12 Mayıs 2017 Cuma

Bülent Ecevit

Bülent Ecevit, az bildiğimiz siyasi bir figür. Benim de az bildiğim bir lider. Okunmayı bekleyen kimi kitaplar var hakkında.(Öteki Dsp, Dsp Olayı...) Bildiklerimle, bu yazıyı yazıyorum. Eksik-yanlışlar olabilir.
Bilemiyorum, Türkiye yakın tarihini öyle ya da böyle takip eden kaç kişi şu soruyu sormuştur: 12 Eylül Darbesi'den sonra Bülent Ecevit neden Chp'ye katılmak yerine kendine ayrı bir parti kurmuştur? 
Soru'nun kaynağına sebep düşüncem; Chp ile Bülent Ecevit'in büyük bir çıkış yakalayabileceğine inanmamdı. Siyasetle ilk tanıştığında insanların aklında beliren ve olması gerekene dair naif düşünceler olur. Böyle görmek gerekir bu düşüncemi de. 
1999 seçimlerinde dönemine göre tek başına yüzde 22 civarı bir oy alan partinin başkanıydı Bülent Ecevit. Partisi DSP idi. Ama ortada Chp benzeri bir parti de yoktu. Bununla birlikte parti içi tartışmaları da Chp kadar basına yansımıyordu. (Hastalığı iyice ilerleyene kadar...) Sanki Dsp diye bir parti yoktu. Vardı, ama bildiğimiz partiler gibi değildi. Aile şirketine daha çok benziyordu. 
* * *
Bir zamanlar Chp'yi şahlandıran Bülent Ecevit ile parti arasında yolları neyin ayırdığı zamanla görülüyor. 
Bülent Ecevit 12 eylül öncesi yakaladığı popülarite ve güçle, yılların Chp'si içinde hareketinin sınırlandığını düşünüyor olmalıydı. Geldiği noktada Ecevit'in Chp'ye ihtiyacı yoktu. Ecevit'in kendi partisini kurmaya iten istediğini söyleme ve hareket etme yeteneği kazanmaktı. Zaten toplumda bilindik biriydi. Taraftarları da vardı. 
Ecevit örgütte değil siyasi arenada olmalıydı. Ecevit'in partililere (belli bir program etrafından bir araya gelen gönüllü insanlara) değil Ecevitçilere (liderin söz ve eyleminin tek geçerli program/buyruk olduğunu kabul edenlere)  ihtiyacı vardı. Bu örgüt için yeterliydi. Şirketin sadık elemanları neyse Ecevitçiler de onlardı. 
Kimse sultandan güçlü değildi. Sıradan insanlar sultanın atadıklarına bağlı değildir. Çünkü bağlı oldukları bir sultan vardı. 
* * *
Bugünler, Türkiye siyaset sahnesinde olan nedir derseniz. Sultanın, ayak bağı gördüğü bütün kurumlardan kurtulma çabasıdır. Bundan, kimi ideallerin toptan terk edileceği anlaşılmasın. Sadece o idealler sultana göre tıraşlanacak, yeniden tanımlanacaktır. 
Böyle zamanlar, ruhu gereği en az yasa/kural ister. Kemikler kırılır, kıkırdak yapılar oluşur. Sultan, günü geldiğinde onları da kıracaktır. Peki neden bu olur? Meclis, koalisyon, yenilgiler, başarılar sürekli olarak yöneticileri yeniler. Bu meşruiyet kaynağıdır. Oysa, bu kadar koltukta oturursanız belli yıl dilimlerinde bir revizyon kaçınılmazdır. Çünkü o koltukta oturmaya devam etmek istersiniz: birilerinin kafası/umudu da gidecektir. Bu da sultanın meşruiyet yoludur.
* * * 
Niccolò Machiavelli ne demiş: 
"Bir prensin ve emir kullarının yönettiği devletlerde en büyük yetki prenstedir; çünkü ülkede ondan daha güçlü kimse yoktur bir başkasına da itaat edilmesi, onun prensin bakanı ya da görevlisi olmasındadır, bu kişiye özel bir sevgi beslenmez. (...) Türk'ün bütün monarşisi bir senyör tarafından yönetilir; ötekiler onun kullarıdır; krallığını Sancaklara bölmüş olup, oraya çeşitli yöneticiler gönderir ve bunları canı istediğinde değiştirir, yerlerine başkalarını atar. (...) Türk'ün devletini ele geçirmenin zor ama ele geçirdikten sonra elde tutmanın çok kolay olduğunu görür."

Prens (Il Principe) (yazım 1513/1532) 
Carrie Fisher, sahnedeki annesini izliyor. Riviera Hotel, Las vegas, 1963.

Bizler de bir sahneyi izliyoruz. Ama seyirci de değiliz. Kim olabiliriz acaba?

* Bülen Ecevit'in iktidar hırsı ve bunu kimseyle paylaşmak istemeyişi çok zavallıca gelebilir. Oysa benzeştikleri arasında günümüzde daha zavallıca olanları görüyoruz. Yine de, kişilerdeki böyle bir benzeşmeden; her birinde aynı sonucun çıkacağını düşünmek aklın salaklığı olur. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder