip kestiği ve çantaya yerleştirdiği haberlerin üzerinde şimdi öğle yemeği vardı. Gazete kâğıdına sarılıydı sandviçi. Mutlu aile olmak için yapılması gerekenlerin anlatıldığı gazete sayfalarına sarıyordu karısı. Karısı bahsederdi konu komşuya Postacı adamın bütün gazeteyi okuduğundan. Ama o sayfaları okumazdı. Yemek yerken okur diye karısı, yemeğini o sayfalara sarıp verirdi; “Bu sayfaları sen de okumalısın” derdi karısı, “iyi bir baba olmak için”.
“Bizim gibi insanların çocukları başka olmalı tabii. En azından bizim yapamadıklarımızı başarmalı.” O sayfaları da okuyordu yemeğini yerken. Sonra belki bu sayfalarda reklâmı olan ucuz bir rimeli almayı düşüyordu kadınına. Yine de ona hep aynı şeyler yazılıyor geliyordu. Ev işlerinden nasıl tasarruf etmeliyiz; Çünkü savaş zamanı tüketilen her şey kıymetliydi. İnsanlar da… Çocukları daha sağlam ahlaklı nasıl yetiştirmeliyiz? İyi bir gömlek temizliğini nasıl yapmalıyız? Alarm çalınca nereye gitmeliyiz ve iyi bir eş olarak neleri hazırlamalıyız? Tüketilecek her şeyi nasıl daha iyi kullanmalıyız ve hazırlamayız, bu kadar işte…
Çantası iki gözlüydü Postacı adamın. Bir gözünde mektuplar, diğerinde kesik gazete haberleri üzerinde öğle yemeği olurdu. Posta idaresinin ona verdiği bu çantanın domuz derisinden olduğunu sanırdı. Aslında ne domuz derisinin kalınlığını ne sağlamlığını bilirdi. Sadece öyledir diye düşünürdü. Geçen gazetede okuduğu ‘ele geçirilen Alman Posta İdaresi arabası’ndan çıkan ve Alman askerlerinin korkaklıklarını anlattıkları mektupların çevirisi olan gazete sayfalarını da kesip koymuştu çantasına. Bir gözde mektuplar, diğerinde mektuplarla doldurulmuş gazete haberleri. Ama o bu haberlerden daha korkunçlarını okumuştu. Gazetelerde yazanların kimin tarafını anlattığını şaşırıyordu bazen. Gazeteler de yazanlar mı; yoksa işyerinde konuşulanlar mı; babasının söylediklerimi doğruydu? Artık savaşa dair ne duysa, ne okusa… Hepsinden kuşkulanır olmuştu. Savaş hakkında yazılanlar ne kadar düşünse de ikna etmiyordu onu. Ne de olsa bir Hitler değildi. Her şeyi okuyamazdı. Sadece bir postacı adamdı. Kafasını kurcalayacak çok şey vardı. Akşamları özellikle tek başınayken birçok soru aklını karıştırıyordu. Bir haberde onlardan 15 askerin öldüğü yazıyor. Sonra başka bir yerde aslında “150’den fazla asker öldü” deniyordu. Bir gazete, kahraman bir askerden bahsediyordu. Bir Alman trenini havaya uçurmuştu. Sonra öğreniyordu ki o treni havaya uçurmak için bir alay gitmiş, sadece geri o asker dönebilmişti. Bunları duyunca morali iyice bozuluyor; sonra kendine kızıyordu: “Sen ne yapıyorsun diye. Bir savaş sürüyor, ben burada…”
***
Bu sisli, yağmur sonrası havada pedalın, esintinin, tekerleğin ince çamurda çıkardığı sesi duydukça binlerce kez aynı şeyler kafasına takılıyordu. Şimdi de aslında bu sandviçi yolda giderken parça parça mı yoksa bir yerde parçalamadan mı yesem diyordu. Karısının yemeğini sardığı gazete sayfalarında doktorlar aralıklarla yemek yemenin daha faydalı olduğunu yazıyordu; ama o bir anda yemeyi severdi. Bundan nasıl vazgeçilirdi ki? Ne yazık savaştayız ve elinde olanı iyi değerlendirmeliydi. Savaşsız zamanlarda takmazdı bu doktorların söylediklerini. Neye inanacağını, neyin doğru olduğunu da şaşırıyordu. Babasının ona yazdıklarına mı inansaydı?
Babasına mektup göndermişti erzak yığmak için. Bolca çocuk bezi, mama, gıda, yakacak ve temizlik malzemeleri... Babası bir işçiydi ve oğlunun da bir işçi olduğunu söylerdi. Yanlıştı; çünkü Postacı adam Fransız hükümetinin, o üç renkli bayrağın bir memuruydu. Babası ise eski bir anarşistti. O anarşist olmuş; ama anarşistler onun gibi olamayınca bırakmıştı. Şehirleri severdi. Postacı buraları anlattığında kalbi sıkışıyormuş gibi olurdu. “Ah taşra” diye dinlerdi ve taşra “işçileri bile memur yapar” derdi. Babası torunlarından sadece Benjamin’i severdi. Onun diğer çocuklardan daha zayıf olmasını bir sağlık timsali sayardı. Postacı bunda korkardı, ya bu zayıflığından ölürse diye. Doğacak çocuklarının kilolu olmasını istiyordu. Onların sağlıklı olması için gerekli parayı nasıl bulacağını düşürdü bazen. Şu sevgili göçmenler kadar bile anlamam çiftçilikten derdi.
Postacı çiftliğe yaklaştı. Evlerine gitmek için insanlar buradan geçerdi. Bu yüzden postacı her geçişinde göçmenlere görünmek zorunda hissederdi kendini. Çiftlikten her geçişlerinde, göçmenlere postacının ne tarafa gittiğini sorarlardı. Böylece meraklı gözlerle cepheden haberleri bekleyenler ne yapacaklarını bilirlerdi. Ya yola gözlerini dikip postacıyı beklerler ya da ertesi güne kalırdı umutları. Postacı kimseyi göremedi çiftliğin etrafında. O da çocuğa yaklaştı. Çocuğun ismini biliyordu ama konuşmaya başlamak için yine de adını doğru bilip bilmediğini sordu:
Selam çocuk senin adın Sarko muydu?
Çocuk çokbilmiş bir eda ile,
Hayır, dedi.
Postacı adam emindi çocuğun adından
Peki, adın ne? diye sormak biraz geç geldi aklına.
Çocuk postacıyı şaşırtmanın sevinciyle,
Sarkozy dedi.
İçinden küfredip postacı, “sanki Fransa Cumhurbaşkanı” dedi kendi kendine. Ağzından bir
Ama! çıktı bu arada. Çocuk sözünü keserek
Bizler iyi birer Hıristiyan’ız, böyle söylememeliyiz isimlerimizi, diye sürdürdü çokbilmişliğini.
Çocuğun boynunda asılı olan abartılı büyüklükteki haç takıldı gözüne. Bisikletini biraz daha yana eğip,
     O yüzden mi böyle bir haç taktın boynuna dedi
Çocuk halini hiç bozmadan
Babam verdi, “tak” dedi. Babam işini bilir. “Almanlar her an buralara gelebilir” dedi.
Çocuğu aşağılamak isteğiyle postacı adam
Papazlar gibi olmuşsun hem Almanların geleceğini nerden biliyorsun? diye kesti sözünü.
Çocuk bunu bekliyormuş gibi hiçbir dindara yakışmayacak saygısızlıkla atıldı
Herkes onları bekliyor?
İşi uzatmanın gereğini düşünmeyen postacı adam,
Görüşürüz çocuk, diyerek yoluna devam etti. Ne de olsa soran olursa gördüğünü söylerdi postacıyı.

 “Almanları bekliyormuş herkes”. Eğer gelirlerse mümkünse kaçacaktı. Posta idaresinin ona verdiği bu bisikleti alıp; dağ yollarını aşacaktı. Karısı ve Benjamin’ini İspanya’ya götürecekti. Babasının kimi dostları vardı oralarda. Onların yardımıyla İngiltere’ye geçmeyi düşünüyordu. Biraz da sorularının son durağıydı İngiltere. Ne oluyor? Ne haldeyiz? Nereye gidiyor savaş? Gelirlerse nasıl kaçarız? Bazen de böyle dalınca İngiltere vardığı gibi Kudüs’te, New York’ta uyanıyordu; karısı ve çocuklarıyla. Kâğıtlara basılmış yazılara çok güvenemiyordu. Bir şeyler hep yalan dolan gibi geliyordu. Bu taze diye satıyordu bakkal size ekmeği eve gelene kadar bayatlıyordu. Kötü niyetli değildi belki bakkal. Hatta o bile bilmiyordu ekmek taze mi bayat mı? Un diye tuhaf bir şey veriyorlardı. Hani bunları bir şekilde fark ediyordu da, gazetelerin söyledikleri ne kadar fark edebilirdi? İyi mi gidiyor, savaş yoksa yeniliyorlar mıydı?  Ölüm dışında her şeye hazır olmaya çalışıyordu. Savaş, doğacak çocuk ve parasızlık çevresini sarmışlardı. Düşünmek istemese de, aslında bir yere gitmiyorlar, bir yerden de gelmiyorlardı. Ama aklının karanlığında başlarını kaldırınca sorular, yine daralıyordu… Şimdi tanrı karışmıyor muydu işine?
O bunları düşünürken göçmen çocuk işlenmemiş boş tarlada çocukları kovalıyordu. Mutsuz muhalif öğretmenin kızı oyun alanına çişini yapıyordu. Başka çocuklar birlik olup birbirlerine saldırıyordu. Bu çocukların halini görünce Postacı adamın aklına şizofren kâtip geliyordu. Her gün o da çocukları izler; istinasız her gün gelip postanenin orta yerine bağırıyordu: “Almanlar kaybetse de, gelecek faşizmdir” diye. Babası da İspanya’dan döndükten sonra bu tür laflar söylerdi. Buna karşın babasının Benjamin’i niye sevdiğini anlamazdı. O da bir çocuktu. Babasını hatırladıkça içinden hep şunu demek geliyordu. Ben Fransa Cumhuriyeti ve üç renkli bayrağın yaşaması için çok önemli işler yapıyorum. Şizofren katip bu lafı duyunca gülüp hep aynı şeyleri sorardı: “Bisikletin bakımını yaptın mı? Bu üç bayrak memleketinden ancak onunla kaçabileceksin”
***
Postacı yaptığı işi düşündü. O kendine ülkesini kurtarmayı yakıştırıyordu.
Bu devasa yıkım sadece silah ve gıda satışlarını patlatmamıştı; mektuplar da artmıştı haliyle. Birinden birilerine, bir yerden birilerine, birilerinden bir yerlere giden mektuplar. İflas, icra, miras, yeni şirket belgelerini; ayrılık, aşk itirafı, yeni asker, denizci, topçu, hava savunmacı, piyade ve uzak yerlere (çalışmaya veya gezmeye) gidenlerin mektuplarını; dava tebligatlarını, resmi yazıları, kayıt belgelerini, okul yazılarını, uzaktan eğitim kitaplarını, sınav formlarını, başvuru sonuçlarını, taziye ve kutlama kartlarını dağıtıyordu Postacı Adam. Ama hiçbir zaman bir kurtarıcının mektuplarını taşıdığını düşünmüyordu. Bir kurtarıcı olarak mektuplarını vermeye gittiğim madamdan bir fincan kahve isteyecekti öğle yemeğinin yanında içmek için. Belki neden askere gitmediğimi soran adama gidip sağ gözünü gösterirdi. Sağında bir gözün değil, sönmek üzere bir fenerin olduğunu bilsin. Sağlık kontrolünde ona Fransa Cumhuriyeti için ne kadar büyük bir iş yaptığını söylediklerini anlatabilirdi---
Burada kesiyorum öyküyü çünkü garip bir şey oldu. Bu puslu havada giderken postacı bir adam gördü. Adam başını eğmiş yol ortasındaki bulanık ve çer çöp dolu suda sanki yüzüne bakıyordu.  Boynuna rüzgârda uzun iplikleri savrulan yırtık kırmızı bir atkı sarmıştı. Sol eli paltosunun cebine sokuluydu. Yanına yaklaştıkça adamın mırıl mırl kendisiyle konuştuğunu fark etti. Sigara içmişti herhalde, bulanık suda bir izmarit yüzüyordu. İyice yaklaştı. Adam sağ elinin parmaklarını dudaklarına vurdukça “mi… mi… mi… mi… mi…” diye sesler çıkarıyordu.
Postacı bir kol boyu yaklaştı adama. İçinde gelen sese kulak verdi. Nezaketsizce:
Kimsin? diye sordu. Sessizce duruyordu adam, tekrarladı postacı: “Kimsin?”.
Hayatta her şeyi elinden çalınmış. Nedense her şeye çok layık olduğunu düşünen bir aptalım.
Yabancı kendi kendine konuşur gibi yanıtladı postacıyı. Bozuk bir dille konuşuyordu.  Başını kaldırıp kalabalık bir insan topluluğuna konuşur gibi oynatıyordu sağ elini. Başını kaldırdığında yolun karşısında sis içinde görünen çalılara bakıyordu. Başını öteki yanına çevirdi. O tarafa sanki başka birisi gelmiş gibi adam başka bir dilde onunla konuşmaya başladı. Başka dilde şunları söyledi yabancı: “Ben son direnişçiyim yoldaş, Varşova işgal atında biliyorsun. Katkov’a gitmeliyim. Bir dinamit fabrikası almalıyım. SS subayları beni biliyorlar. Büyük bir sermayedarım. Sen yıkılanın sadece binalar, ölenlerin yalnızca insanlar mı olduğuna inanıyorsun. Benim sana sorduklarımı aklından geçiriyorsun biliyorum. Ama görürsen o günü, savaştan sonra sen de sorarsın. Yıkılan sadece binalar, ölenler sadece insanlar değildi, diyeceksin. Demek ki başka türlü düşünmeye başladı insanlar.” Kesik kesik ve heyecanlıydı konuşurken.
Adamın konuşmasından bir şey anlamayan postacı sordu:
Hangi ülkedensin?
İnsanların ellerini uzatırken kuşku mikrobunu taşımadıkları, korku ya da endişe duymadıkları herhangi bir kıta ya da keşfedilmemiş bir ada insanıyım.
Yine diğer yanına döndü adam ve yabancı dildeki konuşmasına bağırarak devam etti: “Geliyorlar! Geliyorlar! Direneceğiz! Cezaevinden bırakıldık hepimiz. İspanyol yoldaşlarımıza destek vermek isterken düştük cezaevine. Hiçbir İspanyol’u tanımadım ve demek ki hiç İspanya’ya gitmedim ben. Bizi bıraktılar. Bütün cezaevi bağırıyordu. Kudurmuş Almanlar geliyor! Çıktım ve hemen bir sermayedar yaptınız beni. ‘Sız’ dediniz Almanların içine. Bütün kitaplarımı yaktım. Ne okuyacak gelecekteki yoldaşlarımız? Öğrencilerin okuyup altını çizdiği kitaplar aldım evime. Alman idealistleri, Alman romantikleri ve Alman edebiyatı… Okumuş gibi görünmek için altı çizilmiş olanları aldım. Nietzsche de aldım; ama saklıca durdu kütüphanede. İçten yazmıştı o ve belki sevmeyebilirdi SS’ler.”
Konuşması durunca atıldı Postacı,
Niye buradasın?
İnsanlar bazen çok zor durumda kalır. Bir savaş başlar. Şehirleri işgal edilir. Binalar yıkılır. Demek ki insanlar da ölmüştür. Komşusu ile bir kap çorbasını paylaşır o şehrin insanları. Bu ölen çocuklarını geri getirmeyecektir, ama yine de paylaşırlar çorbalarını. Ben bir kap çorba verenim komşusuna ya da o bir tas çorbayı alan komşuyum. Bir savaşzedeyim. Niye burada olduğumu bilmiyorum.  Evet, niye buradayım? Ama burada olmam suç mu?
Yine yabancı diğer yana dönüp konuşmaya devam etti: “Evet, yoldaş bana bir eş verdiniz. Ah, onun gerçekten karım olmasını ne çok isterdim. O da biliyordu bunu. Hatta o bütün sevgililerini ve ayrılıklarını anlatırken ne kadar… Ne kadar yakındım kendime. ‘Niye o ben değilim’ diye. Niye? Katkov’a gitmeliyim! Bir sermayedarım ve dinamit fabrikası alabilirim!” Bir cevap almış gibi suya bakarak kafasını iki yana salladı.
Ne yapmak istiyorsun?
Korkmuş gibi çekinerek yanıtladı adam.
Ne yapmak mı, istiyorum. Mutluluğu yakalayıp elimden bırakmak istiyorum. O zaman daha değerli olur. Dürüstlük ve samimiyet, aldatmaca değil mi bunlar?
Yine diğer tarafa döndü: “Tanıştım. Önemli bilgiler aldım. SS’ler çok sevdi beni ve ailemi. Bir SS kitaplarıma bakıp bir gün ‘Gelecekte Polonyalı çocuklar ve dünya bunları okuyacaklar, ama hepsini değil’ dediler. Bana bir broşür verdiler. Nazi iktidarına yardıma çağıran bir konuşmaydı. Bir profesör okul açılışında yapmış bu konuşmayı. ‘Okumayı seviyorsan, al bunu oku’ dediler. Ben içimden ‘Polonyalı çocuklar Alman tarihini mi okuyacak’ dedim. Onların yazdığı tarihi; yani bizim ‘suçlu’ ve ‘kaybeden’ olduğumuz tarihi. Belki, Almanların değil de İngilizlerin, Amerikalıların yazdıklarından öğrenirler tarihimizi. ‘Düşün, yoldaş.’ İçimdeki nefreti düşün.” Havayı koklamaya çalışıyor gibiydi. Burnunu havadaki kokuyu anlamak için oynatıyordu sanki. Birden konuşmasına devam etti: “Tuhaf bir şeyler... ıhhh… ıhhhh… ıhhh… Sanki bir şeyler...”
 Bir an Postacının içi ısındı bu zavallı adama
Peki, dostum nereye… Nereye gideceksin?
Belki doğduğum zamana. Belki farklı, tanımadığım bir dünyaya. İnan ki bilmiyorum gideceğim yeri. Nereye gideceğini bilen yolcu mutlu olabilir mi? Hayat yolculuk ve biz onu ölüm dediğimiz sondan dolayı biliyoruz. Mutlu muyuz? Yok olacağımız fark ettiğimizde var olduğumuzu görüyoruz. Bağırdı adam: “Varlığını yokluğunla biliyorsun. Akıl işimi bu? Güzel olan nereye gideceğini bilmediğin bir trene, otobüse binmek... Sonunu bilmek istemiyorum. Ama… Belki vardığım yerde bir huzur vardır. O en güzel şey ama asla huzurlu olamıyorum.”
Konuşması bitince tekrarladı aynı hareketi ve diğer tarafına dönüp konuştu: “Evet, SS subayları bana çok güvendi yoldaş. Hatta...” Boğazı tıkandı, tutuk bir şekilde konuştu: “On üç, on dört yaşında kızlar arıyorlardı becerecek. Ben zengindim ve bir hedonisttim ya… O yüzden bana söylediler. Bana ayarla kızları dediler. Katkov’a gitmeliyim. Varşova bir delik olmalı dünya üzerinde. Koca bir delik. SS subaylarının yok olacağı bir delik. Demek ki bir dinamit fabrikası almalıyım.” Derinden soluk alıyordu.
Adamın astımı olduğunu düşündü. Bu hasta adama içi iyice ısındı postacının. Yarıda bıraktığı üniversite günleri geldi aklına. Yaptıkları felsefe tartışmaları…  Kaç yıl sonra karısına bile sormadığı sorulardan birini açıkça sordu postacı:
Amacın yok mu? Düşündü bir an. Buraya nasıl geldiğini anlat o zaman.
Kendi kendine bir soru sordu:
Nereden geliyorsun? Durdu. Sonra başını kaldırıp çalılıklara bakarak yanıtladı: “Her yerden.” Yabancı kendi kendine yeni bir soru daha sordu: “Nereye gidiyorsun?” Başını çalılıklardan bulanık suya eğip izmarite bakarak: “Hiçbir yere.” Başını kaldırıp bir soru daha sordu: “Engelleri var mı?” Yanıtladı: “Elbette dostum.” Bakışlarını sis içinde kaybolup görünen çalılardan ayırmadan konuşmasına devam etti: “Belki de hayatın güzelliği bu: Elli yıl önce bilmediklerin için kendini paralayabilirsin. Ama o bilmediklerin için elli yıl gereklidir. Kahretsin o elli yılı yaşamalısındır. Engebeli ve gecikmiştir hayat, güzel demiyorum artık kötü olan budur. Kahretsin. İşte aradığın anlam budur. Anladığında seni yıkar.”
Yine döndü yabancı diğer yanına. Yenilmiş bir canavar gibi soluyarak konuşuyordu: “Nereden biliyorsun insanların içinde iyilik, güzellik taşıdığını? Belki o kadın geleceğin bir katilini, faşistini büyütüyor şimdi. Dinamit fabrikası lazım bize… Sonsuz üretimlerin fabrikası… ‘Eşim’ o SS’le gitti. Anlıyor musun? İhanet etti. Şehri işgal edilirken o şehre ilk giren SS’le gitti. Ne dedi bana:‘Biliyor musun? Ben seni anlıyorum.’ Ben de ona ‘Anladığın nedir?’ diye sordum. ‘Çünkü ben seni anlamıyorum’  İşleri bitince öldürecekler onu. Belki orospu diyecekler ve askerlerine tecavüz ettirecekler. Ama âşıkmış. Anlaşılmaz kadın, erkek; insanın arzuları. Anlaşılmaz desem de işte ben o anlaşılmazlığı yaşadım. Katkov’a gitmeliyim. Dinamit fabrikası… Ben son direnişçi… İzin ver, yoldaş.” Yabancı birden konuşmasını kesti. Derinden, hırıltılı ve hızlıca soluyordu.
Postacı durunca iyice üşümüştü, titriyordu bir yandan. Ama soru sormak istiyordu yabancıya
Anlam… ?
Anlam yok. Yaşamak var. Yaşarken oluşur hayatı anlamın. Yoksa öyle anlatabilir miyim? Kime ve niye anlatacağım, ne işime yarayacak bütün bunlar. Kırılıp dökülmüştür kafamdaki düzen demek ki ben bunu bilmekteyim. Yeniden tekrarlayamam hiçbir şeyi.
Yabancı birden suyun üzerinden atladı, boynuna sardığı şal havalandı birden.  Çalılıkların içine daldı. Bağırıyordu: “Ben son direnişçiyim! İşgale uğraşmışım! Dinamit fabrikası kurup kendimi patlatmalıyım! Dünya üzerinde bir delik olmalı Varşova, Katkov bana yardım etmeli.” Kahkahalar atıyor, arada “mi, mi, mi, mi…” sesleri geliyordu. Yabancının koşup uzaklaştıkça, ayak sesleri çınlıyordu havada.

Postacı adam bir an saçma bir hayalden uyanmış gibi suya baktı. Suda yeni bir izmarit daha yüzüyordu. Sadece adamın durduğu yerde izleri vardı. Bir an ne yapacağını düşündü. Düşünürken kendi kendine konuşmaya başladı. Telaşlanmıştı. Çantasına uzandı.
“Sizce hangisine inanmalıyım? Hangisine… Söyleyin! Ben her gazeteyi okuyan bir postacıyım ve size Hitler’i anımsatmak isterim. Sardunyalı memura demeliyim: ‘Geliyorlar! Geliyorlar! Geri çekiliyor ordumuz. Mektuplar! Mektuplarda!’”
Eline gelen paketi aldı birden. Kokmuş gibiydi. Dayanamadı. Paketi çantasından çıkarıp suyun içine attı. İzmaritler sıçrayan suyla çamurun içine düştü.
Karar verdi.
Eve gidecekti.
ismail bukka kaplan

04 Şubat 2010 Perşembe

Marc Chagall 1887 – 1985

Bu resimlerden "gezinti"yi Marquez'in "Yaprak Fırtınası" kitabının kapağından anımsıyorum. Yankı yayınlarından 70'li yıllarda basılmıştı. Sonradan bu resime takıldım. Aslında başka yapıtları da var üzerine konuşulacak. Ama öyle kübik kübik evler ve kıyı renkler. Özellikle yeşilin tonları. Adamın yanından görünen küçük evler gibi. Evet, ayrı bir şey kadının elbisesi. Öyle elbise olmaz gibi geliyor. Efenim mahalle ne kadar hoş saydam ve yeşilden bunlar.


Bir yanı ile olmayacak bir duyguyu anımsattıkları için çok zor geliyorlar. Resimde mesela kadın adamı tutup savurmuyor. Elini diğerinin elinin üzerine koyuyor. Kimsenin anlamayacağı bir şeyden bahsediyor ressam. Sanırım bunun nasıl anlaşıldığı önemli. Sizi üzülmeye çağırmıyor. Ağlayın, sızlayın  demiyor. Sadece biz sizin zamanınızdan değiliz diyor. Biz devrim gördük, savaşlar gördük diyor. Ama mahallenin üzerinden en güzel elbiseleri ile uçarak geçen de bizlerdik diyorlar.


Açıkçası o resme baktığımda, karışık dilli bir şiiri / kitabı okuduğumda, öyle anlamsız bir filmi izlediğimde sevdiğim de niye öyle yaptı demiyorum. Herkesin ortasına göndereceğim bunu diyor adam / kadın ama bazılarından korumam lazım. Ben de "hay hay" diyorum. Belki o benimdir. Belki başkası. Ama uçması bir mahallenin üzerinde gerçekten güzel ol.......


* Son iki resme dair açıklayıcı doyurucu bir bilgiye ulaşamadım. ben bir kitapçıya bakarım bunlar için. Yine de paylaşmak istedim.

01 Şubat 2010 Pazartesi

• Pascal ile karşılaşma

pascal - Where are you from?
ben - Türkiye
p - Which language are you speaking?
b - Türkçe
p - I mean which one is the official / general language in your country: English, Spanish or French.
b - biz sadece Türkçe kullanıyoruz.
p - Really?
b - Hı! hı! Senin ana dilin ne?
p - We speak Swahili. It has 400 accents, but our official / general language is French.

Pascal haklarında hiç bir şey bilmediği ülkelerin İngilizce, Fransızca ya da İspanyolca'dan birini kullandığını düşünüyordu.. Aslında bu Türkiye akademisinin "sömürgecilik" / "doğuculuk" hastası kimi akademisyenlerinin çok hoşuna giderdi. (ezildik abi biz, çok acı çektik, aşağıladılar bizi demeye getiriyor bazıları) Bir de sömürge ülke olsaydık kimse bizi kurtarmazdı bu tantanacılardan. Düşünsenize sömürge bir ülke olmuşuz; tam boy onların dilini, okullarını, eğitim kurumlarını, yasalarını düzenlerini almışız... Orhan Pamuk mesela; Londra banliyölerinde doğmuş ve İngiliz dilinin ünlü bir romancısı olmuş. Sonra akademimiz oradan inşa olmuş olacak ve böylece milliyetçi "tezler" bu kadar güçlü olmayacaktı tabii! (Batılı akademilerin inşasında sömürgeci / milliyetçi / dinci tezler olmamış gibi görünüyor sanırım) İnsanoğlu ezilenleri savunduğunu düşünürken bazen ona hasetle bakıyor gibi geliyor. "Keşke bizde acı çekseydik. Emperyalist bir ülke olmadık bari sömürülen bir ülke olsaydık." Oradan bir modernizm salvosu, doğru düzgün bilimsel araştırması olmayan bir ülke de pozitivizm eleştirisine kadar giderdi her şey. Bir 100 yıl önce nasıl bir ülkede yaşandığını bilmeden onun batı ile karşılaştıran ve kendisini aşağılama hastalığı olan bir toplam için ne yapabiliriz? Sanırım hoşlarına gidecek kimi kavramlar bulmamız önemli olurdu. Türkiye'deki bir çok yeni metnin Türkiye'nin olduğu yeri tariflemektense daha çok Batı ya da onun eleştirisi olduğu düşünülen karşı tezlere göre yerini tespite çalışıyor. Mesela milliyetçilik burada önemli bir "gelişmişlik - gelişmemişlik" göstergesi olarak ortaya çıkıyor.


Sömürgecilik (isterseniz buna doğu-batı, 1. 3. dünya, oryantalizm deyin) -Türkiye ilişkisinin hala ayaklarından kavrandığını düşünüyorum. Belki Orhan Pamuk mevzunun bu kadar batması Türkiye'nin bir tür sömürge göstermesi gibi geliyor. Bu algılama Türkiye'de aşırı derece rahatsız edicidir. Sömürge olmamış bir ülkedeki sömürge çağrışımı ile sömürge olmuş bir ülke ki çağrışım tepki farklılıkları ortaya çıkarıyor. Orhan Pamuk'un şu an belki de bu "karşıtlıkları" çok görmüyor. Bizdeki anlayış Batı ile eşitizdir. Oysa Orhan Pamuk Türkiye'yi hala dışarı "şikayet" ediyor vaziyetinde. Bu sömürge olmamış bir ülkeye ağır geliyor. Buna biraz da "Batı"nın sömüremediği ülkelere karşı alerjisini koyarsak tam oluyor. (Amerikalıların Japonlara bakışı gibi) Nihayetinde Batı'ya karşı çıkmak onun içten eleştirilerini hop diye sahiplenerek olmuyor. Başka bir tarihe sahip olunduğunun altı çizilmesi gerekiyor. Bu yüzden bazı ülkelerin tanımı hiçte Türkiye'de de çok sevilen Batılı öz eleştirilerde yer almıyor. Mesela; Rusya, Türkiye, Kore, Japonya, İran, Çin.

Dilin Ağızları
Pascal aslında küçük bir şeyden daha bahsediyor. Günümüz sisteminin hala temizlediği bir yerden: dilden. Cidden Afrika'da bir çok dil konuşuluyor. Bu diller aslında bir dilin "ağızları" şeklinde. Eğer matbaa, basın, medya ve ticareti kolaylaştıracak; işlevsel ve anlaşılır bir dile ihtiyaç duysalardı. Biz Afrikada en fazla bir kaç dilden bahsedecektik.

Deniz Baykal
Google Reader'da en az haberlerini okuduğum gazete Cumhuriyet. Aslında at yarışı gazeteleri gibi. Sadece loto, piyongo sonuçlarını gönderiyorlar. Dün bakarken Deniz Baykal'ın "hükümeti Tekel İşçilerinin götüreceğini" söylediğini yazmışlar. Murat Yetkin'in Deniz Baykal ile görüşmesi üzerine notlar halinde yazdığı bir köşe yazısını anımsadım. İşçi sınıfı söyleminin eski solculuğu bırakmak gerektiğini vurgulamıştı beyimiz. Tarihi tam anımsamıyorum ama 2007 yılı Bahar'ı olması gerekiyor.  Baktım ama yazıyı bulamadım. Deniz Baykal kadar "günün" lafına dolanan bir demogog daha çıkar mı acaba? Siyasette nerede durduğunu, ne yapması gerektiğini bilmeyen hem de bir siyasi parti başkanı başka kim vardır acaba?

Kanada:
Vize ofisi belgelerimi kaybettiği için tekrardan belgeleri gönderdim. Belgeleri kopyalamadığım ve bende durması gereken dekontu da gönderdiğim için yatırmam gereken başvuru parasını tekrar yatırmıştım. Birkaç gün önce gelen mektupta fazladan gönderdiğim parayı bana iade edeceklerini yazmışlar. Bir de böyle alışmadığımız durumlar var. Burası tuhaf bir ülke sokakta bir eşyanız kaybolsa üzerinde adresiniz ya da tel. numaranız varsa size gelme ihtimali yüksek. Hatta posta şirketi üzerinde adres olan ve kutularından çıkan cüzdan vs. sahiplerinin adresine bırakıyor. Bu da birkaç not.

Bu arada burada kar yok, yağmur var.

17 Ocak 2010 Pazar

• Medya Ağı Örgütlemek / Ya da Medyayı gereksizleştirmek

Tekel İşçilerinin eylemi oldu. İşe gitmeden önce eylem haberlerini bekledim. Ama şimdi okuyabildim. Umutsuz olmak sadece içinizde bir duygunun eksikliği değil aynı zamanda o duygu besleyecek bir varlığın, olayında eksikliğidir.

Bizim kuşağımız neredeyse hiçbir tepki veremeyecekleri "uyarısız" bir dönem geçirdi. Hep tartıştık. Hep büyük şeyler konuştuk. Hep bir zamanı vardır diyorduk ya da diyorlardı. Bence o zaman şimdidir.

Aydın Doğan medyası iflas etmiştir. Ya da şöyle söyleyelim akademide dillendirilen medya formatı silinmiştir. Çünkü asgari düzeyde bile "haber" yoktur. Hükümet yanlısı Sabah gazetesi bile internette Tekel İşçilerinin haberini spottan yayınlarken. Diğerleri küçük dipnotlarla geçmiştir. Genelde basılı gazetelerin bunların daha da küçültülmüş olarak yayınlandığını düşünürsek durum daha da felakettir. Yorum ağırlıklı Radikal gazetesi ve Vatan grup içerisinden "haber veren" iki gazetedir.

Politik özne ya da özne olma iddiasında iseniz. Kendi "medyanızı" kurmalısınız.  Türkiye gibi bir ülkede internet ne kadar güçlü görünse de işin yolu ilk önce kağıttan geçiyor.

GÜNLÜK GAZETE ÇIKARMAK

Bir tür devrimci medya temeli: Geçici, mobileze, sınırlı...

Bir günlük gazete düşünün: Bir vurkaç yayın, ucuz, basit dilli ve saldırgan, arsız. Fıkralar yazılan, işçi deneyimlerinin paylaşıldığı  (Cinsiyetçi, mezhepçi, etnik ayrımcılığa, "ötekileştirme" karşıtı) az yazılı bol görselli bir yayın. İşçi eylemlerinden, öğrenci yaşamlarına kadar sesi çok duyulmayan insanların sesi olacak bir yayın. 80 öncesi Politika gazetesi'nin "bir ekmek bir politika" ilanı gibi başlığının bir yanında şu yazıyor "Biz 1 Mayıs'ta İstanbul'da Taksim'deyiz." Başlığının diğer tarfında ise "Bir Radyo Frekansı ülkenin her yanına yayın yapmaya çalışan bir radyonun ilanı" hergün basılacak. Politika gazetesini bugünkü ucuz gazetelerin "yaratıcılarını" çıkardı. Bir daha olacak diye korkulmamalıdır. Olamayacak. Bu gazete 1 Mayıs haberlerini verdiği günün ertesi günü ya da Denizlerin idamlarını yıldönümü haberlerini yayınladığı günün ertesi kapanacak. Yerini ne mi alacak? Yerini Radyomuz alacak. Gazeteye göre "bürokrasisi" az. Heryerde dinlenebilen. Okuma-yazma gerektirmeyen. Para harcanmayan.Bir büfede satılmayı gerektirmeyen bir araç. Her yana taşınabilen bir radyo. (Dağ başından şehir merkezine kadar) Ve bunun propagandası yapılacak. Gerekli durumlarda taşınabilen her frekansta yayın yapabilecek ve her yerden dinlenecek. Anlamıyorum Türkiye sol'unun yerel Radyo ağı neden bu kadar "güçsüzdür" oysa daha anlamlı, daha imkanlı, daha gerilla bir olasılık yok. Bir Gazete ile başlayan ondan daha işlerlikli ve bir TV'den daha masrafsız mobilize ve gerilla... Her yerde dinelenecek. Bir gazeteden daha güçlü bir yayın. Her yerde yayında olan küçük çaplı ya da her nasıl olursa.

Evet, ben de biliyorum buradan her şey kolay görünüyor. Ama diyorum bir "uyarıcı" olmayınca düşünülmüyor.

Ben böyle bir Radyo'dan "güçlü bir sesten haberleri dinlemek istiyorum".

Çok mu şey istiyorum?

15 Ocak 2010 Cuma

Gustave Courbet 1819-1877

Turgut Uyar'ın "bir şiir"i vardır.
Evet, "o" bir şiirden Cemal Süreya'da da var. Onu da anımsıyorum.
Edip Cansever'inki de "bir tane" sayılır. Oracıkta. (Uğraşıyorum hala)
Ece Ayhan ve kimi dönem şairleri oradan ıramadılar.
Ne olduğu önemli değil zaten hepsinde sadece "bir tane" vardır.




***
Dans vardır.
Dansın nedense şairlerin bir tane yazabildikleri şiirin olmaya çalıştığı yerin tam üzerinde bazen kıyısında ama daha kesin bir yerlerde olduğu gerçeği var. İnsan derisinin objelerde kullanılmasının çekiciliği buradan geliyor sanırım. Mesela orada olabilen bir şeyden. İnsan dersinden yapılmış nefesli bir çalgı. (Bilmediğimiz bir çalgı) Yani dokundukça ses veriyor. Ama bunun neden bir keçi ya da başka bir canlı derisine tercih edildiğine girmiyorum. (Zaten bunu anlatmaya çalışıyorum) O çalgıda istenen insanların derisinde gibi görülen ve asla orada olmayan bir şey bu. Ama keşfedilecek. Keşfedilmeli.




***
Sanat şeysinin başka zamanlar da yada bugün yapılsın bir zaman bize benzeyecek insanlara yardım olduğunu düşünüyorum. Şayet o "şey"de bir parça başarı görüyorsak tabii.
Belki bu yüzden bazıları için "o" şiirden hiç yok, deriden bir çalgı hiç yapılmadı, hiç kimse baştan çıkarıcı bir dansı görmedi. Bu bir yardımlaşmadır. Zengin babalarının çocuklarına yardımı, kadınların kızlarının saçlarına taktıkları toka gibiden çok daha öte. Bir mahalle çocuğunun kendi yaptığı oyuncağı kendinde daha küçük olana bırakması gibidir.
Geçmiş, bu şeyi hepimizin eline verir. Ama kimilerimiz için bunlar yoktur. Olmayacaktır. Olmamaıştır. Zorlamaya ve kendimizi üzmeye gerek yoktur. Zamanında zorluk çeken bir kadın ya da erkeğin sonrasına bıraktığı küçük direniş notları gibidir. Hissedenedir. Anlamıyorsanız, anlıyora yatmayın. İstediğiniz gibi yaşayın.


***
Ne için varız.
Çal çingene!

11 Ocak 2010 Pazartesi

• Devletin "Kosmik" odasında ne bulundu?

Bornova Bornova 
filmine emeği geçenlere

BornovaBornova filmini çok kötü bir kayıttan izledim. Sanırım son iki dakikası da yok. Olsun filmin bu hali bile içindeki Türkiye ile uyuşuyor. Türkiye'de bir filmin makul korsanı da en fazla bu kadar olur. Daha da kötüsü insanın elinin bunlara bağlı olması. Gidip sinema da izlemek varken.

BornovaBornova cep telefonlarını çıkardığımızda tam benim lise hayatım. Gençliklerini kocamış abla-abileri olmaya çalışarak çirkinleştiren insanlar. Gittikleri mekanlar ne kadar tanıdık. (Kardeşim bütün bilordacularda platin adını mı taşır?) İçi boş aptal imajcılığın -sol, sağ fark etmez- tuhaf kahramanlıkların zamanı. Çok delikanlı kızlar ve oğlanlar. Delikanlılıklarının  ölçüsünü ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Kendi parasını kazanmayan, ailesinden bağımsızlaşamamış bir insan ne kadar delikanlıysa ancak o kadar delikanlılar. Anası-babası kullağını çektimi sesi kısan cinsten. Dışarda delikanlı evde uyuz köpek. Nasıl delilikse?

Orada titreyen bir genç. Kendini ifade etmesi öğretilmemiş / hissettirilmemiş birisi. O içimizden birisi. Sonuçta çok insanı bir duygunun nasıl birisini katil yapabileceğini gösteriyor. Çünkü susuyor. Bir tür güzellikler bekliyor. Çevresindeki her şeyin ne kadar çıkarcı, yalancı, hesapçı, kendini düşünür gördüğünde katlediyor. Etmelidir. Bir ara aklıma gelen şey. Kore sinemasında da tam bu var: Şiddet - Dehşet. Bizim yarattığımız, neden olduğumuz, iki yüzlü bir dünya da; "neden şiddet var, aman tanrım" demek dünyanın en yavşak kaçışıdır. "Sol"cu entelimizin bir liseli kıza tecavüz olayını fantezi olarak gazeteye yazıp sorgulamaması gibi. (Ne kadar korkunç bir şeydir. Ama olmaz diyemiyorum.) Ne kadar tiksinç ve tanıdık geliyor bana. Ben o adamı / kadını işçi direnişindeki haber fotoğrafında görüyorum. Bir şey için "engin bilgisine" başvurulduğu söyleşisinde dinliyorum. Her ne ise o çok derin faaliyetlerin "bilinçsiz" ve "aptal halkını" aydınlatmaya çalışırken görüyorum. Etmeliyiz diyorum. Katletmeliyiz. Yoksa burjuvazi tavşan yetiştiriyorsa biz böcek yetiştiririz. Yetiştirdik. Çünkü bu işin doğası gereğidir. Ve uzun bir hikayedir.

Ve böcekle tavşanın arasında oyuncak olan bir toplam var. Aslında ikisinin kontrolünde de değil; o. Ama O aptal toplum ikisini de yok etmeye hazır. O susan iyilikler bekleyen genç gibi birini gördüklerinde o toplamı onun üzerine salıyorlar. Yok edip kendilerine benzetiyorlar. Benzetiyoruz.

Susan gencimiz artık ağzında her laf çıkan bir taksici oluyor. O acılı liseli kızımızın çok bilmişin önde gideni olması da cabası. Birileri yüzlerine farklı bir şey söyledi mi; kendilerine yapılanı yapmak için dört gözle bekliyorlar. bu modernizmin sorunu değildir. Bu modernliği bile feodal bir ülkenin çıkışsız bir lağım çukuru olmasında başka bir şey değildir.

Modernist toplum umursamazdır, ama feodal toplum çıkarcı, hesapçı ve güçlü olanın adamıdır.
Siz hangisini görüyorsunuz. İnsanlarımız içleri boş otomatik tepkiler veriyor.
Gazetesi, TVsi, entelektüeli hepsi buna çalışıyor. Onları haklı çıkaracak yalan haberi yayınlıyor.
Ah ne desem ki artık. Valiliğin, Emniyet Müdürlüğünün, polisin, ordunun derin kosmik odalarında bunlar yatıyor.
Önce eziyorlar sonra ezdiriyorlar.
Kendileri olamamış insanlara sürekli bunu tekrarlatıyorlar.

ORHAN PAMUK 
KARS versus EDİRNE

Orhan Pamuk Kar romanında "laiklerin" yaptıkların baskından bahsediyordu.
Ama ezildiğini düşündüğü insanlar tam tersi bir noktadaki şehirde ve bütün yollar TVlere ulaşıma açıkken aynen bunu yapmaya çalıştı. Acaba şimdi Orhan Pamuk "Bu NEDİR" diye bir roman yazar mı? Devlet dairlerinde planlanmış kışkırtmalar, gizli operasyonlar. Sanmıyorum. Öteki tarafta "mazlum" var diğer tarafta iyi kötü örgütlü ve "hayır" diyen bir toplam. İnatçı. Bunun sonucunun bedelini (ister eleştirelim, ister sahip çıkalım) fazlasıyla ödemiş insanlar. Biliyorum ki onun aklına sadece "Cinler" gelecektir.

10 Ocak 2010 Pazar

Paris Klezmer • 2008 • Yankele

Şimdi dinleme vakti.

Klezmer'in Yahudilere özgü bir müzik türüdür.
Dinsel değildir.
Yahudiler yaşadıkları bölgelerin enstrümanlarını da bu müziğe katmışlardır.
Aslında buraya kadar olan kısmı biliyordum. Ama bir muhabbetten yola çıkarak geldiğim nokta sanırım elimde bir kaç tane olan albüm sayısını arttırdı. Bir kez daha sevdim.

Bu albümü çok şans eseri ulaştığımı söyleyebilirim. (Seni arıyordum onu buldum der gibi) Bu albümle birlikte birkaç albüme daha ulaştım. Bu dünya üzerinde sevdiği şeyleri önemseyip başkaları ile paylaşmayı seven insanların güzel bir kardeşliği. Kendi seçtiklerini paylaşmıştı. İçlerinden en çok bunu dinledim.. Diğerlerinin sırası var tabii.

Şöyle böyle hepimiz günlük yaşam içinde kimi klezmer örneklerini dinliyoruz. Genelde "fon" müziği olarak kullanılıyor. Özellikle Avrupa'da bu işi çokta ticaretini düşünmeden yapan onlarca grup var. Beğenirseniz ve bulabilirseniz albümünü alın derim. (Evet, ben de almadım daha :)

Dinlemek için grubun web sayfasına gidip dicographie başlığını seçerek dinleyebilirsiniz.

http://www.yankele.net/

Ya da buradan yükleyebilirsiniz.

Bir ihtimal olarak müzik "zor" gelirse de "kolay"ına dönersiniz olur biter :
Bir de arada tanıdık şeyler çıkabilir.

06 Ocak 2010 Çarşamba

• Kötü bir icracı olacağıma, iyi icraların kötü bir dinleyicisi olurum


Benim müzik için sözüm bu kadar olur sanırım.
Aslında daha çok şey yazmak lazım.

Bilmişçesine
Dinleyici demek efenim: (Babamızın oğlu değil ya, o)

Bir,
başta iyi bir müzik okur-yazarı olmaktır. (Ben hala yolun başındayım bu açıdan)

İki, 
resme mi bakıyorsan ne geliyor güzel aklına, 
fotoğrafta dediğinden ne var bozkır aklında,
nedir sinema da hissettiği karışık yüreğinin,
gibi sorulara karşı.
Müzikte hayal ettiğin nedir, olacaktır
Bir an içimden sessiz bir "nothing" çıkabilirdi.
Şayet şu an müzik dinlemeseydim.
Dinliyorum ya!
Ne "nothing"i kardeşim deyip.
Size:
Bak dinle ben bunları hayal ediyorum derdim.

Ama insanlar görmenin kolaycılığına karşı dinlemenin zorluğuna katlanabilir mi başta?
Bir fotoğrafı çekmek ile bir telin oynatmak arasında ne görüyorsunuz.
Birinde gereksiz bir çoğunluk, ikincisinde ise büyük bir emek.
Çünkü o emek olmazsa ben dinlemem.
Ama o emek olmazsa biz o fotoğrafa bakabiliriz.
Güzel bir beğenmişlikle daha çok şey dinledikçe insan geriye dönemiyor.
Hep ileri gidiyor.
Bu dünya küçük hep ileriye giden insanlar oluyor.
Biri telle oynuyor. (kardeşim)
Oynasınlar bakalım.
üflüyor, yüzüne insanın
boynunu belki bir kadının
Ses gelsin oradan, der gibi her şey (üflesinler)
Bir tel üzerinde teninizde bir rüzgarla gidiyorsunuz.
Gitmek ne ki kalmanın yanında
Ölümden kurtuluş dışında


Daha zorrr müzikler var.
Zor metinler, zor insanlar, zor kararlar ve zor şeyler gibi...
Karşılığı olmayan.
Bunlar uzun ve meşakkatli işler.
Hem keyfimizi bozabilir.
Aslında keyfimin bozulmasında sorun yok.
Alışmayalım birbirimize yeter.

Hep, keşfedilecek bir şeyler olsun.

* Böyle sahafta önceden bilmediğiniz bir şeyi keşfetmek gibi. Bunu da öyle keşfettim. Şimdi sevdiğiniz müzikleri dinleyin sonra ben koyacağım buraya dinlediğim albümü. Bakalım aradaki fark ne efenim. Bi' de kimse babamızın oğlu değil ki önceden ip ucu verelim.

Üfle üfle oyna oyna çal yine çal  ve oyna

03 Ocak 2010 Pazar

• Kendimiz olmadığımız yıllar.

2000'ler bitti artık. Yeni bir zamandan konuşalım.
1999 yılının son gününde 2 ciltlik "devrimi yapan 3 adam" kitabını almıştım, Olgunlar sokaktan. 10 yıl sonra o kitapları hatırlamak bir yana neler olduğunu da anımsıyorum. Artık bir geçmiş...

Adım adım 2000'ler.

- Cep telefonunu insan vücuduna kök saldı. Çoğumuz onunsuz bir şey yapamaz ve anlamaz hale geldik. Kişilerin bizi ne zaman ve nasıl aradığı büyük bir çözümlemeye tabii oldu. "İşte beni aradı... bu yüzden..." (Sanırım buna neden gazetelerin kuponla cep telefonu dağıtmasıydı. Cep telefonu "kitleselleştirildi". Bu açıdan 2000 yılının ilkbaharı ile sonbaharı arası Türkiye'de iletişimde cep telefonu istilası yaşandı.)

- Türkiye'de sinema patladı. (Bu başka bir zamanın yazısı. Vavien'i izlemeyi çok isteyen birisi olarak yazımı onun sonrasına bırakıyorum)

- 80'lerde üniversitelerde görünmeye başlanan 90'larda sayıları artan bir toplamın 2000'lerde tavşanlar gibi çoğaldığını gördük. Doğası gereği avlanıp yenildiler. Etleri taze idi. Düzeni beslediler ve bir kaç yıl daha besleyeceklerde. Bu tavşanlar geçmişlerinde birer eski devrimci, liberal, marjinal, sıradışı zatlar, yeraltı mahlukatı ve islamcı olarak anımsanıp merkeze akacaklar. Dudaklarımızı büküp güleceğiz.(*)

- Edebiyat sanırım vardı. Bilmesi gerekenlerin bildiği bir şeydi. Kimisi "ün"lü işler yapmak istediği için kimisi hayat bulduğu için ilgilendi. Sonunda "ün"lenemeyenler başka işler yaptılar. Etleri taze idi. Onlar da besleyici birer varlık haline geldiler. Ve Türkçe edebiyat dediklerinde akıllarında 3-4 yazarın ötesi görülmedi.

- Dergiler özel olarak edebiyat dergiler çok "iş" yapamadı. Bu tavşan nüfusu kalabalıklığına rağmen dergiler neredeyse birer enkazdılar. (Bu durum dergilerin önemlerini azaltmaz) Öykü ile ilgilenen bir tavşanın bir tane bile öykü dergisi almamış olması sadece "red"lik, "marjinallik" değil düpedüz cahillik olarak görülmelidir. Bu yüzden belki de düzence kızartma, buğlama yapılmaları kolay oldu. İlgilendiklerini düşündükleri şeyin bile çevresine bakmadılar. Bakmazsan göremezsin ve göremezsen başkalarının gördükleri ile geçinirsin.

- Bazı sanatlar iyice ölüme yattı. Öldüklerini çok düşünmüyorum canlanmaları için bir "değersizleşme / yıkım" süreci lazım.

- Bu on yıl kişileri ayakta tutan örgütlü veya toplumsal ilişkilerden daha çok kişisel inatlarıdır. Yoksa bir an kendinizi tavşan sürüsü içinde bulabilirdiniz.

- "Tutuculukla" "çılgınlığın" uçlarının ne kadar açıldığını gördük. Onlar bile yer değiştirdi. Bir zamanların en çılgın eylemleri tutucu olarak lanse edildi. En tutucu eylemler ise çılgınlık olarak pazarlandı.

- Şimdi bir on yıl daha açılıyor. En azında kocamış abla ve abimiz olan tavşanları kafaya takmadan istediğimizi yapabiliriz.

- Buraya ekler yapabilirim. Bu "önyargılar" tabii ki benim kuşağım hakkında.

(*) Radikal kitap ekinin 2009 yılı son sayısında çıkan yazıları okudum. Bayağı bir "yazıcı" varmış. 2008 baharında bu "yazıcı"lara laf söyleyen ve beni Cumhuriyet gazetesi okuduğum için darbeci / ergenokoncu gören bir arkadaşın da adını oralarda gördüm. İstediği olmuş. Eleştirdiği yıllanmış abi-ablalarının arasına karışmış. Zaten, Zaman gazetesinin kitap eki ile Radikal kitap eki arasında gidip geliyorlar. (Cidden de aralarında bir mesafe yoktur. ama hala biri Zaman gazetesinin, ötekisi Radikal gazetesinin kitap eki olarak çıkıyor) "İsmet Özel"le ilgilenmiyorum demeyi büyük bir edebiyat düşmanlığı ve dar kafalılık olarak görürler. (İslamcı şair okumak istersem Cahit Zarifoğlu ya da Sezai Karakoç okurum, İsmet Özel değil)
Enis Batur'un yazısı dışında ilgimi çeken başka bir yazı yoktu. Ne kadar eleştirsekte Enis Batur 2000'lerin ilk yarısında "iyi işler" yaptı. Ama kendinin de biraz bilince olduğu ve yazısında belirttiği gibi bu tavşan nufusunu arttırdı. Sevmediğini ne kadar bilsem de bu tavşan sürüsünün yaratıcıları arasında. Yine de neden bu kadar "gelip-geçici" bir toplamın olduğunun da altı çizmiş sanırım.
Yeni notlarla...
Bu arada gittikçe bir alanım oluyor sanırım.
Hani ilginizi cezbeden.
Şehirleşme, kültürel çalışmalar, yeniden üretimler, kadınlık erkeklik mevzuları, günlük yaşamdaki tahakkumlar, cinselliğinden beğenilerine kadar kişilerin altında oldukları belirlenimleri ile geçen 20 yıl tam bir çöplük ama bir o kadar insanı cezbeden bir şeyi var.
Hadi şöyle diyelim albenili olsun.
Kendimiz olmadığımız yıllar.

Rengimiz "Gri"ye çaldı - Enis Batur

26 Aralık 2009 Cumartesi

• 2010 / 0102 / 1020 / 0201 / 2010


"yeni yılınızı kutlar..."


Burada hala insanlar kart alıyor ve atıyor. Hepsini bir çok başlıkta toplamışlar. Her şeyle ilgili kart bulabilirsiniz. İnsanlar birisine teşşekür ederken veya hediye verirken yanında bir de kart veriyor. Sadece kart satan yerler var.

Vancouver yazan kartta görünen yarım ada içerisinde kaldığım yer. Uçtaki parka 500 m filan sanırım uzaklığımız. Fotoğraf Vancouver'ın güneyinden kuzeyine bir bakış.
Diğeri ise buranın ilk yerleşim yeri olan Gastown'dan özel bir saat. Saat belli sürelerde tepesinden buhar veriyor. Dikkatli bakarsanız kart üzerinde de görebilirsiniz. Tam nasıl çalıştığını anlamadığım için anlatmam zor ama isterseniz wikipedia'dan okuyabilirsiniz. Steam Clock (Buharlı Saat)


Yeni yılınız istediğiniz gibi olsun, kimseyi üzmesin
ama kimse de sizi üzmesin

İzleyiciler

www.evrimianlamak.org